HDD
Creator
Üye
  Evet, evet biliyorum bu bir günlük değil -suçluyum hakim bey...-. Bu sayfa kilitlenene kadar benim, sanırım. Bu sayfada yorum olur mu, gerekir mi emin olamıyorum. Sanırım hala yazmak istediğimden ve paylaşmakta sorun yaşamadığımı kendime kanıtlamak için açtım burasını. Seneler öncede hdd’m vardı, sanırım buradanda birkaç kişi bilir -o bambaşkaydı, itiraf ediyorum, böyle bittiği içinde çok üzgünüm-. hdd’min açılımı uzun zaman önce yitip gitmiş olabilir fakat onu bizzat açan insan hala duruyor. (Bu noktada küçük bir çocuk koşarak, heyecanla yanınıza gelmiş gibi düşünün) Benimde söyleyeceklerim var! :) Eskiden çok uzun yazar, çok paylaşırdım – fakat tahmin edeceğiniz gibi, zorlu bir uğraşı olduğunun bilincine varmam vakit aldı.-. Şimdi yeni uğraşılarım ve dertlerim var ama bir yandanda o eski tadı yakalayabilecek miyim açıkçası çok merak ediyorum.

  Şimcik bu sayfayla boğuşmak isteyen insanlar için hemen uyarı düşelim: Ben çok fena konuları dağıtırım, düşünceden düşünceye sıçrarım, karmakarışık yazarım, yaparım, ederim vs. O nedenle okunmasını istediğim belli mesajlarda renklendirmeye giderim, sizede işkence olmaz. Bakın ne güzel, uzlaşmacı bir adammışım ben, polemik manyağı değilmişim –böyle saplantılardansa, dünyada yaşamaya değer çok şey var, bunu farkettim- yeni yeni bilincine varıyorum sizinle.    
 
  Belli sebeplerden ötürü istediğim gibi uzun uzadıya, bütün düşüncelerimi aralarına şeritler çekmeden boşluğa saçmayalı çok oldu-anlatmam lazımdı...-. Bu dönemde birşeyler paylaşamadıkça gıcık bir insana dönüşmeye başladığımı keşfettim. Sanırım birileri benden birşeyler yazmamı istiyordu, bende onları yüzüstü bırakıyordum–bu düşünceler ve suçluluk duygusu beynimi kemirmeye başlamıştı.-. Komik gelecek olabilir ama, saçma ya da gereksiz, her yazıma bağlıyım ben. İnternette okuduğunuz bir adamı yazılarından başka neyiyle sınıflandırabilirsiniz ki? Buraya gelen her yeni insan sizi gördüğü bir yazınızla yargılayabilir, haklıdır da. Herkesin herkesi bilme gibi bir zorunluluğu yok. Bu nedenle yazılan her karakterin arkasında durmak zorunluluğum var. O karakterler, burada yazdığım anda, benden çıkacak ve okuyan kişilerin değer yargılarıyla savaşmaya gidecek. En azından arkalarından destek çıkmam lazım. Bütün zor işi onlar yapıyor.
 
  Peki benim yazılarım çok mu düzgün? Hayır, kesinlikle böyle bir iddiam yok. Gramerim kötüdür, cümleleri bağlamayı beceremem, konu bütünlüğünü sağlayamam, sivri dilli yazılarım olabilir. Kusursuzluk mevzumuz değil. Vurgu noktam, attığım en gereksiz mesajımıda sevmem. Onuda ben yazdım -evet ben yaptım.-. benim üretimim o. Çocuğum yahu, kestirmem, kırptırmam. O nedenle düzensiz bütün yazılarım.
 
  İki koca paragrafta trt’nin edebiyat hocaları gibi uzatmışım-bu kadar şey olmadan, bitirmemiz gerekiyordu sanırım.-. Kendimle boğuşmayı, kendimi kendime meşru kalma çabamı geçelim ;D Ben bütün bloglara girip çıkıyorum okuyorum ediyorum. Anonim bir okuyucuyum, yorum yapmıyorum kendime saklıyorum. Benim bloglarla ilişkim platonik. Sayın okuyucu size hitap edelim biraz. Ben sizden özellikle yazı, teşvik vs. beklemiyorum. Benim için, ilgini çeken konuda yazmışsam, okunmak yeter. Duygu düşünce okumak güzel bir olay tabi. Fakat karmakarışık yazdığımdan dolayı ilginizin dağılmasını anlayışla karşılıyorum. -ilişkimizi- kendinize saklı tutma, platonik kalma özgürlüğünü veriyorum size =)
 
