Komünizm vs Faşizm
LovermanLoverman
Üye
Yazacaktım. Ben yazınca ortam geriliyor. Takip ediyorum burayı, elimde kahvem. Kapitalizm olmasa bu kahvenin de tadı çıkar mıydı ki yahu. = P

Bir zamanların sosyalistleri yeni dünya düzeninde kapitalist. Ama o 68 kuşağı, şanlı kuşak köşeleri kapmış, kusursuz bir kapitalist tavır sergilerken gençleri de sosyalizm öğretisiyle besliyorlar.

Türkiye'de işler harbi çok güzel, diyorum ve sizi bölmeyerek izlemeye devam ediyorum.
DarkTemplarDarkTemplar
Üye
Güzel yazı ve güzel çizilen bir konu.
Sosyalizm kapitalizmi boşverin anarşi forever =D
shakeit
Üye
ben sol görüşlü öğrencilerin çoğunlukta olduğu bi kampüste ben milliyetçiyim desem solcular beni linç etse bu onları komünist mi yapar faşist mi :pinch:
S.Freud
Üye

ben sol görüşlü öğrencilerin çoğunlukta olduğu bi kampüste ben milliyetçiyim desem solcular beni linç etse bu onları komünist mi yapar faşist mi :pinch:



Eğer bir komünist gerçekten komünistse, sen milliyetçiyim dediğin için seni linç etmez.
shakeit
Üye

ben sol görüşlü öğrencilerin çoğunlukta olduğu bi kampüste ben milliyetçiyim desem solcular beni linç etse bu onları komünist mi yapar faşist mi :pinch:



Eğer bir komünist gerçekten komünistse, sen milliyetçiyim dediğin için seni linç etmez.


ama kendini komünist zannediyorsa ve bu şekilde davranıyorsa bilinçsiz komünistler diyelim aslında birer faşist olmuyorlarmı?
cocoldplay3
Üye
"Faşizmde toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de iktidarın dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorlanır. Hakim görüşe zıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece hakim düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların ne kadarının somut olarak uygulamaya geçirildiğiyle doğru orantılıdır."

Kısacası faşizm, sermayeyi elde tutanın, kendi ideolojisini yaymak için kurduğu baskı rejimidir. Bu baskıyı sermaye güçlerinin sayesindede gerçekleştirebilir, başka yöntemlerlede. Dolayısıyla her komünist bir faşist olabilir (bknz stalin). Bu cümlemi en iyi anlatan kitap George Orwell'ın "Hayvan Çiftliği" kitabıdır kanımca. Sonuçta Komünizm vd Faşizm birbirinin zıttı tam olarak değildir.

"Eğer bir komünist gerçekten komünistse, sen milliyetçiyim dediğin için seni linç etmez. " bir öngörü olabilir ancak. Çünkü bunu tam anlamıyla yerine getiren bir toplum yoktur. Çünkü komünizmin nasıl getirileceğine ve sürdürülebileceğine dair birden fazla yöntem vardır. Ki bu yöntemlerin hetbirini benimseyen komünistlerde. Birisi silahla devleti, iktidarı ele geçirip tepeden aşşağı komünizmi yaymaya çalışır (ki buda bence faşizmin dik alasıdır) bir diğeride işçinin emeği (tekrar ele geçirip) yöneterek, ele geçirerek kooperatif bir yaşam kurup bunu çevresine yaymasıdır (bkz. Emile Zola - Emek) . Yani alttan üste. Bu ikisininde kendi içinde birçok zorluğu olması ve pratikle teorinin sapması sonucu çözüm sosyal devlet kavramında aranmıştır ki bence buda (en azından bu ülkede) fiyaskodur.
YojimboYojimbo
Mod
Öncelikle, ihtilalci sosyalizmin öznesi olan devrimlerden bahsederken mevcut düzendeki egemen burjuva kültürünü kendimize özne olarak kabul etmemiz, liberal argümanları özgürlük kavramının tezahürü olarak görmemiz anlamsızdır. Ampirik olarak ele alındığında devrimlerin meşrutiyetlerinin ölçütünün legalite olmadığı da açıkça görülür. Keza mevcut sistem, devamlılığını sürdürmek adına elinde bulundurduğu baskı araçlarını kullanmaktan çekinmeyecek, bu anlamda legal olan demokratik mücadele alanlarını elinden geldiğince daraltmaya çalışacak, belli bir güvensizlik ortamı yaratarak baskısını meşrulaştırmaya çalışacak, liberal maskesinin altındaki makyavelist refleksi ortaya koyacaktır. Türkiye'de özellikle 60-70 dönemi sonrasında yükselişe geçen solun darbe yoluyla nasıl tasfiye edildiği ortadadır. Benzer bir şekilde ABD'nin soğuk savaş döneminde komünistlere karşı uyguladığı baskıların ne boyutta olduğunu tarih bilgisi olan bireylere anlatmaya gerek yok. Düzen, piyasa koşullarına göre sıklıkla şekil değiştirecektir, bunun son örneği malumunuz neo-liberalizmdir. Esasında kapitalizm bu açıdan tam olarak bir toplumsal model de değildir, keza kapitalizmde sabit olan tek kavram, -şiddeti değişkenlik gösterebilen- artı-değer sürekliliğidir.

