Mor Vosvos
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Okuyorsanız, şuku beklerim =P
SnakeSnake
Üye
edebi olsun olmasın roman, hikaye gibi yazınsal türlerde önemli olan ilk cümleden okurun zihninde, tabiri caizse, şimşekler çaktırmak, bir imaj oluşturabilmektir. misal daha yeni trainspotting'in ve dövüş kulübü'nün romanlarını aldım ve ilk baktığım yer her iki kitabın da giriş cümleleriydi. senin hikayende de aynı kaltede olmasa bile =P o tadı aldım. yalnız şu anda okumaya fırsatım yok maalesef. masaüstüne kısayolunu atıp en yakın zamanda kendime vakit ayırıp okuyacağım. kısacası hikayen, ilk cümleden umut vaat ediyor diyebilirim. şukuları da okuyunca veririm artık. hehe
deathly hallowdeathly hallow
Üye
Başta beğenmedin sanıp üzüldüm, sonra meğer tam tersini söylediğini anladığımda yüz ifadem değişti =D

Devamı için beklerim yorumlarını =)
bfrheostatbfrheostat
Üye
image
deathly hallowdeathly hallow
Üye
İnanmıyorum, yıllar önce yazdığım eski kopyayı buldum. Olayların gidişatı daha farklı ve karakterler Türk burada. Okumanızı isterim.



MOR VOSVOS

- bölüm I -

Hafıza Kaybı ve Doğuş:

I-)

O, şu anda kendini tüm dünyadan soyutlanmış hissediyordu. Şu anda sanki nerdeyse tüm insaoğlundan uzak, ıssız bir arazide, kaza geçirmiş bir Ford Anglia'in yanıbaşında, yerde, sessiz ve hareketsiz yatıyordu. Kulağına gelen ses sadece rüzgarın sessiz fısıltısıydı... Yapraklar hışırdıyor, salınıyor, sanki dünyaya yeni gelmiş bu insanın önünde eğilerek onu selamlıyordu. Fakat o anda o, bunların tüm hepsinden uzak bir hissizlik içindeydi. Sessizdi, hareketsizdi... Kalbinde anlaşılması pek de güç olmayan aşırı hızlı bir çarpıntı vardı; yerde öylece baygın bir halde yatarken tüm hissedebildiği rüzgarın fısıltısı ve bazal metabolizmasının dalga geçer gibi verdiği kalp çarpıntsıydı.
Gözlerini açmak istedi...
Ve ne göreceğinden habersiz, ortasında bebekleri olan, dünyaya açılan - öyle olmasını umuyordu - iki beyaz kürenin deriden perdelerini kaldırdı.
Ve gözleri acımadı.
Evet, gözlerini ilk defa açıyor gibi geliyordu kendisine, ama beklediği acı gelmedi: Gözlerinin önüne batmakta olan güneşin kızılımsı altın rengi geldi. Ve bulutlar; minik duman kümeleriydi...
“Burası Cennet mi?” diye düşündü.
Gözlerini biraz daha indirdiğinde uzayıp adeta sonsuzluğa giden çift şeritli yolu gördü... Ve yol kenarında seyrek üç beş tane küçük ağaç... Ve koyu sarı çim topluluğu.
O anda tüm sinir hücrelerine korku dalgası hâkim oldu: kalbi artık daha hızlı atıyordu, vücuduna kan daha hızlı yayılıyordu, daha hızlı nefes alıp veriyordu... Ölüm korkusu duyuyordu...
Daha kim olduğunu bilemeden, burada ne işi olduğunu öğrenemeden ve hatta neden burada bir kaza olduğunu öğrenemeden öbür tarafı boylayacaktı.
Külüstür Anglia tam dibindeydi. Ona yaslanarak ayağa kalkabilirdi belki de, tabii hâlâ kullanabildiği bir çift ayağı varsa... Hemen baktı. Evet, orda duruyorlardı fakat onları kıpırdatabilecek miydi ki? Nasıl emir verebileceğinden habersiz, hatta farkına varmadan sağ ayağını kaldırdı önce. Sonra da diğerini... Ayak parmaklarını oynattı.
Oh!
Peki ya elleri?
Onlar da hareket etti.
Peki ya yüzündeki derin yaralar... Daha doğrusu böyle bir şey var mıydı? Bilmiyordu. Öğrenebileceği tek yer, eğer olur da ayağa kalkabilirse, Anglia'nın - tabii varsa - kırık olmayan bir camıydı; aynaların sağlam olmasını beklemiyordu.
Zorlukla ve acıyla da dolu olsa inadına inat, ayağa kalkabildi. Fakat kalkar kalkmaz aynı korkuyla yeniden yüzleşmek zorunda kaldığını hissetti. Yüzüne bakmalı mıydı?
Cevap, hayır, oldu; henüz değil.
O yüzden de araca pek yaklaşmadan tepesinde tüten dumanı seyretmeye koyuldu. Aslında yapacağı başka hiçbir şey de yoktu. Kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini bilmiyordu. Sonsuzluğa doğru giden yola bakmak da kararını değiştirmemesine yardımcı oluyordu. Galiba burdan kimse geçmeyecekti. Açıkçası işin en acımasız yanı da buydu: Orda öylece çömelmiş otururken, yanan Anglia'yı seyretmekten başka bir seçeneğinin bulunmaması. Kimdi, kim bilir? Neredeydi? Buraya nasıl gelmişti?
Orda oturalı dakikalar ya da belki de saatler geçmiş olabilirdi, ama yine de kimsenin geçtiği yoktu yoldan. Hava da kararmaya başlıyordu. Güneş çoktan, uzakta tek tük seçilebilen sisli tepelerin ardında batmıştı. Gökyüzünde hafif bir sigara dumanı andıran bulutlar vardı. Ve parlak, ışıl ışıl yıldızlar...

II-)

Sesi duyduğunda saat gece yarısını geçmişti. Hatırlayacak ya da düşünecek pek bir şeyi olmadığından - tabii, kim olduğunu ve burada ne aradığını saymazsak - rahat uyuyabilmişti. Ama sonuçta sesi de duymuştu ve uyanmıştı rahatça.
Fazla düşünmeden olabileceği en seri şekilde ayağa kalktı ve birden kendini yola attı. İlerden gelen arabanın uzun farları gözlerini kamaştırıyordu. Ama buna kızmıyordu. Sonuçta biri onu kurtarmak için gelmişti.
Her iki kolunu da olabildiğince hızlı sallıyordu. O anda kim olduğunun ya da nerde bulunduğunun hiçbir önemi yoktu; onu buradan birisi kurtarsın, bu yeterdi onun için.
Araba yavaşlayarak durdu. Farları söndü. Tıkırdayan motoru sustu. Gözleri karanlığa alışmakta güçlük çeken genç adam birkaç saniye başı öne eğik bekledi. Sonra öndeki arabanın kapısı açıldı. Sonra da yerde tıkırdayan yumuşak ayak sesleri duydu. Ama hiçbir şeye bakamıyordu. Gözleri öylesine kamaşmıştı ki...
Ayak sesleri çiçeğimsi bir koku da getiriyordu beraberinde. Bu koku genç adama karşısındakiyle ilgili, onun sıcak, cana yakın biri olacağıyla ilgili bir önyargı getirdi.
Sonunda gözleri karanlığa alıştığında karşısındakine baktı: Omuzlarından daha aşağı düşmeyen kızılımsı kahverengi saçları vardı karşısındaki genç kızın. Teni hafif esmerdi. Boyu da tam kendi gibi ama bir-iki santim kısaydı. Üzerinde mor bir bluz ve koyu yeşil, diz altına gelen tayt vardı...
Ama sonra kız konuştu: "Bu kadar incelemeden sonra herhalde kim olduğunu da söylersin."