  Son olarak buraya neler yazılır onu konuşalım. Daha önceki hdd’me birşeyler olmuştu-öldürdüm.- Fakat haftalık güzel güzel yazarken konularımı genelde rastgele seçiyordum. Bir gün sinemadan, başka bir gün ormanda nasıl kaybolduğumdan bahsediyordum. Aynı şekilde devam edeceğim sanırım. Ama sevgili günlük formatında olmayacak. Bu sayfalarda genelde bilgi verme ve birşeyler paylaşma derdi göreceksiniz.  ^^

  Bu bir önsözdü. Daha bir yazı bile yazmamışım =/ Gidip birşeyler yazmaya başlamam lazım. Belli olmaz, gizlice kuytularda dolaşıp -bir gece ansızın, bütün cesaretimi toplayarak- beklemediğiniz anda forumun kalbine saplayıveririm klavyemi.
Hadi bakalım, ışınlasın beni kule kontrol  :kaçır:
  [sub]Kendimi kendime anlatma derdindeki bir yazının çok sıkıcı olduğuna kanaat getirerek içine hayali iki hikaye koydum. Son anda eklendikleri için vurucu ve güzel olmadılar gerçi ama hiç yoktan iyidir. (bir düz, bir ters yapın)
Toplam: bir sıkıcı yazı + 2 küçük hikaye
[/sub]
Creator
Üye
Hihehe bugün ilgimi çeken kısa bir notu aktarayım. Hem Level hemde OGZ içeriklerini açıklamıyorlar :) Hadi ogz'nin Level'ı avlamak için beklemesi normaldi ama geçen aylarda Level'ın böyle bir çabası olduğunu hatırlamıyorum. Geagle'ın bahsettiği gibi Mart ayındaki RA3 kapağından sonra işin rengini kavrama durumu mu söz konusu yoksa? :P Bunun yanında EGM Mart demeden Nisan sayısını çıkarmış yine. Azimli insanlar =)
Bu piyasa stratejileri her zaman okuyucuya yaramıştır. Ben ilerde daha fazla excusive içerik yarışı göreceğimizi tahmin ediyorum. İlerisi okuyucular için süprizlere gebe. Umarım OGZ stabil duruma gelirde, bizde bu şartlarda en verimli şekilde çıkarız =)
Creator
Üye
Yine mecalsizliğe bağlı şevk eksikliğinden dolayı küçük yazalım, yer tasarrufu olsun.

Evimde sayın J.R.R. Tolkien'in "Noel Baba'nın gelen mektuplara cevap vermesi" formatında yazılmış kitabı var. Adı "Noel Baba'dan Mektuplar".  Kitap "Tolkien doğu düşmanı değildi" tezlerini savunan insanlara göstermekten zevk aldığım ilginç bir çevirmen notu içeriyor. Sevgili çevirmen kitabın çocuk kitabı olması sebebiyle yaşadığı çekincesinden ve aldığı önlemden bahsetmiş:

"...

Tolkien'in, Noel Baba'nın 23 Aralık 1932 ve 21 Araık 1933 tarihliiki mektubunda 1453 tarihini vererek gulyabanileri İstanbul'un fethiyle birleştirmeye çalışmasını, düşüncesizce tekrarlanan dinsel bir ön yargı olduğu için Türkçe metne almadık...."
Bu noktada kitabı Türkçeye çeviren Leyla hanıma birkez daha duyarlılığından ötürü teşekkür ederim.

(Yine aynı nota göre 1933te Almanya'daki başa geçen iktidarla gulyabanileri ilişkilendirme çabasıda varmış, buradaki yorum çevirmenin kendi görüşü olduğundan almadım. Bence bu bile çocuk kitabında yanlış birşey.)

Açıkçası Tolkien orklarının, pala gibi silah benzerlikleriyle bu taraflardan özenilip yaratıldığına inanıyorum. Ama bir kırgınlık bir suçlamam var mı? Tabi ki hayır. Onun zamanında önyargı duymak için yeterince neden varmış. Bir yazar bile tüm dünyayı kucaklayayım düşüncesi taşımak zorunda değil. Fakat ortada olan bir durumu(ne kadar bir kırgınlık oluşturmasada) yokmuş gibi göstermemiz gerekmiyor diye düşünüyorum. Tolkien'in bu düşünceleri nedeniyle edebi değeri azalmaz doğal olarak.

