Mor Vosvos
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Kendimi gaza getirme amaçlı, hikayemi burada paylaşıyorum. Bir okuyucu kitlesi tutturursam, yazma isteği de gelir hem...
:book2:

[center]MOR VOSVOS

Yeni Bir Hayat[/center]


Yağmur yağıyordu… Genç adam belirsizliğe uyanıyor, yüzüne vuran sert damlalar kendisini daha canlı hissetmesini sağlıyordu… Genç adam doğuyordu…

Gri ve siyah tonları içerisinde doğruldu. Sonra renkler geldi. İlk gördüğü şey elleri ve avuç içlerindeki kıvrımlı tuhaf işaretleriydi. Tırnakları yeni kesilmiş, ıslanarak parlıyordu… Yerde oturuyordu genç adam. Ayaklarına baktı. Ve başta her ne kadar tereddütlü olsa da ayağa kalkmayı denedi. Biraz zorlansa da başardı bunu. İyiden iyiye bastıran yağmur damlalarının altında ilk nefeslerini alıp veriyordu.

Arkasına döndü. Az önce destek aldığı tuhaf metal yığınına baktı. Üzerinde siyah dumanı tütüyordu ve kaputu bir hayli yamulmuştu. Tozluklar çamurla kaplıydı. Lastik dişlerinin araları çakıl taşlarıyla doluydu. Yola döndü tekrar. Arkasında ne marka olduğunu bilmediği arabayı bırakıp amaçsızca yürüdü biraz. Elini saçına götürdü. Tekrar parçalanmış hurda yığınına döndüğünde sarı olduğunu gördü saçlarının.

Beyni bomboştu adeta. Tek bir sıkıntısı bile yoktu ve istemeden de olsa bir rahatlık hissediyordu. Elini üzerindeki giyside gezdiriyor, kumaşın kıvrımlarını inceliyordu. Gözlerini biraz kaldırdığında ıssız yolun etrafına seyrek biçimde dağılmış olan ağaçları, otları görüyordu. Yapraklar sert rüzgârla savruluyordu.

Gök gürledi sonra. Yerinden sıçradı genç adam… Sonra yürümeye devam etti. Yol ıssızdı, evet. Sağ ve sol tarafı uçsuz bucaksız bitki örtüsüyle kaplıydı. Sapsarı çimler sonbaharı temsil edercesine yorgun argın salınıyorlardı… Genç adam tekrar önüne döndüğünde ufkun dalgalandığını gördü. Yürüdü…

Yere vuran yağmur damlaları toz kaldırıyordu. Küçük tıslamalarla parçalara ayrılıyor, ayakkabısına, asfalta ve toprağa saçılıyordu. Yağmurun getirdiği toz kokusu adamın başını ağrıtıyordu. Daha önce hiç başı ağrımamıştı halbuki. Daha önce hiç yaşamamıştı da.

[center]*[/center]

Akşam oldu.

Tekrar arabanın oraya dönerken birkaç kez daha gürledi gök. Yıldırım düştü uzaktaki bir ağacın dibine. Yosun tutmuş köklerinin etrafı kararmıştı birazcık olsun…

Ne yapacaktı şimdi? Nereye gidecekti? Nasıl yaşayacaktı? Yemek… Ne yiyecek, ne içecekti? Susamıştı ya… Avuçlarını birleştirdi. Biraz sonra oraya dolan küçük su birikintisine götürdü ağzını. Kana kana içti suyu. Avuçlarına biraz daha su doldurdu ve tekrar, tekrar içti… Su içmeyi bitirince şöyle derin bir soluk aldı. Sırtını yasladığı araçta uyuya kaldı sonra. Gök karardı. Yıldızlar ortaya çıktı. Ve soluk sarı farları altında mor bir araba göründü yolun ucunda. Uyuyan genç adamın yanına gelince sustu motorun sesi. Kapı açıldı, ince spor ayakkabılar ıslak asfalt üzerinde tempolu sesler çıkarırken aracın içinden kızıl-kahverengi, omuzlarına düşen saçları olan kısa boylu bir kız çıktı. Kestane rengi gözleri vardı. Küçücük dudağının üstünde minik de bir burnu vardı.

Genç adam uyanmıştı…

“Merhaba…”

“İyi misiniz bayım?”

Genç adam cevap vermeden önce durakladı. Kız tekrar konuştu.

“Bayım, iyi misiniz? Kanamanız yok ya?”