******

Bu bağlamda elbetteki demokratik mücadele alanlarında örgütlenebilmek, kehren de olsa yönetici sınıfını emekçilere bazı haklar vermek durumunda bırakmak önemlidir. Bugün Avrupa'daki sosyal haklar da esasında işçi sınıflarının sosyalist mücadeleri sonucunda büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır. Elbette, diyalektik gereği devrimler belli bir evrimsel sürecin sonuçlarıdır ve bu süreç içersinde sivil toplumda, egemen burjuva kültürünün yerine, proletaryaya ait bir öz kültür yaratmak elzemdir. Demokrasi algısının sandıktan ibaret olmadığının, devletin halktan çekinmek durumunda olduğunun, siyasetinse belli bir sınıfın imtiyazı olmadığının idrakı ancak sivil topluma hakim mevcut stockholm sendromu algısını yıkmakla olacaktır. (Gramsci'nin hegemonya konusundaki çalışmalarına göz atmanızı öneririm.) Fakat, özellikle çokuluslu şirketler üzerinden emperyalist politikalar güden ülkelerin bu kazanımlara birer taviz olarak baktığının da farkında olmak bir o kadar önemlidir. Keza, söz konusu ülkelerin "üçüncü dünya ülkelerindeki" ucuz işçi gücü potansiyelini bir pazar olarak gördüklerini ve artı-değer sömürüsünün inanılmaz boyutlara ulaştığı bu ülkelere dayalı üretim güçlerinden dolayı, kendi ülkelerindeki işçi sınıfına imtiyazlar gösterebildiklerini unutmamak gerekir. Bu noktada özellikle 21. yüzyılda kapitalizmin kazandığı neo-liberalist yönelimi görmeksizin, enternasyonalist olmayan bir tutumla kapitalizmi ele almak bizi hataya düşürür.

*******

Sosyalizm kavramı -kimilerinin sandığının aksine- Marx'ın icadı değildir, 1840'lı yılarda İngiltere ve Fransa'da kullanılmaya başlanmıştır, hatta Bakunin, Proudhon gibi toplumsalcı anarşistler de kendilerini sosyalist olarak nitelemişlerdir (liberter sosyalizm), fakat 20. yüzyılda gerçekleşen reel sosyalizm deneyimleri ile Marksizm modern sosyalizm algısını domine etmiştir bir bakıma. Websters'in şu sözleri esasında sosyalizm kavramının temel felsefesini genel anlamıya çok sade bir şekilde dillendirmektedir.

"Sosyalizm sosyal organizasyonla ilgili siyasal ve ekonomik teoridir. Sosyalist teorinin amacı, temel üretim araçları ile sosyal dağıtımı demokratik esaslara göre yönetmektir. Sosyalizm aynı zamanda bu teoriye dayanan bir politika ve bir uygulamadır. Sosyalizm rekabet yerine iş birliğini, kar yerine sosyal hizmeti öngörür. Gelirleri ve sosyal imkanları kapitalist duzende oldugundan daha adil biçimde dagıtmayı amaçlar."

Şayet konuya Marksist bir perspektiften yaklaşır, Engels'in Bilimsel Sosyalizm olarak nitelendirdiği toplumsal modeli ve kaynağını bundan aldığı iddiasındaki reel sosyalist deneyimlerini kendimize baz alırsak; diyalektik materyalizmi doğru bir şekilde anlamlandırmak, bu kapsamda devrimlerin de konjönktürlerine göre değişiklik gösteren, kendilerine özgül koşullarının olduğunu anlamak gerekir. Bu noktada kimi ortodoks marksist teorisyenlerin, 21. yüzyılda sosyalizmi eleştirel bir boyutta ele almakta zaman zaman sıkıntı yaşadıkları kanısındayım.