Warhammer 40k kitapçığını incelerken, orkların at üstünde hunlu benzeri başlıklarla ve silahlarla olan bir modeline rastladım. Yazıyı yazma ihtiyacı duydum nedense. O süvari modelini maketçide görürsem almaya karar verdim bu arada, hoşuma gitti.
Night EagleNight Eagle
Üye
White Scars adındaki Space Marine chapter'ı direkman orta asya kökenlidir, buna ne diyeceksin peki?

[img width=550 height=208]http://uk.games-workshop.com/spacemarines/miniature-gallery/images/sm-ws-bike-squad.gif[/img]
hydramarine
Üye
Güzel mesajlar Creator, devamını bekliyoruz.
Creator
Üye
Ooo konuklar gelmiş bile ama kurabiyeleri pişirmeyi bitirmemiştim;

Şimcik nayt,
O durumda Space Marine olsam White Scars'ta çarpışmak isterdim derim. Asıl iğnelediğin noktaya gelirsek, Warhammer kültürünün Tolkien'in önyargılarını taşımadığından bahsedebiliriz demek. Kaldı ki hunlu orklar görünce Tolkien konusu aklıma gelmişti, "bütün Avrupa bu şekilde düşünüyor; bütün orklar Türktür" diye bir beyanatım olmadı. Kişi bazlı konuştum. Bu bağlamda lafı "Tolkien Orta Dünyası'nın birebir karşılığı olan dünya haritası çizmek mümkün müdür?" sorusuna getirmeyi planlıyordum ama yorgundum, uzatmadım.

Hydramarine'de teşekkür ederek kurabiye sözü veriyorum.

[img width=270 height=178]http://uk.games-workshop.com/convershunklinic/convershunklinichome/images/dok-butcha.jpg[/img]
Creator
Üye
[sub]Sabah bissürü şey vardı kafamda, akşam yazana kadar taştılar. Birazı filtrelendi, birazıda dağıldı sanırım ama elimizde hala bir yazıya yetecek malzeme kalmış olmalı. Hadi deneyelim.[/sub]

  Sabah fit fit kalkılır, kahvaltıya gidilir. Midem daha uyanmak istememiş olacak ki iştah ibresi sıfırın altında, parçalı bulutlu. Yemek aceleyle yenir, malum ders falan var, bir küsür saatlik yola gidilecek, il değiştirilecek. "Dişleriniz parıldasın, insanların gözünü alsın!" reklamları işe yarıyor sanırım. Bir markanın ne kadar çok reklamını görürsem o kadar çok sağlığımı emanet edesim geliyor. Markalar ve para tuzaklarıyla ilgili küçük bir düşünce yığını zihnimde birikiyor. Aslında komik birşey, ben bu düşünce yığınlarını, aklıma geldiği anda zaten biliyorum. Fakat yığınları teker teker açıp hepsini ayrı bloklar halinde düşünmeye, yığınlara dalıp gitmeye meyilli biriyim sanırım. Neyseki, beni bıraksalar cömertçe harcayacağım dakikaları diş macunum saklamak istiyor olacak ki ağzımı yakmaya başlıyor.
-Fütüüü! aha git bakalım, ilişkimiz oldukça sancılı fakat bir o kadarda sağlıklı geçti. Lavabo başında harcanan süre 3-4 dakika birşey aslında. Çok özen gösterirsek 2 saatte durabiliriz orada ama dışarıdaki insanlarada yazık.

Orada karşımda benden bir tepki bekleyen biri var.
Ayna ayna söyle bana...
Neyi söylesin ki bana?
Dünyada benden güzel insan olmadığını mı iddia etsin?
Yoksa ben orada dikilirken açlıktan ölen kaç kişi olduğunu yüzüme mi vursun?
Belkide masaldaki aynanın cesaretle kraliçe'ye "güzel değilsin!" derkenki ruh halini paylaşır kim bilir?
(Keşke)Bana yalan söyleme
Sadece samimi ol, sonunu düşünme.


  Hah var mı böyle biri acaba dünyada? Sahi o ayna cesaretinin bedeli olarak kırılmıştı değil mi? Sen birde kalk diğer aynalara samimi olmalarını iste. O cesaretli aynayada yazık olmuş. Fakat Pamuk'un onu kırmayacağının garantiside yoktu.

  Ayna olmak zor zanaat, sürekli insanlarla göz göze gelip istedikleri yorumu yapmamak zor birşey. Ben olsam çenem çoktan düşmüştü, birileride beni kırmıştı. Hatta masum bir kızın kalbini sökmek için avcı bile yollanmış olabilirdi. Sıradan aynalar(sadece sırla kaplanmış olanlar) yorumu tarafsız yapar. Tarafsız olmayan herşey bir gün ya tuzla buz edilmeye ya da başkalarını kalbinden etmeye mahkum sanırım.