“İyiyim,” diye yanıtladı onu genç adam. Kızın uzattığı ufak elini yakaladı ve diğer eliyle arabadan destek alarak ayağa kalktı tekrar. Dizleri ağrıyordu.

Kız şaşkın gözlerle baktı ona.

"Şeyy… Yardım ister misiniz? Nereye gidiyordunuz? Sizi bırakabilirim.”

“Bana güveniyorsunuz yani?”

Kız biraz da korkarak, “E-eh—“

Genç adam güldü. “Pekâlâ… Bana yardım etmek istiyorsunuz ve ikimiz de birbirimizi tanımıyoruz…” Arkasına baktı. “Buradan başka bir araç geçeceğe de benzemiyor… Ben size güveniyorum bayan; peki ya siz?”

“Güveniyorum,” dedi kız kesin bir ses tonuyla. Bir an önceki tereddütlü ses tonu kaybolmuştu şimdi. “Nereye gidiyorsunuz?”

Genç adam kararsız kaldı. Ağzından, “Hatırlamıyorum…” sözleri çıktı.

“Ford Anglia,” dedi kız. “Arabanız… Hayatta olduğunuz için Tanrı’ya şükretmelisiniz… Yani, Tanrı’ya inanıyorsanız tabii.”. Endişeli davranıyordu kız. Konuşurken arada bir kekeliyordu.

“Ve o—“

“Volkswagen Beetle,” dedi. Eski püsküdür ama beni idare ediyor.”

Genç adam arkasındaki hurda Anglia’ya baktı. “Böylesine eski bir araba kullandığıma şaşıyorum doğrusu. Hiç benim zevkime uygun durmuyor…” İşte, burada hafıza kaybından bahsetmesi gerekiyordu. “Arkadaşımın arabasını almak zorunda kaldım.” Yalan söylemeye alışıyordu.

“Ah!” dedi kız bir şeyi hatırladığını belirterek. “Daha doğru düzgün tanışamadık. Adım Eve.”

“Adam,” kelimeleri çıktı ağzından adamın. Kız şaşkınlıkla baktı. Bir an için kızın, adamın yalan söylediğini anladığını sandı. Konuyu hemen değiştirerek, “Mor,” dedi. “Bir Beetle için tuhaf bir seçim.”

“Evet, en sevdiğim renk…” Genç kız gülümsedi. “Neyse… yol uzun ve çok zaman kaybettim. Kasko şirketini arayacak mısınız?”

“Belli bir yaşı geçmiş araçların kaskosunun yaptırıldığını sanmıyorum.” Genç adam –ya da yeni adıyla Adam- şaşkındı. Kendi belleği ve geçmişini kaybetmişti fakat bazı bilgiler hâlâ oradaydı. Onları dipten çıkarmalıydı. Belki bu sayede en altta yatan benliğini de bulabilirdi.”

“Nereye gidiyordunuz?”

“Çin’e.”

Adam şaşkınlıkla öksürdü bir an. “Ne işiniz var yahu Çin’de?” Gereksiz samimiyet göstermişti şimdi fakat şaşkınlığı da her halinden belli oluyordu zaten.

Kız bir an için Adam’a bozulsa da belli etmemeye çalışıyordu. “Hayalimdi,” dedi. Gözlerini düşürdü önüne. “Aslında… Bir sebebi daha var ama… özel… Size söyleyemem.”

Genç Adam, “Sanırım sizinle gelmem gerekiyor,” dedi biraz tereddütle.

“Ah, tabii ki! Asıl benim sormam gerekirdi. Gelirsiniz, değil mi? Tabii, tabii gelirsiniz.”

Adam gülmemeye çalıştı. Bu kıza kesinlikle güvenebilirdi. Biraz şaşkın ve saf görünse de, kızın davranışları hoşuna gidiyordu.

"Sizi nereye bırakmamı isterdiniz?"

"Şu an neredeyiz ki?" Kızın meraklı bakışlarına karşılık olarak, "Kaza yüzünden olmalı," dedi. "Nerede olduğumu hatırlamıyorum."

"Dublin," dedi kız. "Şehir merkezine on kilometre uzaktayız. Ah..."

"Ne oldu?"

"Sizin bir doktora görünmeniz gerek... Ne kadar da aptalım! Hadi, binelim arabaya. Yardım ister misiniz?"