*******

Reel sosyalizm deneyimlerinden çıkarılması gereken dersler olduğu açıktır. Özellikle SSCB deneyimi üzerinden gidersek, bazı noktaların üzerinde itinayla durmak gerekir. Elbette burada yapacağım eleştiriler Gestapo destekli William Hearst, eski İngiliz ajanı Robert Conquest, Franco hayranı Soljenitsin gibi isimlerin tamamen soğuk savaş dönemi ABD propagandası eksenindeki iddialarından farklı olacaktır. Mesleki dürüstlüğe sahip sovyetologları inceleyen arkadaşlar, söz konusu iddiaların ciddi bir bilgi dezenformasyonu ihtiva ettiğinin farkındadırlar zaten. Anakronik bir bakış açısıyla dönemi ele almak, sağlıklı olmayacaktır hiç şüphesiz. Bu iddialara ilişkilin Mario Sousa'nın kapsamlı bir yazısı mevcut, http://www.stalinkaynak.com/antisovyetyalanlar.htm linkinden ulaşabilirsiniz söz konusu makaleye.

Geç gelen edit: Başlığa göz atarken, bu noktada, SSCB'yi benim de, Kronstadt Ayaklanması, İspanya İç Savaşı, Mahnovşçina ve benzeri konularda sıklıkla eleştirdiğimi belirtmem gerektiğini düşündüm. Stalinist biri olmadığımı, -aksine liberter sosyalist görüşlere olan yakınlığımı- yazının ilerleyen bölümlerinden çıkarabilirsiniz zaten, fakat bu durum, Soğuk Savaş sürecinde SSCB'ye yönelik anti-komünist propagandaların ciddi bir bilgi dezenformasyonu içerdiği gerçeğini de değiştirmiyor.

*******

SSCB'nin çözülmesi noktasında bazı sosyalistler bu süreci politbüro içersindeki fikir ayrılıklarına, komünist parti genel sekreterliğine geçen oportunist ve revizyonist liderlere dayandırırlar. Esasında rasyonel açıdan doğru bir argümandır bu, fakat eksiktir. Evet, son derece geniş kapsamlı bir kavram olan sosyalizmdeki toplumsal sosyalizasyonlar son derece kompleks ve hassas bir süreci işaret eder ki, bu süreçte fikir ayrılıklarının yaşanmaması mümkün değildir. SSCB'nin kuruluşu sürecinde dahi Stalin, Troçki, Buharin vs. gibi isimlerin bu ayrılıklarını görürüz. Lenin'in vasiyetinde bu noktadaki endişelerini de görebiliriz. İlerleyen süreçte bu ayrılıklar sürekli gündeme gelmiştir. Örneğin, 82 yılında Andropov yaptığı reformlarla dejenere bir işçi devleti haline gelmeye başlayan SSCB'nin tekrar sosyalist özüne dönmesinde önemli adımlar atmış, halkın büyük desteğini kazanmıştır fakat yalnızca iki sene boyunca genel sekreterlik yapmış, akabinde vefat etmiştir. Akabinde Gorbaçov'un başa geçmesi, Glasnost ve Perestroyka gibi politikaların izlenmesi ile SSCB bir bakıma kendi ipini çekmiştir.

******

Bu noktada kanaatimce yapılan hata, sosyalist bir toplumsal modelin tamamen bürokratların fikir ayrılıklarından dolayı yıkılmasının, daha en başta tabandan-tavana örgütlenme konusundaki bir acizliğin tezahürü olduğunun görülememesidir. Sosyalizmi kabaca üretim araçlarının ve siyasi iktidarın halkın kontrolünde olduğu, sınıfsız bir toplumsal yapı olarak ele alırsak, SSCB'deki bürokrasi elitizminin, lider fetişizminin ideolojik açıdan sosyalizm kavramıyla çeliştiği ortadadır. Ekim Devrimi'nin ilk yıllarında Sovyet (vilayet şurası) yapısının proletaryaya belli oranda doğrudan demokrasi alanı açtığı, proletkult ve rapp gibi politikalarla bir emekçi özkültürünün inşası görülür (ki bu durum enternasyonal ölçekte burjuva egemen kültürü sarsmıştır). Fakat bu süreç pek de uzun sürmemiş, emekçi sınıfının siyasi alandaki etkinliğinin, özyönetim ve katılımcı demokrasi kavramlarının ön plana çıkmasıyla arttırılması, siyasalın toplumsallaştırılması gerekirken; tam aksine proletaryanın öznesi olmadığı, despot bir bürokrasi sosyalizmi algısı doğmuştur. Dolayısıyla SSCB'de bürokratik kirlenmelerin artması sonucu dejenere bir işçi devletinin doğması kaçınılmaz bir hal almıştır. Bir Stalinist olmadığım gibi, Troçkist de değilim fakat Cliff'in SSCB konusundaki "devlet kapitalizmi" tahlili, özellikle Kruşçev sonrası dönemdeki kapitalist restorasyon düşünüldüğünde doğru bir tespittir kanımca.