  Karşımda inatla bekliyor aynam. Fakat ona yüz vermiyorum. Bugün kendimi görmek istemiyorum nedense. Bir an düşünüyorum, bu sefer daldığım düşüncelerden uyandıracak diş macunumda yok. "Eee?" diyorum, "ben kendi yüzüme bakmak istemezsem, başkaları niye baksın ki?". Dur yani, nedir benim amacım? Teslim mi oluyoruz? Bayrak mı değiştiriyoruz? Bu kadar yol gelmişiz, değil mi ama? Zorlada olsa aynaya dönüyorum, sırıtması bakmaya karar vermekten kolay oldu, evet çok güzel. Biraz kendime bakıyorum, sonra sırıtarak banyodan çıkıyorum.

  Önümde uzun bir gün ve bitmeyecek tespitler var. Fakat bugünde teslim bayrağı çekmedim. Yaşanacak her bir soruna karşı moralim tam sırtım pek. Çıkarken aklıma geliyor, hani Aragorn efendi kara kapılar önünde gaza gelmişti: "Kötü günler gelebilir ama bugün değil!" falan demişti. Düşündüm, eğer o savaşta ölseydi Arwen ne biçim kızardı kimbilir. Eh be adam buraya kadar geldin niye öldün di mi? Orada ölseydi o kadar yolun, o kadar sözün anlamı azalırdı. İşte o gün "bugün değil!"miş demek ki bu hikayede şimdilik mutlu sonla bitti.
Creator
Üye
Zamanın fazla olmasıda kötü birşey. Bir saattir rpg makerda hızlı ama güzel bir proje mi yapsam diye düşünüyorum. Alternatifler arasında biraz gitar çalmak, saatlerce anlamsız geyik yapmak, okuyup büyük adam olmak gibi şeylerde var. Hmm dayatma olmadan iş yapamıyorum sanırım. Allah cezamı versin :/
Creator
Üye
edit: Bu edit ile ekstra para vermeden genişletilmiş ikinci baskıya ulaşıyorsunuz! <-- süper süper ._.<br />
  Bugün oyunların hayatımızdan çaldığı şeylerden bahsetmeyi planlamıştım. Hatta birşeye kızıp forumda sessizce haykırmak istemiştim ama forum filtreleme aygıtım(yani bana sansür koymasını onayladığım tek şey olan aklım) yazdığım yazının güzel olmadığına karar verdi. Hatta biraz samimiyeti ele alarak bugün yaşadıklarını, hissettiklerini deftere değilde buraya yaz ki biraz birşeye benzesin falanda dedi. En sevdiğim arkadaşımı kırmak kafamı kırmakla eşdeğer olacağından(gerçekten) tavsiyesini dinleyeyim dedim.

  Günün kıssadan hisse çıkartmaya başladığım tarafı Babil isimli filmi izlememle başlıyor. Bilgi kutucuğuna bakıyorum...hmm oscar almış. Değişik diye Brokeback Mountain'da oscar'a layık görülmüştü. Birazdan işim var zaten 144 dakika izleyemem diye oturuyorum başına ve.. yaklaşık 140 dakika oldu. Ben yerimden kıpırdamadan izlemişim. George Clooney ve Nicholas Cage'li ortadoğu filmleri formatında hazırlandığını sanıp yanılgıya düştüğüm film açıkçası beni etkiledi.
Spoiler:

image
(Bu resimde Bradd Pitt'in Lord of War gibi filmlere özendiğini düşünmek mümkün. Neyseki yönetmen aynı düşünceyle çekmemiş)
Japon kızın bardaki bölümleri en üzüldüğüm an oldu herhalde. Kendi gözünden gördüğümüz kısacık sahneler bence çok etkileyiciydi. Açıkçası filmdeki hikayeleri birleştirmeye çalışmasalar bile güzel bir yapım olabilirmiş. Her dram kahramanının kendi atmosferi vardı. Açıkçası filme kapılıp gitmemek çok zor. Aklında kalan tek soru o japon kızın polise verdiği kağıtta ne yazdığı oldu.