Bir an için yardım teklifini reddedecekti fakat dizleri titriyordu. Biraz da utanarak, "Sanırım sizden destek almam gerekecek," dedi. Diz kapağının üzerinde derin bir kesik sızlamaya başladı. Acıyla inledi Adam.

Eve, Adam'ın arabaya binmesine yardım etti. Sonra kendisi şoför koltuğuna geçip motoru çalıştırdı.

"Arabada size lazım olacak bir şey var mıdır?"

"Sanmıyorum," dedi Adam. "Gidelim..."

Beetle tıkır tıkır ilerlemeye başlamıştı. Karanlık daha da bastırıyor, sokak lambasız zifiri karanlık yolu sadece aracın farları ve yıldızlar ile hilal şeklindeki ay aydınlatıyordu. Beetle'ın motoru, aracın tekerleklerinin asfalt üzerinde çıkardığı vızıltı, meltem ve ağustos böceklerinin seslerinin dışında başka bir ses yoktu. İnsanın tek başına burada bir geceyi geçirmesi fikri daha da korkutuyordu Adam'ı şimdi. Neyse ki güvenebileceği birini bulmuştu. Artık yalnız değildi ve saatler öncesine göre daha rahattı... Koltukta iyice bıraktı kendisini. Göz kapakları ağır ağır kapanırken göz bebeklerinin karıncalandığını hissetti. Biraz sonra uykuya dalmıştı.

[center]*[/center]

Beyaz ışıklar gözlerini yakıyor. Karşısında iki insan var. Bir çeşit giysi içerisindeler ve kafalarında yüzlerini gizleyen maskeler var.

"Bundan emin misin?" diye soruyor boğuk bir kadın sesi. Kişinin kendisine seslendiğini biliyor Adam.

"Evet, eminim," diyor.

Kızın saçlarının olmadığı dikkatini çekiyor.

Sonra görüntü değişiyor. Karanlık bir odada. Ve ufukta beliren silik sarı bir parıltı giderek yaklaşıyor. Korna sesleri artarken bir çığlık duyuyor.


[center]*[/center]

Adam gözlerini açtığında araç bir an için sarsıldı ve emniyet kemerini takmadığı için adamın vücudu ileri doğru atıldı. Karnı şimdi açılmış olan torpido kapağına çarptı. Nefesi kesildi. Elini sert bir şey kesti.

Araç tekrar düzeldiğinde kızın yüzünde korkudan başka bir şey yoktu. Kolları kaskatı kesilmiş, gözleri adeta kapanmıyordu.

Adam yarasını diğer eliyle kapatırken, "Dur burada," dedi kıza.

Kız sanki geç anlamış gibi, on saniye sonra cevap verdi. "Öküz herif! Ş-şey, pardon, size demedim!"

Ayağı debriyajla frene aynı anda bastı. Araç tekleyerek durdu. Tekrar sarsıldılar.

"Az önce ben ne yaptım öyle?" dedi. "Gerçekten, çok üzgünüm... Yorgunluk, evet, yorgunluktan olmalı... Bir an için uykum geldi... Dalmışım." Nefes nefeseydi kız. Her cümlesinde bir duraklıyor, hızlı soluk alıyordu.

"Böyle devam edemeyiz o halde," dedi Adam. "Aracı çimenliğe doğru çekebilir misiniz? Belki burada birkaç saat uyursak--"

"Siz sürseniz?" Kız korkak ve merakla bakıyordu Adam'a.

Adam araba süremeyi bilmediğini düşündü. Şu an kendisini ele veremezdi. "Uyumalıyız ikimiz de," dedi. "Ben de çok yorgunum."

"Ah, tabii. Haklısınız," dedi kız. "Nasıl yapacağız o halde?"
OneInchManOneInchMan
Üye
Takip.
bfrheostatbfrheostat
Üye
Güzel gidiyor şu anda. Merakla bekliyorum ben (özellikle ortalarını ^^).
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Düzenledim hikayeyi biraz daha. Bir kısım daha uzadı. Tekrar okuyabilirsiniz ortalarından sonra =)
drouzzindrouzzin
Üye
Yakın takip.
comansnala
Üye
Tikip
kurtkapankurtkapan
Üye
Akşam gelince okuycam.
vos bir vos iki vos üç
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Giriş kısmı kötü gözüktü gözüme. Tekrar düzenleyecem. Çok fazla tekrar varmış.