******

İktidar kavramı noktasında, Liberter Sosyalizm fraksiyonunun -Noam Chomsky ve Bookchin gibi kuramcılarla- tabandan-tavana örgütlenme, özyönetim ve doğrudan demokrasi gibi kavramların üzerine gitmesini açıkçası doğru ve 21. sosyalizmi adına gerekli bir tavır olarak görüyorum (elbette bu görüşler "yeni" değildir, Kropotkin gibi toplumsalcı anarşistler uzun süre önce merkezi otoriteye karşı, özgürlükçü bir sosyalizm fikrini savunmuşlardır). Fakat, konjonktürün getirdiği özgül koşulları ve kapitalizmin şiddetini de bu noktada görmemezlikten gelmemek gerekir. Örneğin; kendi adıma desantralizasyon fikrinin sosyalist sürecin komünizme evrilmesi noktasında önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Fakat yerel yönetimlerin ön plana çıkarıldığı, özyönetimin güçlendirildiği bu fikrin "belli ölçüde" uygulandığı Yugoslavya'nın Tito'nun ölümüyle birlikte ne hale geldiğini de biliyoruz. Josip Broz Tito'nun alttan üfleyerek havada tuttuğu bir kristal küreye benzettiği Yugoslavya, bu nefesin kesilmesiyle gerçekten bir kristal küre gibi parçalanmıştır. Tabi 6 ayrı cumhuriyete ve iki özerk bölgeye sahip "mozaik modeli" Yugoslavya'nın, Tito'nun hayatta olduğu süre boyunca tarihinde belki de savaşsız ve kansız geçen tek dönemi yaşamış olması görmezden gelinmemelidir. Kaldı ki bölge halklarının, döneminde süratle gelişen Yugoslavya'ı özlemle andığını yapılan araştırmalar da gösteriyor. Tabi ki, Tito'nun SSCB ile arasının açılmasından sonra NATO ile yakınlaşıp, sermayeye dönük bazı reformlar yaptığı (pazar sosyalizmi) da bilinen bir gerçek. Yugoslavya'nın dağılmasında bu noktada yapılan hataların payı da hiç şüphesiz yadsınamaz.

******


En nihayetinde, kanaatimce, reel sosyalizm deneyimlerinden çıkarılacak sonuçların başında; karar alma mekanizmasının tabanın elinde olmadığı, toplumsal denetimden bağımsız, bürokrasi elitizmine ve lider fetişizmine dayalı, devlet tahakkümünün kutsallaştırıldığı, despot bir sosyalizm algısının, en nihayetinde bir tür devlet kapitalizmi formuna dönüşmesinin kaçınılmaz oluşu yer almaktadır. Bakunin'in "En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar'dan daha beter olacaktır." ifadesi biraz pesimist gözükebilir kimileri adına fakat haklılık payı olduğu da ortada.

Ben bu noktada; doğrudan ve katılımcı bir demokrasi anlayışı ile şekillenmiş yerel halk meclislerinin, sendikaların, geri çağrılabilir delegelerden oluşan lokal komitelerin ve benzeri özgür örgütlerin konsensüsüne dayalı, işçilerin emeğini yönettiği; tabandan, sınıfsız, ekonomik ve toplumsal katmansız, anti-otoriter, dinamik ve şeffaf bir yatay örgütlenme modelinin, konseyler ağı sisteminin, gerici ve despot bir tahakküm aracı olan devlet organının yerini aldığı, özgürlükçü bir sosyalizm bana çok daha yakın geliyor açıkçası. Luxemburg'un dediği gibi "Tarihsel olarak, gerçekten devrimci bir hareket tarafından işlenen hatalar, en zeki merkez komitesi'nin yanılmazlığından son derece daha verimlidir." (Bu çizgiye yakın olan; Konsey Komünizmi (Pannekoek, Ruhle), Anarko-komünizm (Kropotkin), Kolektivist anarşizm (Bakunin), Anarko-sendikalizm, Otonomist Marksizm (Negri, Hardt), Liberter Sosyalizm (Chomsky, Katarani, Bookchin) gibi fraksiyonlar da ayrıca ele alınabilir elbette. Fakat hali hazırda iyice uzamış olan yazıyı daha fazla sündürmenin anlamı yok :))