III-)

"Ha... Şey... Affedersin... eee..."
"Yoksa bir adın yok mu?"
Genç adam şaşkınlık içerisindeydi. Durumunu karşısındakine nasıl anlatabilirdi ki? "Ee... Affedersin ben hafızamı kaybettim de. Ee, bir de şu gördüğün araba var ya, ondan sadece küçük bir yara iziyle – o da sanırım - çıktım ve nerde olduğum hakkında hiçbir fikrim yok" mu diyecekti?
Sessiz de kalamazdı...
Genç kız elini uzattı. "Ben İlkay. Ve tanıştığımıza memnun oldum." Sesi ince, eli de zayıf, ince deriliydi.
Genç adamın kalbi yine attı hızlı hızlı. Yüzünün kızardığını da hissetti hatta. Ama vaktin gece yarısı olduğuna şükrediyordu.
Tam elini uzatacakken genç kız elini çekti. Sonra genç adam da elini çekti; ama tam çekerken bu sefer de genç kız elini uzattı. Genç adam da uzattı. Ve genç kız tam elini çekerken genç adam İlkay'ın elini yakalamayı başardı.
Bir an için birbirlerine öylece baktılar ve neden sonra da aynı anda gülmeye başladılar. Ve hazır genç kızın elini yakalamışken de, sonra olacağına şimdi olsun, dedi ve “Ben de, Geçmişi olmayan adam," dedi.


Gizemli Kız:

I-)

"Niçin burada olduğunu hâlâ açıklamadın," dedi kız. Sıcak bir gülümsemesi vardı.
"Pek açıklayabileceğimi sanmıyorum. Burada nasıl bir kaza olduğunu ve hatta niçin bir kaza olduğunu kesinlikle bilemiyorum."
Genç kız biraz düşünür gibi durdu, sonra da, "Bana katılmak ister misin?" dedi.
İlkay'ın sıcaklığına karşın yine de ona güvenmekte tereddüt ediyordu. Bu yüzden de tekrar ardındaki yola baktı; sonra da ileriye: Başka bir çaresi yok gibiydi. Ama yine de temkini elden bırakmadan, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.
"Ha, işte! Ben de bunu sormanı bekliyordum. Bir dakika bekler misin?"
Genç kız tekrar arabaya döndü. Tek kapılıydı araba ve küçük bir tosbağa gibi duruyordu. Karanlıkta rengi pek seçilemiyordu ama o, küçük tosbağanın mor renkte olduğuna emindi. Daha fazla incelemeye fırsat bulamadan İlkay geldi. Elinde harita vardı...
Haritayı yere koydu. Sonra çömeldi. Onun hareketlerini izleyen genç adam da aynı İlkay gibi yere çömeldi ve haritaya bakmaya koyuldu.
"Yanıma yaklaş," dedi genç kız. "Oradan biraz dünya ters gibi durabilir."
Güldüler.
Genç adam İlkay'ın yanına yaklaştı ve o da İlkay gibi büyük kâğıt parçasına bakıyordu şimdi.
"Uzun zaman önce bir yolculuk planladım," dedi İlkay, direkt, genç adamın gözlerine bakarak. Genç kızın açık kestane rengi gözleri vardı.
"Gözlerin çok güzeel!" dedi genç kız.
Genç adam ne yapacağını bilemedi. "Öyle mi?" diyebildi sadece.
"Evet, yeşil..."
"Sahi mi? Şey... Sağ ol..."
Bir saniye daha öylece birbirlerine baktılar sonra tekrar haritaya bakmaya koyuldular. Genç adamın nedense kalbi daha da hızla atmaya başlamıştı. Neyse ki vakit geceydi; çünkü yüzünün de hafiten kızardığı hissedebiliyordu.
"Burası bizim başlangıç noktamız, " dedi İlkay küçük bir ada ülkesini göstererek. Gösterdiği nokta İrlanda’ydı.
"Ne yani, şimdi biz İrlanda’da mıyız?"
"Evet. "
Adamın kafası iyiden iyiye allak bullak oluyordu; önce hafıza kaybı ve şimdi de İrlanda... İrlanda’da da ne işi vardı?
"Eminim şu anda neden burada olduğunu sorguluyorsundur…"
Genç adam cevap veremedi, onun yerine haritaya boş boş bakmaya devam etti. Sonra düşünceler bir bir uçuşmaya başladı beyninde. Bu kıza niye güvensindi ki? Ya kaza geçirmesine sebep olan kişi şu kızsa...
"Sana neden güveneyim," dedi genç adam. Zaten rüzgârdan soğuk olan ortam daha da bir soğudu.
İlkay genç adama uzun bir süre baktı. Yüzündeki sıcak gülümseyiş gitmişti. Arabanın soluk sarı farında genç kızın yüzü sinirli mi yoksa düşünceli bir biçimde mi duruyordu, belli değildi. Sonra aniden haritayı topladı, arabaya koydu.
"Bak, eğer benimle güven problemi yaşayacaksan seni hemen burda da bırakabilirim! BAKALIM AÇ SUSUZ NE KADAR DAYANACAKSIN! Hem... hem... ben sana asıl nasıl güvenebilirim, ha?! Yolun ortasında kaza geçirmiş bir adama yardım edelim dedik alt tarafı! Ama yook! Güven problemimiz varmış beyefendiyle nedense! Asıl, ben sana güvenmiyorum! Ya şu külüstür arabaya bak ya! Ya... sen... sen nasıl oluyor da sadece hafif çiziklerle o arabadan kurtulyorsun, hı?"
Konuşma genç adamın aleyhine geçmişti şimdi - bu arada kazadan hafif sıyrıkla ayrıldığına sevinsin mi oturup ağlasın mı bilemiyordu; eğer elindeki fırsatı da kaybederse burda, aynen İlkay'ın dediği gibi, aç ve susuz bir şekilde tek başına kalakalabilirdi. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kekelemeye başladı; ama İlkay başlamıştı bir kez saydırmaya...
"Bir dakikaaa..." dedi sanki asıl olayı anlamış gibi, "senin kaza maza geçirdiğin yok, değil mi? Kendine sanırım kaza geçirmiş süsü verdin, öyle değil mi?" Yüzünde acayip bir sinir ifadesi vardı.
Sustu...
"PİSLİK!" Avazı çıktığınca bağırmıştı İlkay. "Ben gidiyorum!"
"Dur! Dur..." dedi genç adam.
Ama kız çoktan vosvosa, kapıyı sert bir şekilde gıcırdatarak açıp binmiş, ve arabanın motorunu çalıştırmıştı... Küçük mor vosvos ufukta yavaş yavaş, paytak paytak kaybolurken genç adamın artık yapabileceği hiç bir şey yoktu.


II-)


Ne kadar da büyük bir hata yapmıştı...
Şimdi koskoca yolda bir başına kalmış, belki başka biri geçer diye bekliyordu. Ama yaklaşık yarım saatt kadar bekledikten sonra yapabileceği tek şey için, belki kız ilerde bir yerde durmuştur, diye düşünüp yola koyulmak üzere ayağa kalktı. Belki de yol hemen biterdi ve belki de başka bir şehir - abartmıştı - ya da köy, kasaba filan bulabilirdi... Yürümeye başlamadan önce arkasına birkez daha baktı. Nedense arabanın içinde işine yarar herhangi bir şey bulamayacağından yüzde yüz emindi. Bu yüzden böyle bir zahmete katlanmak istemedi, sadece son bir kez kendisiyle arasında garip bir bağ kurduu Ford Anglia'ya bir kez daha baktı ve yola koyuldu.


*



Bİr buçuk saat yürüdü. Ayakları taş kesmeye başlamıştı. Ne bir yaşam belirtisi ne de bir ışık direği... koskoca yol bomboştu ve artık açlıktan karnı ağrımaya başlamıştı. Hava da hafiften kararıyordu. Daha fazla hareket edebileceğini sanmıyordu. Uyumalıydı... Kendini bir anda yolun kenarındaki çimlere yuvarlanırken buldu.