Edit: Budadım biraz, daha düzgün oldu şimdi =)

Edit 2: Paragraf başlarında 3 boşluk bırakıyorum fakat forum boşlukları algılamıyor. Çok kütük durdu böyle de :P
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Yağmur bir an olsun dinmemişti. Şimdi motoru susmuş vosvosun içerisinde, iyice havasızlaşmaya başlayan ortamda nasıl uyuyacaklarını düşünüyorlardı.

“Uyku tulumum var,” dedi kız. “Ama bir tane sadece…”

“Yağmur dinene kadar dışarıda uyuyamayız.”

Sessizce yağmuru dinlemeye başladılar. Beetle’ı kenara çekmişlerdi fakat yoldan başka araç da geçmiyordu. Hatta Adam, yeni hayatına başladığından beri Anglia ve Beetle dışında başka hiçbir vasıta görmemişti.

“Çok şanslıyım,” dedi. “Siz olmasanız ne olurdu kim bilir…”

“Ya öyle,” dedi kız. Hâlâ az önce neredeyse gerçekleşecek kaza nedeniyle hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. “Keşke koltukları yatırabilseydik… Geçen, şey—ağabeyimle denerken bozduk sanırım mekanizmasını. Kaldı öyle.

Eve’in söylediği gibiydi gerçekten de. Arkaya doğru hafif eğimliydi. Bu yüzden Adam düzgün oturamıyordu.

“Sanırım böyle uyusak iyi olur,” dedi sonra Adam. “Sonuçta birkaç saat uyuyacağız.” Başını yanındaki cama yasladı. Biraz olduğu yerde kıpırdadı durdu, sonra rahat bir pozisyon bulmuştu. Kapadı gözlerini. Genç kızın da aynısını yaptığını duydu. Koltuk birkaç gez gıcırdadı. Arabanın kapısı bir kez açılıp sonra sertçe kapandı. Adam, Eve’in neden böyle yaptığını anlayamamıştı ama buna kafa yoramayacak kadar da meşguldü. Biraz sonra kız horlamaya başlamıştı. Adam, ister istemez güldü, Eve’in duyamayacağı şekilde. Sonra düşündüğü şey, kendisinin de horlayıp horlamadığını bilmediğiydi.

[center]*[/center]

“Yok artık, sabah olmuş!” dedi kız.

Adam, Eve’in sesiyle uyandığında güneş gözlerini kamaştırıyordu. Ellerini alnına siper edip etrafı gözlemeye koyuldu.
Parmağının üzerindeki kesik hafif kapanmış, kanama çoktan durmuştu. Yine de derisi gerildiğinde canı acıyordu.

“Sizi hastaneye götürmeliydim,” dedi kız. “Cidden, özür dilerim—Çok yorgundum—“

“Önemli değil ya,” dedi Adam. “Kendimi gayet de iyi hissediyorum şu an hatta. Ufak kesikler için doktoru görmemize gerek yok.” Bacağındaki yarık aslında oldukça derindi fakat nedense doktora gitmek onu bir an için korkutmuştu.

“Yola koyulalım,” dedi Eve.
OneInchManOneInchMan
Üye
Daha oturaklı olmuş ilkine göre.
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Güneş yollarını aydınlatıyordu. Gökyüzü alabildiğine mavi ve bulutsuz; serin bir gündü. Vosvos'un açık pencerelerinden içeri vuran rüzgarla yollarına devam ediyorlardı. Bazen daha önce hiç görmedikleri ağaçlar ve meyveler gördükleri oluyordu. Eve radyoyu açtı. Kızın Florence and The Machine dediği indie müzik grubunun Dog Days adlı şarkısı eşliğinde yollarına devam ediyorlardı.

Adam, Eve'in neden Çin'e bu kadar ilgi duyduğu sorusunu yenilemek istedi birkaç kez. Sonra kendisini şarkıya bıraktı. Bazı kısımlar tekrar ettiğinde beraber bile söylediler hatta. Saatler öncesine göre daha samimi olmuşlardı şimdi. Ellerini çırpıyorlar şarkıya eşlik ediyorlardı. Mutluydu Adam. Eve de öyle. Bir an için Adam'ın burnuna dolan çiçek kokusu, adamın başını döndürdü.

"Çok keskin bir kokusu var sanırım," dedi Eve. Adam'ın yüzündeki hafif buruşmuş yüzü görünce.