******

Küba örneği üzerinde durmakta fayda var. Keza tüm reel sosyalizm deneyimleri içinde belki de en yoğun şekilde dış baskıya maruz kalmış ülke Küba'dır. Ekonomik anlamda -özellikle SSCB'nin dağılması ile daha büyük bir problem haline gelen- ambargo, diğer yandan ABD propagandalarının yarattığı bilgi dezenformasyonu ve doğrudan ABD tarafından finanse edilen terör saldırıları (bkz. Domuzlar Körfezi Çıkarması, Fidel'e CIA tarafından düzenlenen 600'ü aşkın süikast girişmi) göz önüne alındığında, Küba'nın kısıtlı ekonomisi ve zayıf sanayisi ile hala ayakta durabilmesi, ayakta durmakla da yetinmeyip eğitim ve sağlık gibi sosyal konularda dünyanın sayılı ülkelerinden biri haline gelmesi başlı başına takdir edilesi bir direniştir. Bu direnişteki temel faktörlerden birinin Küba'nın örgütlenme modeli olduğunu söyleyebilirim. Elbette tam anlamıyla yukarıda sözünü ettiğim cinsten bir sosyalist modelin Küba'da var olduğunu iddia edemem, fakat sermaye basını tarafından iddia edildiği gibi diktatöryan bir rejimden söz etmek de mümkün değil.

Küba başlığındaki yazımın bir kısmını alıntılamam gerekirse;

-----------

"Öncelikle şu en çok kullanılan; "Dikdatörlük" argümanından başlayalım . Küba dünyada benzeri olmayan bir örgütlenme sistemine sahiptir. İşçi sınıfının %98'i ülkedeki 19 işçi sendikasından birine üyedir ve bu sendikalara üye olmayanlar dahi her türlü sendikal haktan sonuna kadar faydalanabilmektedirler, bunun dışında Kadın Hakları, Üniversite ve Lise Öğrencileri Hakları vs. gibi birçok farklı misyona sahip sendikadan da bahsetmek mümkündür. Bu sendikalar, kapitalizmdeki gibi işbirlikçi sermaye yanlısı liderlerin güdümünde hareket etmemektedirler. Karışmasın... Tüm bu sendikalar ve mahalli yönetimler doğrudan doğruya yatay bir örgütlenme şemasıyla ülke yönetiminde söz sahibidirler. Bu örgütlenmelerin doğrudan demokrasi ile seçtikleri delegelerden oluşan konseyler ağıyla tabandan-tavana bir yönetim sistemi oluşturulmuştur. Tüm delegeler birer "halk memuru" sıfatını taşırlar ve 6 ayda bir yaptıkları tüm harcamaları ve icraatleri gerekli belgelerle birlikte halkalarına açıklamakla mükelleftirler. Halk istediği an, bu delegeleri geri çekme hakkına sahiptir. Ve gelin görün ki, bu "dikdatörlük" rejiminde yıllarca devlet başkanlığı yapmış olan Fidel Castro için de durum farklı değildir. Ne var ki, ABD siyasi propagandasına gore "halkın nefret ettiği" Castro, tüm seçimlerde %95'in altına düşmeyen bir oranla devlet başkanı seçilmiştir. Bu arada, son seçimleri kazanan isimlerin %25’i işçi, yaklaşık %35’i kadın, yine %35’e yakın bir oranı siyahi vatandaşlardır. “Demokratik” ülkemizle gerekli kıyaslamaları yaparsınız artık."

""Tek parti" olayına gelelim; Komünist Parti'yi bir seçim-rant partisi sanarak, esasında kolay yapılabilecek bir hataya düşen arkadaşlar bilmez ki, hiçbir düzeydeki pozisyona aday olmak için parti üyesi olmak koşul değildir Küba'da. Komünist Parti, halkın seçimlere olan katılımını teşvik etmek gayesindedir ve "kanunlarla" hükümetin oluşumuna olan müdahalesi engellenmektedir."