  Hmm Babil... Babil kibir yüzünden tanrı gazabına uğramış şehir değil miydi? Düşünmeden edemiyorum, Babil sadece kibir yüzünden battıysa bugün din uğruna (ve hatta başka amaçlarıda katalım)yapılan kötülükler, işlenen cinayetler dünyanın ortadan ikiye ayrılmasına neden olmaz mıydı? Tanrılar insan mı kayırıyor? Yoksa bu taş parçasını unutmuşlar mı? "Babil'i severdim ben, niye yıktınız?" kimsede gidip hakkını aramıyor böyle. "Boş bırakınca Atlantis'te batar" lafı doğruymuş demek.

  Aslında ben filmi anlatmayı planlamamıştım hatta biten uygarlıklara girmekte amacım değildi. Ben size bugün atlıkarıncadan bahsedecektim. Evet evet o dönen komik şey. Bugün yaklaşık 2 saat aralıksız yürüdükten sonra yemek yemek için bir alışveriş merkezine gideyim dedim. Yemek yenen bölümün avlusunada o gün çocuklar için alan kuruyorlarmış. Atlıkarınca, tren falan. Benimde canım çok sıkkın olduğundan etrafı gözlemliyordum. Orada yaklaşık yarım saat oturdum ve farkettim ki atlıkarınca sadece küçük çocukları cezbetmiyor. Montaja bakmaya gelen çocuklar yanlarında ailelerinide sürükleyip getiriyordu fakat bazı ailelerde resmen çocukları sürükleyip montaja bakmaya gelmişlerdi. Keşke fotoğraf makinem olsaydı da camekana başını yapıştırmış gözleri mutlulukla parlayan kızla aynı şekilde gülümseyerek atlıkarıncanın atlarını inceleyen babasının resmini çekebilseydim. Eheh sayısız küçük çocuk neşeyle önümden geçerken bende sırıtmaya başladım. Açıkçası, bilinçli ya da bilinçsiz, gidip montajın tam önüne oturmuştum. Bu durumdayken yaşı büyük olanların atlıkarıncaya gülümsemesini garip bulmam garip kaçardı herhalde =)

  Benimde canım çekti, birinin eteğinden çekiştirip "atlıkarınca, bakalım mı?" demek istedim ama o vakitte yanımda kimse yoktu. Gözlerim hafif yaşarmış halde çalışan işçileri, atlıkarıncaya hayran hayran bakan minikleri ve gözleri ışıldayan büyükleri izledim bir süre. Önceden küçük olmanın yaşı yok diyerek sırıtıp geçmeyi planlıyordum. Sonra yanımda eteğini çekiştirecek birini bulamayınca düşüncelerim biraz değişti. Büyümek biraz insanı yalnızlaştırıyor galiba. Kişi sayısı olarak bir azalmadan bahsetmiyorum ama. Orada başka biriyle otursaydım büyük ihtimalle izlediğim filmi anlatıyor olacaktım. Uzun vadeli planlardan, fizikten, tiyatrodan bahsediyor olacaktık. Büyük ihtimalle atlıkarıncanın yanına oturmamış olacaktık(ne öyle işçiler, inşaat falan değil mi?) Gözlemlerim olmayacaktı, tespitlerim olmayacaktı ve atlıkarıncaya bakmak istemeyecektim. Büyükler konuşunca sıkıcı konular, kaygılar ve küçük hesaplar ortaya saçılır. Çok az sayıda arkadaşımla geceleyin oyun parkında kaydıraklarda oturuyorum, tellere tırmanıyorum. Çünkü büyük insanlar genelde sıkıcı olmayı gelenek haline getirmişlerdir. Dahası küçük çocuklar gibi bencil olmayan saf mutluluklar büyüklere uzak kavramlar olduğu için yaşadıkları her mutluluk aslında çocukların saf sevinçlerinden sönüktür. Kendilerini tutamayıp kahkaha atınca ellerini ağızlarına kapatıp, utanırlar.

Kim hangi arada insanları bu kadar değiştirmeyi başarıyor bilemiyorum ama umarım benim Babil'im onların kafasına(o devasa büyüklük kibirlerinin üzerine) iner. Yalnızlığa üzülmektense yalnız kalmadan eskisinden daha çok yalnız hissedebileceğimi düşünmek korkunç bir duyguydu açıkçası.

[img width=491 height=367]http://scienceblogs.com/ethicsandscience/upload/2006/09/sad_puppy.jpg[/img]

Yazar bu noktadan sonra yaşadığı bazı üzücü ve sevindirici anlarını klavyeden monitörlere dökerek ana konuyu saptırmak istemiyor. Bir ara resimler falan ekleyip imla düzeltmesi yapacakmış ama böyle söz verdi. (azıcık sözünü tuttu sanırım)

Creator
Üye
  Marvel hayatımıza yapıştı yapışmasına ama benim sadık yarim DC Comics'miş bunu anladım.