Rüyaların Başlangıcı ve Birtakım Karışıklıklar Silsilesi:

I-)


Kızıl saçlı bulanık bir suret bir gidip bir geliyordu... Derinlerden bir ses, "Şşt... sen... adını bilmediğim adam, kalk... kalk hadi... UYAN!"
Çimlerin üzerinde sereserpe kendi uyur bulmuş olan genç adam gözlerini açtığında kızıl-kahverengi saçlı, hafif çilli yüzlü, kısa boylu bir kız, üzerine doğru eğilmiş kendisini dürtüyordu.
Sonunda ayağa kalktı ve şöyle bir silkelendi. Vakit hâlâ gece yarısı idi. Soğuk daha da bastırmış, sert esen rüzgar iliklerine işliyordu. Yolun ortasında motoru çalışır vaziyette duran mor vosvos da sanki rüzgarın etkisiyle hafif hafif ilerliyordu.
Genç adamın ağzından tek bir söz bile çıkmadı - aynı şekilde İlkay'ın da. Sonunda İlkay, adamı kolundan çektiği gibi vosvosun sağ açık kapısından zorla arabanın içine tıktı. Adam ne olduğunu anlamamıştı. İlkay sertçe kapıyı kapadı, sonra kendi kapısını açtı, onu da sertçe vurup kapadıktan sonra boşta duran vitesi - demek ki arabanın kaymasının sebebi buymuş - bire alıp gaza hafif dokundu ve araba tıkır tıkır ilerlemeye başladı.
"Katil de olsan ölmene göz yumamazdım," dedi esprili olmayan bir ses tonuyla, "umarım yardımım karşılığında beni canlı bırakırsın."
Bir an için ikisi de birbirlerine baktı sonra aynı anda ikisi de gülmeye başladı. Belli ki İlkay da kendini zor tutuyordu. Şimdi iki büklüm olmamaya çalışarak bir yandan da yola bakmaya çalışarak araba sürmeye çalışıyordu...
"Bu özrümü kabul ettin anlamına mı geliyor?" dedi genç adam, yüzü hâlâ güleç.
"Evet."
Gerçi adam, genç kızdan "Özür dilenecek bir şey yok, asıl hatalı benim," diye bir şey demesini bekliyordu, ama bu da hiç yoktan iyiydi...
Vosvosun içi sıcacıktı. Sünger koltuklar o kadar yumuşak tı ki zaten uykulu olan genç adam iyiden iyiye kenini kaybediyordu... Biraz sonra rüyaya dalmıştı bile... burnunda çiçek kokusu...

*

Yeniden Anglia'nın içindeydi. Yolu bomboş bulduğundan artık altındaki külüstürle ne kadar hızlı gidebilirse o kadar hızla gitmeye çalışıyordu. Ta ki bir dört yol ağzının kesiştiği yere kadar... Ne olduğunu anlayamadı; ne bir darbe, ne bir sarsıntı... sanki kaza geçirmiyor gibiydi. Sadece etraf gitgide karanlık olmaya başlıyordu. Nihayet zifiri karanlık bastırdığında artık hiçbir şey düşünemiyor, sadece korku hissediyordu: Sıradakinin ne olacağı korkusu... Ve aniden taklalar atmaya başladığını hissetti. Beli acıdı... İnsan böyle mi - o kelimeyi düşünmek bile istemiyordu - göçerdi (o anda bunu bulabilmişti)?


*


Gözünü açtı. Etrafa şöyle bir baktı ve yanında İlkay'ı tekrar gördüğüne o kadar memnundu ki bunu dile getirecek bir kelime Türkçe'de bile yoktu (ya da kendi bildiği kadarıyla).
Çiçek kokusu, yeniden yumuşak koltuk, vosvosun sıcaklığı...
"Ne oldu?" dedi İlkay "Yani rüyanı diyorum," dedi genç adamın yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce, "-daha doğrusu kabustu herhalde artık- her neyse, ne gördün?"
Genç adam bir süre öylece kalakaldı. Sahi, ne görümüştü onu o kadar korkutacak? Kekeleyerek, çaresizce, "Bilmem-" dedi.
"Nasıl yani, hatırlamıyor musun?"
"Çok garip, ama, evet-"
"İlginç." İlkay'ın yüzünde anlamaz bir ifade - sanki yapmacıktı - yola bakarak arabayı sürmeye devam etti.
İrlanda'da güneş doğmuş, yeşilin her tonu yol kenarında iyice belirleşmeye başlamıştı. Ama hava sıcaktı; bu yüzden de genç adam camı, İlkay'dan izin aldıktan sonra - "İzin almana gerek yok, kendi araban gibi kullanabilirsin," demişti İlkay - aralayıp serin rüzgarın biraz da arabanın içine girmesine izin verdi.
Oldukça dinçti şimdi. Güneş ışığı o ve diğer korkuları da beraberinde götürmüştü çoktan. Genç adam artık kendini daha ferah hissediyordu. İnanılmaz derecede özgürdü artık. İlkay'ın peşinden her yere de giderdi; çünkü kim olduğunu, nerden geldiğini bilmiyor, hafızasını kaybetmeden önce neler olduğuyla ilgili de hiç bir fikri yoktu.
"Ee, nereye gidiyoruz?" diye sordu İlkay'a.
"Şu andan bahsediyorsan, önce bir kasabaya uğrayıp biraz erzak filan edineceğiz. Paran yoktur eminim." Ama bunu karşısındakini yermek amacıyla ya da acıma duygusuyla değil de daha çok düz, ifadesiz bir sesle söylemişti.
"Malesef..." dedi sitemle, genç adam.
"Neyse o zaman, zaten geldik; bak şurada, ilerde."
İlkay'ın dediği doğruydu. Yavaş yavaş küçük bir kasabaya yaklaşıyorlardı. Genç adam arabanın saatte ne kadar kilometre hızla gittiğine baktı: Saatte ortalama elli, altmışla gidiyorlardı ve benzin deposu da ağzına kadar doluydu.
"İlginç," diye düşündü kendi kendine genç adam. "Demek ki, bundan önceki yerleşim yeri çok uzakta değildi."
Ama sesini çıkarmadı. İlkay'la yine bir güven sorunu tartışmasına dönmek istemiyordu. Araba kasabaya girmek için yavaş yavaş sağa viraj alırken artık hiçbir şey düşünemediğini farketti; olanlarla veya olacaklarla ilgili...
Nedense yanındaki kıza karşı güvensizliği tamamen kalkmıştı. Bu yüzden rahatça onunla konuşabileceğini düşündü.
"Nereden geliyorsun, sahi," dedi genç kıza. Açık camdan içeri serin bahar rüzgarı girerken kızın yüzünün önünde kızıl-kahverengi saçları uçuşuyordu, ama yine de onun gülümsediğini görebiliyordu genç adam.
"Sandığımdan da uzun sürdü," dedi genç kız. "Kokudan olsa gerek," diye de ekledi.
"Ne kokusu- n-neye alışmam uzun sürdü?"
"Diğerlerinden biraz daha farklısın aslında."
Bu da ne demekti şimdi?
"Diğerleri-" dedi karın ağrısı varmış gibi kısık bir sesle.
"İlk otostopçunun kendin olduğunu sanmıyorsun, herhalde," dedi İlkay, arabayı kasabanın hemen girişindeki küçük çeşmenin yanına parkederken. Motoru çalışır halde bırakıp arabadan çıktı. Genç adamı bir çok soruyla başbaşa bırakmıştı. Motor sesi, hafif esen rüzgarın uğultusu, İlkay yürürken sandaletinin yerde çıkardığı tok ses ve tiz ağustosböceği sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.
Genç adam İlkay'ın camından baktı. Ama bakar bakmaz İlkay kendi kapısını açar bir halde belirdi. Kendi koltuğunu öne doğru eğip arabanın arkasındaki beyaz poşetten birkaç su şişesi çıkardı. Sonra koltuğunu tekrar düzeltip çeşmenin yanına yürüdü. Genç adam da biraz hava almak, biraz da İlkay'la konuşmak için arabadan çıkmaya karar verdi.
Ayaklarını tekrar sert toprağa basmak, kısa süren araba yolculuğundan sonra iyi gelmişti. İlkay ilk şişeyi dolduruyordu; ama o anda ona sorsa mı, sormasa mı bilemiyordu.
"Diğerlerinden kasıtımın ne olduğunu merak ediyorsun sanırım, öyle değil mi?" dedi genç kız arkasını dönmeden.
"Aslında-" kekelemeye artık bir son vermeliydi genç adam. Derin bir nefes alıp "Evet," dedi kararlılıkla.
"Seni asıl ilgilendiren cinsiyetleri mi yoksa nasıl biri oldukları mı?"
Genç adamın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Gerçekten merak ettiği şeyin bu olduğunu kız söyleyince farkına varmıştı. Konuyu değiştirmek için aklına gelen ilk soruya sıkı sıkı sarılarak, "Kokudan bahsediyordun," dedi, sanki İlkay az önce kendisine hiç bir soru yöneltmemiş gibi.
"Hangi çiçek olduğunu sana söylemeyeceğim. Hem zaten söylesem de hangi çiçek olduğunu tanıyamazsın; çünkü daha önce hiç görmedin. Gideceğimiz yere vardığımızda söylerim; başka türlü olmaz."
İlkay tüm şişeleri doldurduktan sonra hızla arabaya bindi. Genç adam da kendi koltuğuna oturup kapıyı da gıcırdatarak kapattıktan sonra yeniden yola koyuldular.
"Kasaba merkezine iniyoruz," dedi İlkay.