---------

Elbette, özellikle Raul'un başa geçmesiyle yüzü özel sermayeye dönük kimi reformlar Küba'da sosyalizmin geleceği adına bir soru işareti haline geliyor. Diğer yandan, bu tarz geçici süreçlerin de reel sosyalizm deneyimlerinde rasyonel sebeplerden dolayı yaşanabildiğini biliyoruz. Önemli olan Küba'da sınıfsal çelişkileri arttırarak ülke kimyasını bozabilecek bu süreç SSCB'deki NEP politikaları gibi mi, yoksa Perestroyka gibi mi sonuçlanacak? Önümüzdeki süreç bunun cevabını verecektir, özellikle ALBA hareketi ile Küba'nın Latin Amerika'daki yalnızlığı son bulmasını temenni ediyorum.

*****

Şili'de Allende, Venezüella'da Chavez örneklerinde görüldüğü gibi doğrudan doğruya seçimle başa gelen ve emperyalizme ve neo-liberalizme karşı halkçı politikalar izleyen, sosyalist liderler de olmuştur elbette. Fakat Allende'nin ABD destekli bir darbe ile indirildiğini ve yerine dikdatör Pinochet'in geçirildiğini, benzer bir şekilde Chavez'in de 2002 yılında CIA'in finanse ettiği bir darbe ile -iki günlüğüne de olsa- yerinden edildiğini unutmamak gerekiyor. Gerçek anlamda bir devrimcinin, karşı-devrimciler ve oligarşik işbirlikçilerle ihtilafa düşmesi kaçınılmazdır.

Elbette Chavez, Allende'den daha şanslıydı, Barrio'lardan inen milyonlarca emekçi tarafından tekrar başa geçirilmiştir kendisi keza. Chavez bu sürecin sonrasında %94'e yakın oy alarak görevine devam etmiştir. 21. yüzyıl sosyalizmi söylemiyle ve Latin Amerika'daki anti-emperyalist Bolivarcı ALBA hareketine Fidel ile birlikte ön ayak olmasıyla dünya siyasetinde önemli bir lider haline gelmiştir (Elbette, Latin Amerika'daki sosyalist hareket Venezüela ve Küba'yla da sınırlı değil, Evo Morales de Bolivya'da önemli reformlar yapmakta.) Bu süreçte ABD'nin anti-Chavez propagandası şiddetini giderek arttırmaktadır.

BBC "tarafsızlığı" ile ilgili bir makale;
http://haber.sol.org.tr/medya/iste-bbc-tarafsizligi-haberi-21680

RCTV'nin kapatılması konusunda bir makale;
http://bianet.org/bianet/medya/97332-rctvnin-kapatilmasi-hakkinda-yedi-gercek

******************

Artı-değer sömürüsü üzerinden kar gütmek, kapitalist iktisadi model içersinde, liberal makyajlamalarla, burjuva egemen kültürünün baskısı altındaki toplumlara bir "özgürlük" olarak empoze edilmektedir. Haliyle, sosyalistler de aniden "özgürlük düşmanı" olurlar. Liberallere göre, bireysel özgürlüklerin maksimizasyonu; eşit ve özgür bireyler arasında gerçekleşecek kontratlarla işleyen serbest bir piyasa ekonomisi ile sağlanmaktadır. Oysaki iktisadi olarak sınıfsal çelişkiler üzerine kurulu bir sistemde, proletaryanın özgür iradesiyle karar verebileceği eşitlikçi sosyal koşullar zaten mevcut değildir, kapitalizmde özgür olmanın tek koşulu yüksek bir gelir seviyesine sahip olmaktır (bkz. para her kapıyı açar) Aksi takdirde "özgür iradenizle" kontratı imzalamaz ve yine aynı "özgür iradenizle" açlıktan ölürsünüz. Bir de fırsat eşitliği argümanı vardır ki, bu konuda yorum dahi yapmak istemiyorum artık :) Sosyalizm, özgürlüğün ancak eşitlikçi ve katılımcı bir toplumda anlam ifade edeceğinin bilincinde olma durumudur kısacası. Burada spesifik olarak mülkiyet ilişkilerinden bahsetmekteyim. Keza, yukarıda yerel yönetimlerin ön plana çıktığı, doğrudan demokrasi ve özyönetime dayalı bir sosyalizm anlayışına sahip olduğumu belirtmiştim.


******

Diğer yandan Zapatista hareketi gibi iktidar konusunda Jakoben ve ihtilalci anlayıştan tamamiyle farklı bir yaklaşıma sahip, otonomist, post-modern devrim olarak nitelenen hareketler de mevcut tabi. http://oyungezer.com.tr/forum/109-tarih-a-siyaset/992406-ezln-qya-basta-viva-zapatistaq linkte kendilerinden bahsetmiştim vakti zamanında.