  Hani olur ya etrafınızda pervane olan neşeli bir insan, mutlu eder, gülümsetir. Hah o işte Marvel. DC ise geceleri düşüncelere dalıp giden, Marvel tüm neşesiyle birşeyler paylaşırken uzaktan hafif kıskançlıkla, kalbi kırılmış ama mağrur bir şekilde size bakandır. Bambaşkadır, bir utancını yenebilse sizden daha kraı yoktur.

  DC denilince akla ne gelir? Tabi ki Süperman gelir(Smallville'i falan geçelim). Halbuki Batman'i vardır, Lantern'i vardır, varoğlu vardır. Biz pek bilmeyiz ama destesi geniştir DC'in. Pekiii nereden bulsakta tanışsak bu utangaç DC ile? En uygun yolu çizgi roman ya da çizgi filmleriyle haşır neşir olmak. Hemen dudak bükenler olabilir çizgi film çocuklar içindir diye. DC'de öyle bir olay yok.

  Demin bir çizgi film kanalında DC'nin Süper Kahramanlar'ına(orjinal adı Justice League) denk geldim. Orjinal sesini açıp iki bölümüne kesintisiz izledim. Bölümlerin ikiside konu namına birşey katmayan klasik, "Marvel kahramanının baş düşmanı pusu kurar sonra onu döverler", tarzında değil çok daha derin yapımlardı. Reklam yapmayı canım çekti nedense, biraz anlatayım. Örnek vermek gerekirse; gelecekteki kahramanlar, bizim elemanlardan üçünü kendi zamanlarına yardım etmesi için getirirler. Bölümü ilginç kılan nokta ise gelecek kayıtlarında 3 kişi geleceği ama geriye sadece 2 kişinin dönebileceğinin yazılı olması. Kim ölecek kim kalacak diye merak ede ede izledim açıkçası. Numaraya falan başvurup mızıkçılık yapmamışlar birde(bu kadar spoiler yeter).Diğer bölümde ise başka bir kahraman, içinden kaçan "nefret yönü"yle savaşırken çarpışmanın asıl nedeninin gelecek ve geçmiş dahil binlerce yıla yayılmış aşk üçgeniyle ilgili olduğunu anlayarak dumur denizlerine doğru akıyor. Sırf iki bölüm bile çok ilginç bulmama yetti.

[img width=600 height=450]http://www.dccomics.com/media/desktop_patterns/Justice_League_of_America_12_800x600.jpg[/img]

  Ben bu çizgi seriye hasta oldum açıkçası. Kahramanların tehdit unsuru olup olmadığının tartışıldığı, sürekli değişen bir atmosfer ve her bölümde başka kahramanlara odaklanması serinin ilgi çekici yönlerinden bazıları. İzleyin, izleyin ve izleyin.

  Sırf bu seri hakkında konuşmak gereksiz aslında. DC'de genel olarak iş var. Superman'i klasik kabul edelim, saygıyla geçelim. Ama Batman dediğimiz zaman, Tim Burton çekimi orjinal ötesi filmleri ve hiçte fena olmayan yeni çevrim filmini hatırlayalım. Sırf filmlerin kendisi bile birçok orjinal karakterle dolu. Penguen ve Kedikadın desem yeterli aslında. Batman çizgi romanlarıda, tımarhanelik karakterleriyle büyüklere hitap eden enteresan çizimlerdir. DC reklamsız diye küçümsemeyin ve bence şans verin.


[img width=600 height=450]http://www.dccomics.com/media/desktop_patterns/Countdown_51_800x600.jpg[/img]

  Ben reklamını yaptım ücretimi beklerim :/
Night EagleNight Eagle
Üye
DC her zaman Marvel'dan daha derin olmuştur zaten. İşi tadında bıraktıkları için de her karakteri saygıyla hatırlanır.

Bu arada, "Tolkien Orta Dünyası'nın birebir karşılığı olan dünya haritası çizmek mümkün müdür?" sorusuna ise; "Evet mümkündür, lakin çizilen harita kişisel yargılar ve varsayımlardan öteye, Tolkien'in zihnine ulaşamayacaktır" şeklinde bir yanıt verebilirim:

[img width=150 height=165]http://img340.imageshack.us/img340/5198/01eq8cv3.th.jpg[/img]

discussioncontroller