II-)


Gerekli eşyaları küçük yerel bir marketten edindikdikten sonra yeniden arabaya döndüler. Küçük mor vosvos olduğu yerde duruyordu. Erzakları arabaya doldurup yeniden kasaba merkezine döndüler.
Merkez tam bir ferahlama merkeziydi. Yeşil en açık tonu güneşin en sarı tonu altında parladıkça parlıyordu. Nerdeyse her ağaçta hepsi birbirinden farklı türde kuş bulunuyordu. Söyledikleri şarkı genç adamın içinde bir şeylerin kıpraşmasına neden oluyordu. İlkay'ın saçları havada dalgalanırken yine gülümsüyordu. Belki garip bir fikirdi ama bir an için İlkay'la el ele tutuştuğunu farz etti. Kabi adem elmasına tüm gücüyle çarparken yine sarışın teninin iyiden iyiye koyu mor ve kırmızı bir renk almasına engel olamadı. İlkay hiç bir yeşden haberi yok bir halde etrafına bakarken yine gülümsüyordu. Genç adam kendini onun yanında gerçekten çok güvende hissediyordu. Ve sıcak...
Böyle düşüncelere dalmışken bir anda İlkay'ın sesi onu daldığı tatlı rüyadan hayata döndürdü.
"İyi ki gelmişiz, değil mi?" diye sordu İlkay genç adamın göz bebeklerinin içine tatlı bir gülümseyişle delercesine bakarak. Genç kızın göz bebeklerinin içi sanki içinde civa varmış gibi parıl parıl parıldıyordu. Işıl ışıldı.
Kalbi eskisinin - şu ana kadarki en hızlı olanının - nerdeyse birkaç katı daha hızlı atıyordu şimdi de. Kalp krizi geçirmeden konuşabildi.
Hemen, "Evet..." dedi gözlerini kızdan kaçırarak; genç kızın arkasında bulunan parktaki küçük çocuğun elini burnuna götürüşünü seyretmek zorunda kaldı. Kızılımsı kahverengi saçlı kıza yeniden bakarak, "Şu anda hayatımın en güzel gününü geçiriyorum," dedi. "'Hatırlayamadığım kadarıyla'" diye de ekledi gülümseyerek.
Bir süre daha yürüdüler. Artık ayakları şişmeye başlamıştı genç adamın; fakat genç kızda yorgunluktan eser yoktu. "Nasıl bı kadar uzun süreli yürüyebiliyor?" diye düşündü içinden genç adam. Fakat düşünceleri yine İlkay'ın sesiyle bölündü.
"Ah... olamaz ya!.."
Genç adam endişelenmişti.
"N'oldu?"
"Anahtarlar- arabanın anahtarları- nasıl böyle bir ahmaklık yapmış olabilirim? Öff!"
"İstersen gidip alabilirim-"
"Tabii, arabamız çalınmamışsa..."
"Külüstür bir vosvosu kim ne etsin," dedi ama sadece kendi duyablieceğini düşündüğü bir sessizlikle.
"Gerçekten, istersen he-"
"Gerek yok. Kendi hatamın cezsasını sana çektiremem. Sen beni burda bekle olur mu? Ha, bir de eğer olurda geç kalırsam bil ki başıma bir şeyler gelmiştir-"
"Nasıl bir şe-"
Genç adamın bir şey demesine fırsat bırakmadan ilkay uzun saçları omzunda dalgalanarak hızlı ve seri adımlarla gözden uzaklaştı.
Neden sonra ayağına yumuşak bir cismin dokunduğunu hissetti. Arkasına döndü ve ayağının hemen altında meşin yuvarlak bir top gördü. Sarışın, on üç-on dört yaşlarında, vücudu terden sırılsıklam olmuş bir genç koşarak yanına geldi.
"Excuse me, sir- do you mind If I..." (Afferdersiniz- sakıncası yoksa-)
"Sure," (Tabii) dedi genç adam sakinlikle. Aradan geçen saniyenin onda biri gibi ani bir sürede az önce ne olduğunun da farkına vardı. Bu şoku üzerinden atmaya çalışırken terli vücutlu zayıf çocuk arkasını dönmüş, ardında kafası tamamen karışmış genç adamı bırakarak parkın yeşil çimlerinde üçerlikten yaptıkları futbol maçına geri dönüyordu.



III-)


İlkay'a bu haberi verme heyecanıyla, hızla buluşacakları yere gitti genç adam. Ama daha ayrılalı on beş dakika olmuştu en fazla; ama orda arsızca ve kendini tutamaz bir halde - kendini altına her an yapabilecek küçük bir çocuk gibi hayal ediyordu - orda öylece beklemek sanki yıllar alıyordu. Sonunda vosvosun yanına dönmekte karar kıldı. Birlikte geldikleri yoldan tek başına geri dönerken artık etrafındaki manzaraya bakmadığını farketti. Tek düşünebildiği vereceği bu haberdi. İnanamıyordu: Az önce İngilizce konuşmuştu. Hem de çok rahat! İçi içine sığmıyordu.
Aracı park ettiği yere geldiğinde gördüğüne oldukça şaşırmıştı; İlkay aracın içindeydi ve motoru çalıştırmıştı. Hızlı adımlarla aracın yanına doğru yürüdü; ama İlkay arabanın camını yapıp genç adama koşmasını işaret ettiğinde, gennç adam olanlaran habersiz koşarak arabaya bindi. Kemerini taktığında çoktan kasabadan ayrılmışlardı.
"Beni burada bile bulduklarına inanamıyorum-" dedi İlkay sitemle, ama genç adam İlkay'ın söylediklerinden tek bir kelime bile anlam çıkaramıyordu.
"Kim-"
"Allah'ım, nasıl olabilir ya?!"
"Söylesene kim bu adamlar?" Genç adam da en az İlkay kadar kaygılıydı şimdi.
"Beni arayanlar-"
"N-ne aramas-"
"Söyleyemem-"
"Neyi?-"
İlkay cevap vermedi. Onun yerine tepkisini gaza daha sert dokunarak gösterdi. İbre yavaş yavaş doksana geliyordu. Genç adam yanından her araba geçtiğinde kendilerine çarpmıyorlar diye şükrediyordu. Ama az önce ne olduğunu hemen öğrenmesi gerekiyordu; buna karşın genç kızdan tek bir cevap bile alamayacağına yüzde yüz emindi. Bazen, bu kıza nasıl güvenebiliyorum, diye kendi düşünmekten alıkoyamıyordu.