EDIT:

Uzun olmuş sanırım biraz (!?) ;)
MaraudeRMaraudeR
Üye
Yojimbo'nun söylediklerine büyük ölçüde katılmakla ve bu ve bunun gibi konularda benzeri şeyleri şahsen yazmış olmakla birlikte birkaç ekleme/düzeltme/eleştiri yapmak istiyorum.

bürokrat sınıfının

Burada "sınıf" tabirini gelişi güzel, dikkatsizce kullanmış olabilirsin; ancak senin de, sanırım, kabul edeceğin üzere Marksist sınıf analizinde "bürokrasi" diye bir sınıf olamaz. Bürokrasi sınıf değil, katmandır. Çoğu Troçkist'in SSCB hakkında değerlendirmelerinde bürokrasiyi ayrı bir sınıfmışçasına ele alarak yaptıkları idealist tanımlamalara benzemiş bu.

dejenere bir işçi devleti

Bu deyim de, Troçki'nin SSCB'ye "kapitalist bir burjuva devleti" diyemediği için ürettiği ne idüğü belirsiz bir kavram ve Kruşçev sonrası SSCB'yi tanımlamak için yetersiz kalmakta; zira SSCB'nin dönüştürüldüğü devlet kapitalizmin restore edildiği bir burjuva devletidir,(dejenere ya da "normal") işçi devleti değil.

Bir Troçkist değilim fakat Cliff'in SSCB konusundaki "devlet kapitalizmi" tahlili, Kruşçev sonrası dönem için doğru bir tespittir kanımca.

Cliff'in "devlet kapitalizmi" tespiti Kruşçev öncesi SSCB'yi de kapsıyordu ve SSCB'deki ekonomik ilişkilerin karakterinin bilimsel bir değerlendirmesinden yoksundu. Cliff'in "devlet kapitalizmi" tanımı Stalin dönemi SSCB'yi kapsar, o yüzden Cliff'in "devlet kapitalizmi tahlilini doğru bulmak" ama bunu Kruşçev sonrası için geçerli görmek pek mümkün değil gibi :)

Fakat yerel yönetimlerin ön plana çıkarıldığı, özyönetimin güçlendirildiği bu fikrin belli ölçüde uygulandığı Yugoslavya'nın Tito'nun ölümüyle birlikte ne hale geldiğini de biliyoruz. Josip Broz Tito'nun alttan üfleyerek havada tuttuğu bir kristal küreye benzettiği Yugoslavya, bu nefesin kesilmesiyle gerçekten bir kristal küre gibi parçalanmıştır. Tabi 6 ayrı cumhuriyete ve iki özerk bölgeye sahip "mozaik modeli" Yugoslavya'nın, Tito'nun hayatta olduğu süre boyunca tarihindeki savaşsız ve kansız geçen tek dönemi yaşamış olması da görmezden gelinmemelidir.

Yugoslavya'nın federal yapısı ve Tito'nun "öz yönetimi" bir ve aynı şey değildir. Biri siyasi, biri ekonomik yapılardır. O yüzden ikisini de "yerel yönetimlerin güçlendirilmesi" şeklinde aynı torbaya sokmak yanlış olacaktır. Öz yönetim anti-Marksist bir ekonomik modeldir, halkın ihtiyaçlarını gidermek amacıyla yürütülen, planlı merkezi bir sosyalist üretim biçiminin yerine her üretim biriminin birbiriyle rekabet içinde, halkın ihtiyaçlarını gözeten merkezi bir plana değil, kendi planlarına göre üretim yaptıkları bir üretim biçiminin getirilmesidir. Bu ekonomik modelde üretimin itici gücü de kardır, değer yasası üretimin belirleyicisidr. Her üretim birimi kendi "kar"ı için diğerleriyle rekabet içinde üretim yapar ve bu da bildiğimiz kapitalizmdir. Ama bu, toplumsal mülkiyetin olmadığı sistem Tito'nun değimiyle, sözümona "işçilerin öz yönetimi" oluyor. Pratikte bu sistem, üretim araçlarının, üretim birimlerindeki (mesela bir fabrikadaki) yöneticilerin ve yetkililerin özel mülkiyetinde olmasından başka bir anlama gelmiyor.