"Aynen," dedi genç adam. Ama Eve'in sandığının aksine rahatsız olmuş değildi. Hoşuna gitmişti çilek kokusu. "Bana bir şeyler çağrıştırıyor sanki. Eski anılarımı hatırlıyor gibiyim. Parça parça görüntüler... Birleştiremiyorum." Yine hafıza kaybı konusu... Uygun bir zamanda her şeyi açıklayacaktı.

Sarı otlar çoktan yeşil çimlere dönmüştü. Yol kenarlarında çitler görünmeye başlamıştı. Çitlerin üzerleri dikenli tellerle kaplıydı.

"Sanırım köye yaklaştık," dedi kız. "Çok susadım. Çeşme bulsak süper olur."

Adam buna hayır diyemezdi. Son içtiği su, yağmur damlalarından başka bir şey değildi. "Hem biraz dinleniriz, etrafı gezeriz," dedi.

Eve başıyla onayladı. Bir süre sonra yanlarından birkaç araç daha geçmeye başladı. Canlılık giderek artıyordu. Adam bir an için dünyadaki tek insanların Eve ve kendisi olduğunu düşünmüştü. Tabii, bir de az kalsın çarptıkları bir araba vardı. Eve zamanında manevra yapamasa, daha kim olduğunu bilemeden bu hayattan göçüp gidecekti. Bu düşünce onu ister istemez korkuttu. Kim olduğunu bilmemekten daha korkuncu varsa, o da bu sırada ölmekti.

All This and Heaven, Too

Ağzının kenarı kıvrılırken güldüğünü Eve'e belli etmemeye çalıştı.

Yarım saat sonra köye giriyorlardı. Araç toprak patikaya geçince tekerlekler tıkırtılar çıkarmaya başladı. Eve araçta bir sorun olduğunu -hatta birden fazla olabileceğini- söyledi Adam'a. Ama endişelenmemelilerdi. Yolculuklarına devam etmekte bir sorun çıkmazdı -herhalde.

Adam köydeki insanların büyük bir nüfusunun kızıl saçlı olduğunu gördü. Çocukların çoğunun yüzleri kızıl çillerle kaplıydı. "Sanki hepsi aynı anne babadan doğmuş gibi," dedi Adam.

Eve güldü. "Bu köyün en belirgin özelliğidir bu. Hepsi birbirinin akrabasıdır."

Eve böyle söyleyince insanlar birbirlerine daha da benzer görünmeye başlamışlardı. Radyodaki şarkı Heartlines'a geçtiğinde, sonunda bir çeşme bulmuşlardı. Eve motoru susturdu. Şarkı da sustu. Ön koltuğun arkasından sıkışarak iki tane 5 litrelik su şişesi çıkardı. Şişeleri doldurmadan önce avuçlarına çeşmeden dökülen berrak suyu kana kana içti. Aynısını Adam da yaptı. Sonra biraz da yüzüne su serptiler.

"Alış veriş yapsak iyi olur aslında," dedi kız. "Yiyeceğimiz kalmadı hiç."

Adam'ın yüzü kızardı. Genç kıza bunu belli etmemek istese de, ona yük olduğunu biliyordu. Ellerini ceplerinde dolaştırdı fakat bulduğu tek para beş Dolarlık bir banknottu.

"Sende kalsın," dedi Eve anlayışla. "Yanımda baya para var. Yolculuğa çıkmadan önce baya bir hazırlık yaptım anlayacağın. Beş Dolar'ın sende kalsın. Ne olur, ne olmaz."

Adam gülümsedi. Özür dilemek istedi. Ama dileyemezdi. Keşke cüzdanı, kredi kartı, bir şeyi olsaydı. Keşke adını, soyadnı bilseydi. Bir annesi ve/veya babası var mıydı? Onu merak eden birileri var mıydı? Sevdiği biri var mıydı? Son sorunun cevabından her ne kadar emin olmasa da, emin olduğu bir şey vardı. Eve'le çok iyi bir ikili olacağa benziyorlardı. Sadece birkaç saatte samimiyeti ilerletmişlerdi. Yolculuğun uzunluğuna bakılırsa, dost olabilirlerdi. Hem, artık sizli-bizli de konuşmazlardı artık.

Eve vosvosun kapısını açıp, su şişelerini içeri bırakıp, koltuğun dibinde yanlamasına bırakılmış baston kilidi alıp direksiyonla fren pedalı arasında sıkıştırdı. Sonra kapıları kilitleyip iki kere kontrol etti.

"Bakalım, en yakın market neredeymiş?"
discussioncontroller