Soğuk Topraklarla Norveç:


Ama önce birkaç kısa görüşme ve yine bir rüya:


I-)

İrlanda'daki kasabadan ayrılalı epey olmuştu. İkinci günün sabahı Dublin'delerdi.
Deniz saf iyot kokuyordu. Ağır motor yağı ve ter kokulu bir tersane yavaş yavaş geride kalırken güneş denize vuruyor, bu esnada da inanılmaz bir bahar serinliği vosvos camından içeri doluyordu. Ne yazık ki, aracın radyosu yoktu. Bu yüzdendir ki, etraf sadece bir limana ait olabilecek seslerle doluydu. Denizin dalgasının betona çarpıp tıslayarak geri dönerken çıkardığı hafif uğultulu rüzgarı andıran sesler, tersaneden gelen bol çekiç sesleri birbirinin içinde kendilerini yutuyorlardı. İrlandalı balıkçıların kurduğu küçük bir pazar az ilerde sağa doğru uzanıyordu. ma işin en güzeli de trafik denilen bir şeye rastlamamaları ya da duydukları sesler veya mükemmel manzara değil, genç adamın aracın dışında İrlanda'lı bazı balıkçıların ve diğer insanların söylediği çoğu İngilizce cümle parçalarını anlayabiliyor olmasıydı.
Sonunda İlkay'a kendisinin İngilizce bildiğini söyledi. İlkay'ın ilk tepkisi hiç bir tepki vermemek oldu. Sonra da gözleri irileşti, boş düz yolda olduklarının güvencesiyle kısa bir süre genç adama ifadesiz bir ifadeyle baktı.
"Nasıl yani?" dedi, tekrar yola bakması gerektiğini düşündükten sonra.
"B-bende bilmiyorum-" dedi heyecanla genç adam, "B-bir anda oldu işte!"
"Ne dediğini hatırlayabiliyor musun?"
"Tabii," dedi genç adam.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonunda genç kız konuştu: "Evet-"
"Tabii-"
"Tabii, ne? Söylesene ne dedin? Dalga mı geçiyorsun benimle?"
Genç adam güldü. "Hayır, çocuğa, 'tabii,' dedim," dedi.
İlkay hiç bozuntuya vermeden, "Sana ne sormuştu ki?" dedi.
"Sen gittikten hemen sonra parkta top oynayan çocukların topu parkın dışına çıkıp bana çarpınca yanlışlıkla-"
"Ee-"
"Ee'si işte, çocuk benden, sakıncası olmazsa, topu istedi."
"Sen de 'tabii' dedin."
"Ama nasıl olabilir ki?" dedi sonra kız, sonunda genç adamın düşüncelerini anlayarak. Düşündü. Ardından da, ömenli bir cinayet romanındaki gerçek katili, daha kitabın sonuna gelmeden bulan birisine ait olabilecek bir heyecanla, "Buldum!" dedi. "Bir yerde okumuştum; hafızasını kaybeden insanlarla ilgili bir belgesel-" (daha önce hiç böyle bir belgesel görmediğini düşündü genç adam; hafızasının büyük bir bölümünün kayıp olduğunu fark edene kadar) "...hatırladığım kadarıyla," diye devam etti genç kız, "hafızasını kaybeden bu insanların bazıları - onlara ne isim veriliyordu...- ne olursa olsun sahip oldukları dili asla unutmuyorlarmış. Sen de bu türe giriyorsun sanırım."
Genç adam kendini bir an için sınıflandırılan bir canlı türü gibi olduğunu düşündükten sonra hulyalı bir ses tonuyla, "Olablir," dedi.



II-)


Yaklaşık on beş dakika daha sahil yolu boyunca gittikten sonra bir balık lokantasının önünde arabayı park etti İlkay. Genç adama arabada kalmasını, kısa bir süre sonra döneceğini söylereyerek arabadan ayrıldı. Genç kız lokantanın kapısından girerken, "Acaba onu yalnız bırakmasa mıydım?" diye düşündü kendi kendine genç adam.
Beş dakika gibi kısa bir sürenin ardından İlkay yeniden göründü. Arkasında epey kilolu - nerdeyse duba gibi -; kısacık gittikçe kelleşen saçlara sahip gri giysili bir adamla kapıdan çıkıyordu.
Arabanın yanına geldiler. Otuzlu yaşlarında görünen şişman adam arabanın etrafında dolaştı. İlkay'ın arabada bıraktığı genç adam diğerinin ne yaptığını, küçük arabanın içinden seyrederken diğeri, arabanın sırasıyla arka ve ön kaputlarını açtı. Arabayı epey sağlılıklı gördüğüne şüphe bırakmayan bir ifadeyle tekrar genç kızın yanına dönerken yüzündeki gülümsemede genç adam hafif bir iticilik-dolandırıcılık-sahtekarlık (kabul ediyordu son ikisi benzer anlamlara geliyordu) bir kişi yapısı sezdi. Genç adam sesini çıkarmadan arabanın içinden olanları seyrederken, "İlkay, herhalde, arabayı satacak," diye geçirdi içinden. Burdan Norveç'e başka türlü gidemeyiz-"
İlkay kapıyı açıp arabaya girerken başı şişman adama dönük, yalancı bir gülümsemeyle "Peki, oldu," dedikten sonra arabanın gıcırtılı kapısını kapatıp, şişman adamın tekrar lokantaya girmesini bekledikten sonra da motoru çalıştırıp gaza dokundu ve yanında bulunan genç adamın kafası hayli karışık, lokantadan yavaş yavaş uzaklaşarak ayrıldılar.



III-)


Yine yaklaşık bir on beş dakikanın ardından tekrar başka bir lokantanın önünde durdular. Genç adam artık olanları hiç bir şekilde anlayamıyordu. "Herhalde adam arabayı beğenmedi," diye düşündü hafif şaşkınlıkla. Halbuki, adam ne kadar da mutlu görünüyordu... "Profesyonellik," diye geçirdi yine içinden. Beğenmiş gibi durmasının tek sebebi profesyonellik; karşı tarafa nasıl hissettiğini farkettirmemek... başarılıydı da.
İlkay yine genç adamı arabanın içinde bırakırken, "Sorun değil," dedi genç adam sadece kendi duyabileceği bir ses tonuyla. "Hiç bir açıklamaya gerek yok."
Bu sefer sadece bir-iki dakika içinde İlkay yeniden dışarda belirdi. Bu sefer arkasında, az önceki şişko adamla epey zıtlık içeren, zayıf, uzun boylu sarışın bir adam vardı.
"Araba bu, değil mi?" dedi arabanın dışındaki sarışın genç adam. "Zaten başka da olamazdı, değil mi?" Kendi esrpisine gülerken İlkay kayıtsız bir ifadeyle adama bakıyordu. Bir an için arkasını döndü, küçük mor vosvosa baktı, sonra tekrar önündeki hâlâ hafif hafif kıkırdayan adama bakıp karşısındakinin cümlesini bitirmesini bekledi.
Sarışın, zayıf adam, "Oldu, kabul," dedikten sonra İlkay tekrar arabaya döndü. Kapıyı açıp içerdeki genç adama, "Şimdi dışarı çıkman gerekiyor," dedikten sonra kapıyı kapatıp içerdeki adamın kaygılı bir ifadeyle arabadan çıkmasını bekledi.
Sarışın, zayıf adama, "Bir hafta sonra görüşürüz," dedikten sonra genç adamı da yanına alarak lokantanın zıttı yönde yürümeye başladı.
"Sen sormadan ben söyleyeyim," dedi genç kız, lokantadan biraz uzaklaştıktan sonra, daha genç adamın ağzını açmasına fırsat bile bırakmadan, "arabayı satmadım."
"Peki az önce yaptığın nedir?" dedi genç adam. "Yani arabayı satmadıysan neden şu anda vosvosunun içinde değiliz de, dışardayız?"
Ama İlkay soruyu cevaplamadı; onun yerine genç adamın gözlerine yine delici bir bakış atarak, bir yandan da saçlarının rüzgarda coşmuşçasına sallanmasına izin vererek, "Sanırım adamın Türk olduğunu fark etmedin," dedi, yüzünde, genç adamın ilk defa gördüğü alaycı bir gülümsemeyle.