Bu nedenlerle Yugoslavya'da "öz yönetim"in uygulanmasının federasyon sistemiyle bir alakası yoktur. Sosyalist SSCB de farklı cumhuriyeylerin oluşturduğu bir federasyondu (ve bunların yanında birçok özerk cumhuriyet, bölge vs. vardı); ancak üretim, merkezi ve planlı bir sosyalist ekonomiyle işliyordu.

bayan

"Kadın" olsa, daha iyi olur. Bu mesajı 8 Mart'ta yazmam da ilginç bir tesadüf olmuş oldu :)

Şili'de Allende, Venezüella'da Chavez örneklerinde görüldüğü gibi doğrudan doğruya seçimle başa gelen ve çeşitli reformlar yoluyla sosyalist iktisadi modeli kurmaya çalışan Marksist liderler de olmuştur elbette.

Chavez ve Allende demokratik ve anti-emperyalist kimliklerinden dolayı desteklenmeli ama sosyalist bir model kurmayı amaçladıklarını iddia etmek hele hele Marksist olduklarını söylemek biraz zorlama olacaktır.

Diğer yandan Zapatista hareketi gibi iktidar konusunda Jakoben ve ihtilalci anlayıştan tamamiyle farklı bir yaklaşıma sahip post-modern devrim olarak nitelenen hareketler de mevcut tabi.

Nam-ı diğer "silahlı reformistler" :)
YojimboYojimbo
Mod
@Marauder

Yazımda üzerinde durmak istediğim nokta, sosyalizmde yalnızca üretim araçlarının değil, aynı zamanda siyasalın da toplumsallaştırılmasının elzem olduğudur. Tabandan-tavana örgütlenmiş bir toplumsal yapı içerisinde doğrudan demokrasinin uygulanmasıyla, desantralizasyon ile yönetimin halkla içselleştirilmesi, katılımcılığı ivmelendiren bu simetrik-yatay yönetim ağı içerisinde proletaryanın komiteler, halk meclisleri, sendikalar gibi özgür platformlar üzerinden siyasi bir aktör haline getirilmesi, karar alma sürecine aktif bir şekilde katılmasının sağlanması gerekir. Şayet sosyalizasyon sürecinde, merkezi yapı ile işçi sınıfı arasında katılımcılık esasına dayalı bu organik bağ kurulamaz ise, Gramsci'nin sivil toplumun kendini düzenleme, işçinin emeğini yönetme yeteneğinin tümüyle gelişimi olarak tanımladığı, devletin tasfiyesi aşaması asla mümkün olamaz ve bürokrasi, makyavelist reflekslere sahip bir devlet kapitalizmi yapısı içerisinde, toplumun karşısında bağımsız ve denetimsiz despot bir güç haline gelerek kemikleşir.

Sınıf tabirini bu yapıyı ifade etmek adına kullandım, Marksist sınıfsal tahlilde bürokrasi kavramının başlı başına bir sınıfı ifade etmediğinin farkındayım.

Cliff bir Troçkist olarak "devlet kapitalizmi" argümanını -tabi olarak- Kruşçev öncesi SSCB'si için de kullanmıştır. Ben ise kapitalist restorasyonun Kruşçev sonrası dönemde daha belirginleştiğini düşünürüm. Bu noktada çelişkili bir açıklama yaptığımı düşünmüyorum.
MaraudeRMaraudeR
Üye
Benim de demek istediğim siyasi gücün konseyler, yerel meclisler, sendiklar vs. aracılığıyla işçi sınıfının elinde olmasıyla ekomik üretimin merkezi bir planlamayla yürütülmesinin karıştırılmaması gerektiği. Zira sözde "özyönetim" gibi ekonomik üretimin planlamasının tek elde toplanmadığı durumlarda (Tito Yugoslavya'sı ve 60'lar sonrası SSCB) kapitalist üretim biçiminin tipik karekteristikleri gözlemlenebiliyor. Bir diğer karıştırılmaması gereken nokta ise "tabandan tavana" derken; devletin örgütlenme biçimiyle, komünist partinin etkin bir biçimde işleyebilmesi için demokratik merkeziyetçi olması gereken örgütlenme biçimi. Bunların farklı şeyler olduğu da gözden kaçırılmamalı.

Cliff'in "devlet kapitalizmi" tezinin Stalin dönemi SSCB'yi de kapsaması onun argümanlarının, kapitalizmin 60'larda restore edildiğini düşünenlerden farklı olmasını gerektiriyor. O yüzden bir çelişki var dedim.
discussioncontroller