IV-)


"İkimizin de karnı aç, sanırım," dedi İlkay genç adama öyle olup olmadığına da bakarak, "Şurada bir pub var, istersen girelim."
Gerçekten de genç adam hayli aç olduğunu hissediyordu. Özellikle son olanlardan sonra karnı -nedense- daha da ağırmaya başlamıştı.
Ve Türk?...
Stout Pub tabelasının altından bara giriş yaparlarken içerisinin ne kadar da alkol koktuğunu farketti genç adam. İlkay'a göz ucuyla baktı; ama o halinden memnun görünüyordu. Temiz, boş bir masaya otururlarken İlkay bir kendisine, bir de arkasına baktıktan sonra adam, kızın ne anlatmaya çalıştığını farketti ve derin bir nefes aldıktan sonra kendini sanki Türkçe konuşuyormuş gibi rahat bir şekilde konuşmaya zorladı.
"Excuse me," dedi, kelimeler kendiliğinden dökülüyordu sanki. "Could you look here, please?" ('Bu tarafa bakabilir misiniz?' demek istemişti.)
Genç görünümlü siyah, kısa saçlı genç bir garson masaya doğru geldi.
"Would you like to order, sir?" ('Sipariş vermek mi istediniz, efendim?')
Karşısındakinin ne demek istediğini garip ve hâlâ anlam veremediği bir şekilde anlayan genç adam, ingilizce, 'karın doyuracak ne varsa olur' dedi ve garson, genç adama bir saniye daha bakıp mutfağa doğru gidip gözden kayboldu.
İçerisi zorlukla duyulabilen ama eğlenceli ve hareketli bir İrlanda şarkısı ile dolarken genç adam etrafına bir göz gezdirdi. Tüm camlar perdelerle örtülüydü ve gün ışığı içeriye zorlukla giriyordu. Bu nedenle pub oldukça loştu. Sıcak bahar havasını da bir şekilde hafifletmiş olan perdelerden gözünü kaydıran genç adam kısa bir süre daha içeriye bakındı. İlkay'ın yüzünde nedense mutsuz bir ifade vardı. Halbuki içeriye dolan şarkı mutsuz bir insanı hayatında olmadığı kadar mutlu edecek kadar eğlenceliydi. Ama ayrıca şarkı genç adamın kulağına o kadar da aşinaydı ki...
"Şurada ne yazıyor, bir baksana," dedi İlkay takındığı sert ifadeyi hafif yumuşatarak.
Genç kıza ne olduğunu anlayamayan genç adam tereddütle uzatılan kitapçığı aldı. Şimdi de içeriye -yine genç adamın kulağına aşina gelen- bir müzik doluyordu. Müzik saksafon ağırlıklı bir caz müzikti.
"Baksana," dedi İlkay, "Ben biraz... biraz sonra geliyorum," dedi ve masadan kalktı.
Genç kızın kızlar tuvaletine doğru yol aldığını gören genç adam durumu sonunda farkederek az önce onun vermiş olduğu kitapçığa göz gezdirdi. Dil oldukça ağır geliyordu kendisine ama çevirebildiği kısa cümlelerde şunlar yazılıydı: "Stout, buruk tatlı bir ingiliz birası. Siyah renkli, özellikle çok koyu renkli malt ve bir miktar da kavrulmuş malttan imal edilmiş," genç adamın gözleri alkol dolu kokudan hafif hafif kapanmaya başlıyordu, "...acılığı sert karakterde bir üst fermantasyon birasıdır. İsmin kökeni Stout Porter 'a gider (yani güçlü Porter). Zamanla stout olarak kısalt..." ve birden herşey karardı. Koku gitti, sesler kayboldu ve garip bir hissizliğin içinde az önce ne olduğunu anlamasına kısa bir an bile kalmamış genç adam kendisini, oldukça gerçekçi sandığı bir rüyada buldu.
Saf gerçeklikte genç adam etrafına baktı. Görüntü kimi zaman bulanık, kimi zaman da oldukça netti. Ve anlardan oluşan rüyasında kendisini kimi zaman karanlık bomboş bir sokakta buluyor, kimi zaman da yağmurun ıslattığı bir pastanede, yanında arkadaşı olduğunu düşündüğü kısa saçlı biriyle sokağa bakıyordu. En son rüyasında kendini gecenin bir yarısı, soluk bir sokak lambasının altında buldu. Vücuduna acı verici soğuk işliyordu -üzerine baktı; ipince bir tişört ve ve altında da şort vardı. Orada ne aradığının farkında olamayan genç adam, neden sonra uzakta bir ses duydu. Bir genç kız sesi. Karaltının altında kızıl saçlı bir genç kız, adamın yanına gelmesini işaret ederken bir yandan da bağırıyordu. Genç adam hızla koşmaya çalıştı ama bırakın koşmayı hareket bile edemiyordu.
"Ne dediğinizi anlayamıyorum!," diye bağırdı genç adam; daha doğrusu yapmak istediği buydu; sesi cümlesinin yarısında kaybolmuştu.
Tüm kaslarını sıktı ve var gücüyle koşmaya ve bağırmaya çalıştı. Ama görünmez bir duvar gitmesini engelliyordu. Sesi ise hâlâ yoktu.
O anda gerçekleşen tüm bunlara rağmen kızın sesini duyabildiğini hissetti genç adam sonra. Uzaklardan bir sesti, "Kalk hadi," diyordu. "Kalk..."



Ve Yolculuk ve Havaalanı:


I-)


Genç adamın kafası soğuk, siyah ahşap masanın üzerinde yan yatık duruyordu. Haliyle gözlerini açtığında ilk gördüğü yan yatmış bar masası ve sandalyeler oldu. Gözlerindeki bulanıklık gittikten ve başını dayadığı masanın üzerinden kaldırdıktan sonra, az önce gördüğü rüyayı hatırlamaya zorladı kendini; lakin, yine hiçbir şey hatırlayamıyordu. Rüyasında, sanki, bomboş ve simsiyah bir yerdeydi ve az önce herhangi kayda değer bir olay yaşamamıştı.
"Alkol çarptı, herhalde," dedi İlkay genç adama bakarak. "Koku insanı uyuşturuyor."
"Evet. Yiyecek bir şey-" derken, genç adamın sözü yarıda kesildi; çünkü yemek masada duruyordu: küçük bir sahanın içinde bol domatesli bir menemen.
Genç adam İlkay'a baktı. Gülmekle gülmemek arasında kararsızca kıpırdanan dudaklarına bakarken sıcak domates kokusunu içine çekti, midesi burkuldu. Fakat sonra, yüksek bir kahkaha pub'ın içini doldurdu. Ses İlkay'dan geliyordu ve birkaç baş tereddütle ikilinin oturduğu yöne döndü. Sonra yeniden, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi, tekrar kaldıkları konuşmaya devam ettiler; yalnız başına takılan bi kaç yaşlı adam da, neredeyse yarıladıkları, koyu stout biraları yudumlamaya devam ettiler. Sonunda İlkay kahkahasını kesip hâlâ hafif hafif hıçkırarak konuştu.
"Sanırım, Türk olduğunu hemen anladılar." Kıkırdamaya devam ediyordu.
Genç adam kıza bakıp o da hafif bir sırıtışla tekrar önünde duran menemene baktıktan sonra ağır alkol kokusunu bastıran yumurta ve domates karışımını burnuna çekti. Daha fazla dayanamayacaktı- "En azıdnan, ekmek getirmemişler," dedi ilkay yeniden kahkaha atarak, ama bu sefer sesini kısmayı başarabilmişti - çatalını yemeğine daldırarak kıtlıktan çıkmış gibi çılgın bir şekilde menemenini yemeye koyuldu.



II-)


Pub'dan karınları tok bir şekilde çıktıktan sonra hemen önlerindeki caddede taksi beklemeye koyuldular. Kısa bir sürenin ardından kapısında 'Yellow Irısh Cab' yazan bir taksiye binip, genç adam da İngilizce, gidebilecekleri en yakın havaalanına gitmelerini söyledikten sonra Dublin Havaalanı'na doğru yol aldılar.
Yolculuk sadece on iki dakika kadar sürmüştü. İlkay şoföre parasını verdikten sonra ikili arabadan çıkıp dev havaalanına döner kapıdan geçerek içeri girdiler. Kapıdaki metal dedektörlerinden geçtikten sonra uçak bileti almak için gişelere doğru yürümeye başladılar.
"Sen otur istersen," dedi İlkay yolu yarılamışlarken, "Ben bileti alıp geleyim."
"Ama nasıl İngilizce k-"
"Müsaade et de o kadar İngilizce'yi de bilelim, yani. Buraya kadar nasıl geldim sanıyorsun."
Genç adam İlkay'a itaat ederek boş bulduğu uzak bir köşede, sert ve rahatsız bekleme koltuklarına oturarak İlkay'ı beklemeye koyuldu.

deathly hallowdeathly hallow
Üye
Bol miktarda spoiler içerir ama değişiklikler olacak. Çocuksu, saçma kısımlar silinecek (İngilizce bildiğimi gösteriş yapar gibi göstermişim de... Liselilik işte =D)
Bad Dog
Üye
Her "Genç Adam" okuyuşumda bi shot attım, alkol komasındayım hastahaneden yazıyorum panpa...

Beğenenler: deathly hallow

deathly hallowdeathly hallow
Üye
Ene, burada hikayem duruyormuş benim. Okuyan yok sanırım ama atayım yeni yazdığımı. Ne olur, ne olmaz. "Genç Adam" kısımları azaltılarak bitecektir...


---


“Çok ilginç aslında,” dedi Adam. Yürüyüşe başladıklarından beri on beş dakika geçmişti. “Bunu hatırlıyorum, Adam ve Eve. Yaratılış hikâyesi… Eve yasak elmayı yedikten sonra Adam’la birlikte Cennet’ten kovulurlar—“

Kız güldü. “Bir şeyler biliyorsun,” dedi. “Ama bir eksiklik var. Aslında bahsedilen yasak meyvenin elma olması doğru değil sanırım... Ben de emin değilim. Bununla ilgili birkaç kitap okumuştum.”

“Peki, neden elmayı seçmiş olabilirler ki?”

“Emin değilim,” dedi Eve. “Ama düşünsene, Eve -kendi adımı söylemek tuhaf geldi- yapılmaması gerekirken, meyveyi dalından koparıyor ve yiyor… Açıkçası hayatımda daha önce hiç yemediğim bir elmayı önüme koysalar ve bu meyveyi yediğin takdirde seni öldürürüm deseler, gizli gizli o elmayı yiyeceğimi sanmıyorum.”

“Kendinden o kadar emin olma,” dedi Adam. “Yasak nesne, kendisini arzulatır. Cinsellik gibi… Bütün insanlar çırılçıplak gezinseydi seks bu kadar da heyecan verici olmazdı sanırım. Zira temelinde merak ve yasağın dayanılmaz çekiciliği var. Ama aslında hiç yasak olmadığını düşünsene…”

“Bence yine zevkli olurdu,” dedi Eve. “Açıkçası cinsellik hakkında bu kadar rahat konuşacağını düşünmezdim.”

Adam gülümsedi ama bunu Eve’e belli etmek istemedi. Kim olduğunu bilmiyordu ki… İstediği herhangi biri gibi davranabilirdi. Belki de ortaya koyduğu kişilik, kendisinin hafızasını kaybetmeden önceki kişiliğinden pek farklı değildi. Bilmiyordu.

Sonunda markete vardıklarında güneş en tepeye varmıştı. Havanın serinliği azalmış, zaten havasız olan kapalı mekan daha bunaltıcı hale gelmişti. Eve alış verişi hızlı yaptı. Sanki ne alacağını daha oraya gitmeden planlamış gibiydi. Oradan kısa sürede ayrılmak Adam’ı rahatlatmıştı.

“İçlerinden en çok burayı özleyeceğim,” dedi kız. “Gezdiğim ülkelerden en cana yakın olanı burası.”

“Henüz karar vermek için çok erken,” dedi Adam. “Ayrıca bulunduğumuz yer bir köy—“

“Bir ülkenin ne kadar iyi bir yer olduğu aklında kalsın istiyorsan köylerini gez, gerçek yüzünü görmek için şehirlerini,” dedi Eve. “Bunu bana annem söylemişti.”

“Sahi,” dedi Adam gülümseyerek. Acaba kendi ailesi yaşıyor muydu? “Bana hiç anne ve babandan bahsetmemiştin.”

Kız duraksadı. Dudaklarını ısırdı. Gözlerini indirdi. Suratı asılmıştı. Bir şeyden dolayı üzgün olduğu açıkça belli oluyordu. Ne oldu, diye sormak istedi Adam. Kızı öyle görmek onu üzmüştü niyeyse. Kendisini ona çok yakın hissetmişti.

“Annemden bahsetmek istemiyorum.”

“Şey… tabii… seni inciten bir şey söylediysem eğer—“

“Yo, hayır…” Başını kaldırdı. Güneş gözlerine giriyordu. Elini alnının önünde siper ederek, “Bunu daha sonra konuşabiliriz,” dedi. “Söz veriyorum. Ama şimdi olmaz. Burada olmaz.”

Burada olmaz da ne demekti? Ama yine de el mahkum; Adam, kıza uydu. Anne ya da babası ölmüş olabilirdi. İşin acı yanı ise onlar öleli çok da zaman geçmiş olmayabilirdi. Adam da böyle sorular sorarak kabalık etmiş olurdu.

“Babam bizi terk etti,” dedi Eve. “Yüzünü… yüzünü görmeyeli o kadar çok oldu ki… Neye benzediğini hatırlamıyorum. Ama ağlak bir kız olmayacağım. Niye bizi o halde bıraktı diye ona kızmayacağım. Bir sebebi olmuş olmalı. Çaresiz olmuş olmalı, ya da kendisini çaresiz hissetmiş… Emin değilim ama bildiğim bir şey varsa o da insanın ailesini bırakması dünyadaki en zor şey. En zor şey…”

Saatler sonra güneş batıda yüzünü yavaş yavaş kaybediyordu. Cırtlak yeşil, alacalı maviye dönüyordu köyün çimleri üzerinde. İrlanda dendi mi akla ilk gelen yeşil ölüyordu şimdi biraz daha; değişiyor, başka bir renk olarak hayatına devam ediyordu belki de-Bazı net bilgiler hala aklımdan gitmemiş diye düşündü Adam.

“Renkler,” dedi. “Renkler hakkında bir şey biliyorum sanki.” Yeniden vosvostaydılar. Marketten aldıklarını bagaja, kendilerini de sonra arabanın içine bırakmışlardı. Eve bir su şişesinin kapağını açıyordu. Arabanın içine hoş çiçek kokuları doluyordu. Sanki Eve’nin nefesi çilek havasındaydı. İçeriyi ısıtıyordu. En üzgün olduğunda bile göze o kadar sevimli geliyordu ki… Ya da sinirlendiği zaman –araba kazasının az kalsın yaşanacağı gece… Eğer Eve bir renk olsaydı çilek kırmızısı olurdu.

“Nasıl yani?” dedi Eve.

“Kafamın içinde birtakım bilgiler var. Ama o kadar karman çorman ki, bilgilerden birini seçip çıkaramıyorum.”

"Anlamıyorum," dedi kız.

"Bazı renkler birtakım şeyler çağrıştırıyor. Sarı renk başımı ağrıtıyor mesela. Yoğun olduğunda demek istiyorum. Ya da kendimi bembeyaz bir odada hayal edersem çok rahatsız oluyorum. Kapana kısılmış gibi hissediyorum."

"Tımarhaneden kaçmadın, değil mi? Ya bu ya da öteki..."

Adam bir an afallamış, "Nasıl?" diye sordu.

"Seni kaza yapmış bir arabayla buluyorum. Üstelik yoldan geçen başka hiçbir araba yok. Şans eseri sana rastlıyorum."

Adam dikkatle dinliyordu ama Eve'in konuyu nereye çekeceğini hâlâ kavrayamamıştı.

"Ve şimdi bana bazı renklerin sana birtakım şeyler çağrıştırdığını söylüyorsun. Duvarlar üstüne üstüne geliyormuş gibi hissediyorsun. Sarı ışık başını ağrıtıyor... Tuhaf davranıyorsun... Bazı tepkilerin normal insanlar gibi değil. Şimdi bana gerçeği söyle, bir tür hastaneden falan kaçmadın, değil mi? Psikolojik sorunların var gibi görünüyor."

"Hayır! Ne alakası var yahu?"

"O zaman öteki," dedi Eve. Araba sessizce yol üzerinde devam ederken birkaç saniyeliğine söyleyeceği şeyi tartıyor gibi görünüyordu. "Kim olduğunu hatırlamıyorsun. Hafızanı kaybettin."
AstusAstus
Üye
Gecenin zifiri karanlığını dolduran loş sarı ışığın altında tıkırdayarak ilerliyordu mor vosvos. Yağmur damlaları kaputun üstünde tıkırdayarak asfalta düşüyor, rüzgarla savruluyor, binlerce parçaya ayrılıyordu. Radyonun hafif tınısı hoşuna gidiyordu Eve'in. Elini ses düğmesine götürdü. Sesi birazcık olsun açtı. Camı hafif araladı. Şimdi yağmur damlaları yüzüne çarpıyordu.

Bundan hoşlanıyordu genç kız. Kızıl kahverengi saçları vardı. Omuzlarına dökülüyordu. Arabanın içini kaplamış bir çilek kokusu vardı kaynağı belirsiz. Adam kıza baktı. Yüzünde yer alan gülümsemeyi farketti. Onun da dudakları kıvrıldı mutlulukla. Nereye gittiklerini bilmiyordu Adam. Eve da bilmiyordu belki de. Umrunda değildi ki belirsizlik. Nereye gittikleri ya da nerden geldikleri... Rüzgarda savrulan yapraklardı onlar şimdi.

"Rahat mısın orada?" diye sordu genç kız.

"Tarif edemem," dedi Adam. "Mutlusun."

"Öyle," dedi Eve, yüzündeki gülümseme bir an olsun gitmiyordu. "Sonbaharı özlemişim. Bazı anılar canlanıyor."

"Anlatsana," dedi genç adam.

"Ah," dedi kız. "Şöyle bir şey var... Nasıl desem... Bu anılar benim için son derece özel. Bana bunları unutmayacağına söz veriyor musun?"

"Emin ol kafamda hiçbir şey yok ve beynim her türlü bilgiyi rahatça alabilececek kadar boş. Unutmayacağıma emin olabilirsin." Güldü.

"Madem öyle," dedi Eve. "On iki yaşındayım... Fluffy adında bir köpeğim var... Bir gün çok hastalanıyor, veterinere götürmemiz gerekiyor. Ne kadar korktuğumu anlatamam. Fluffy'nin nesi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Köpek yerde öylece, inildeyerek bir köşede duruyor. Günlerce hem de... Annemle babam endişelenmemi, bunun normal olduklarını söylüyorlar. Ama onları anlamıyorum. Bana anlatmıyorlar. Demiyorlar ki--"

Bir patlama.

Parlayan ışıklar ve gümleme.

Köpeğin inildeme sesleri.

Genç kızın göz yaşları ve annesinin ona acıyarak bakması.

Bir parlama daha. Bir gümleme daha.

Görüntü kararıyor ve dünya gözlerinin önünde yitiyor. Adam bayılıyor...



***


Gözlerini ağrıyla açtı Adam. Eve başında öylece durmuş, gözünde göz yaşları ona bakıyordu. Niye ağlıyordu ki? Kötü bir şey mi olmuştu yoksa?

"Titriyordun," dedi Eve. "İyi misin?"

Adam yatar koltuğunda doğrulurken, Eve, ona yardım etti. Koltuğu tekrar oturur hale getirdi. Adam'ın elini tutuyordu. "Titriyordun," dedi tekrar. "Endişelendim. Ne yapacağımı bilmiyordum!"

"Bilmiyorum," dedi Adam. "Titredim mi?"

Eve başını evet anlamında salladı.

"Söylediklerini dinliyordum," dedi Adam. "Fluffy hastaymış ve annen bir sorununun olmadığını söylüyorlarmış."

"Beni dinliyordun," dedi kız gülümseyerek.

Bunda şaşırılacak ne vardı ki? "Tabii ki," dedi şaşkınlığını gizleyerek genç adam. "Söylediğin şeyler kafamda canlandı ve-- ne olduğunu bilmiyorum gerçekten. Işıkların parladığını gördüm. Bembeyaz parlamalar... Sanki-- sanki yaşadıklarını ben de yaşıyordum... Sanki ben de oradaydım."

Kız bu kez korkuyla baktı Adam'a. Sonra ifadesi değişti. "Nöbet geçirdin herhalde," dedi. "O sırada anlattıklarıma dikkat ediyordun. Kafanda bir çeşit cümbüş yaşanmış olabilir." Gülümsedi, "İnsan beyni hayret edilecek şeylerle doludur," dedi. "Neler yapabileceğini bilsen aklın şaşardı."

Kafası karışmış Adam bir şey söylemedi. Uykusu gelmişti. Esnedi. Koltuğu tekrar yatar konuma getirdi. "Sanırım biraz uyuyacağım," dedi.

"Peki," dedi kız. Motoru çalıştırdı. Araba kalkışa geçerken Adam uykuya daldı yavaş yavaş. Son dikkat ettiği yağmurun çoktan kesmiş olduğuydu.



---------------------



Okuyan var mı bilmiyorum ama içimden geldi durup dururken, yazayım dedim.

Biterken çalıyordu:
Spoiler:



----------------------


PS: Önceki bölümle bir bağlantısı yok bu bölümün. Çok daha ileride geçecek bir olay aslında. Burayı şimdi yazmak istedim niyeyse =D
118118
Üye
Sen hep hikaye yaz, cs girme hiç.

Astus gitti geriye sacca, zodiac ve soap kaldı heh heh...
discussioncontroller