Komünizm vs Faşizm
CoraxCorax
Üye
image
ArminOnly!
Üye
sen faşo neye diyiler bilin mi hekim bey?
aha bizim maho vallah faşodur.

-Kemal Sunal
YojimboYojimbo
Mod
Şöyle bir göz atıyordum konuya da, yukarıdaki uzun mesajımda düzenlemem gereken birkaç nokta olduğunu fark ettim, fikirlerimi daha net ortaya koyabilmek adına. Daha önce, SSCB'de Kruşçev dönemiyle birlikte artan bürokrasi elitizminden ve baş gösteren kapitalist restorasyondan bahsetmiştim, fakat bu durumun, Kruşçev öncesi dönemin bütünüyle kendi görüşlerimi yansıttığı anlamına gelmediğini de eklemeliyim.

Daha önce ifade ettiğim gibi; tabandan ve doğrudan bir demokrasi anlayışı içerisinde, görevden geri çağrılabilir, kısıtlı yetkilere sahip delegelerin oluşturduğu komitelerin, halk meclislerinin, işçi konseylerinin, hiyerarşik olmayan, şeffaf ve yatay örgütlenmeleriyle şekillenen dinamik bir yönetim ağına sahip, üreticilerin, üretim araçlarını ve sürecini kontrol ettikleri, yetki paylaşımının katılımcı ve demokratik esaslara göre yapıldığı liberter bir sosyalizm algısına sahibim. Elbette, Rothbard gibi Avusturya ekolünden gelen kapitalist ekonomistlerin yoğun çabaları ile, esasında kökeni 1850'li yıllara, Joseph Dejacque gibi anarko-komünistlere dayanan "liberter" kavramı; günümüzde "devlet kontrolünde olmayan bir serbest piyasa kapitalizmi" şeklinde algılanır hale geldi. Rothbard da bu kavramın içini nasıl boşalttıklarını ""Libertari­ans" had long been simply a polite word for left-wing anarchists, that is for anti-private property anarchists, either of the communist or syndicalist variety. But now we had taken it over." sözleriyle açıkça vurgulamıştır zaten. Rothbard gibi isimlerin bu suni özgürlük algısı, Foucault'un "İnsanlar en etkili olarak kendilerini en özgür hissettiği zaman sömürülür." sözleriyle ifade ettiği gibi, sömürüyü meşrulaştıran bir maskeden farksızdır. Bu noktada, Chomsky, Karatani, Bookchin gibi teorisyenlerin kullandığı "liberter sosyalizm" ifadesinin, bu tarz bir sağ eğilimle karıştırılmaması önemlidir. Tucker'ın ifadesiyle "Sosyalizmin temel iddiası, emeğin kendi sahipliğini elde etmesidir" ve bu ancak her türlü tahakküm aracının yerini, özgür ve simetrik örgütlenmelerin alması oranında mümkün olacaktır.

EDIT: Bu noktada, -başka bir başlıkta da paylaştığım- Chomsky'nin liberteryenizm üzerine yaptığı bir söyleşiden alıntı yapmak istedim. Özellikle üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı bir iktisadi modelin neden özgürlükçü olamayacağını son derece yerinde bir tahlille ifade etmiştir kendisi kanaatimce.

Spoiler:
Man: What's the difference between "libertarian" and "anarchist," exactly?

Chomsky: There's no difference, really. I think they're the same thing. But you see, "libertarian" has a special meaning in the United States. The United States is off the spectrum of the main tradition in this respect: what's called "libertarianism" here is unbridled capitalism. Now, that's always been opposed in the European libertarian tradition, where every anarchist has been a socialist—because the point is, if you have unbridled capitalism, you have all kinds of authority: you have extreme authority.

If capital is privately controlled, then people are going to have to rent themselves in order to survive. Now, you can say, "they rent themselves freely, it's a free contract"—but that's a joke. If your choice is, "do what I tell you or starve," that's not a choice—it's in fact what was commonly referred to as wage slavery in more civilized times, like the eighteenth and nineteenth centuries, for example.

The American version of "libertarianism" is an aberration, though—nobody really takes it seriously. I mean, everybody knows that a society that worked by American libertarian principles would self-destruct in three seconds. The only reason people pretend to take it seriously is because you can use it as a weapon. Like, when somebody comes out in favor of a tax, you can say: "No, I'm a libertarian, I'm against that tax"—but of course, I'm still in favor of the government building roads, and having schools, and killing Libyans, and all that sort of stuff.

The whole thing's not even worth talking about, though. First of all, it couldn't function for a second—and if it could, all you'd want to do is get out, or commit suicide or something. But this is a special American aberration, it's not really serious.



Marx, Proletarya Diktatörlüğü'nü, üretim araçlarının işçi kontrollü bir devletin elinde merkezileştiği -ve esasında aynı devletin tasfiyesi adına gerekli- bir sınıfsal savaşım süreci olarak görür. Marx devletin egemen sınıflar adına bir tahakküm aracı olduğunu ifade ederken şüphesiz haklıdır, fakat söz konusu araç, -bu proletaryayı temsil etme iddiasındaki bir öncü parti olsa dahi- kanaatimce kimin eline geçerse geçsin, doğrudan demokrasiye dayalı yatay örgütlenmeler gibi anti-otoriter ve katılımcı bir perspektife sahip eyleyiş biçimleri masaya yatırılmadığı; siyasi güç, toplumsal iradeden bağımsız ve denetimsiz bir merkezi otoritenin elinde toplandığı müddetçe, kaçınılmaz olarak muhafazakarlaşacak, status quo'yu korumak adına devrimci dinamizmini kaybederek, realpolitik içinde despotlaşacaktır. Merkezi otoritenin oluşturduğu bürokrasi elitizmi, proletaryanın kontrol mekanizmaları üzerindeki hakimiyetinin bütünüyle silikleşmesine sebep olacaktır. Bakunin "En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar'dan daha beter olacaktır." derken, ana fikir olarak esasında doğru bir noktaya işaret etmektedir bu sebeple. Özünde kolektivizm olan bir kavramın, -reel sosyalizm deneyimlerini kendimize baz alırsak- bu denli lider fetişizmine dayalı bir noktaya gelmesi, bir oksimorondan başka bir şey değildir benim açımdan. Anakronik yaklaşım elbette hataya düşürür, dönemin koşulları farklıdır (keza tüm dünyada bir lider kültü hakimdi o dönem) fakat artık bu saplantının üstesinden gelmek gerekiyor. Özellikle, söz konusu olan sosyalizm ise.

PD üzerinden, emek-sermaye çelişkisinin yarattığı sınıfsal yapının ortadan kalkmasıyla, devlet, bir tahakküm aracı olarak anlamsızlaşacak ve tasfiye olacaktır Marx'a göre. Fakat, bu sosyalist süreç içinde, sözünü ettiğim yatay örgütlenme modeli yaratılmaksızın, karar alma mekanizması doğrudan demokrasiyle şekillenen halk komitelerine devredilmeksizin, Gramsci'nin deyimiyle "sivil toplumun kendini düzenleme yeteneği gelişmeksizin" ya da bu gelişimi sağlayacak özgür bir platform oluşturulmaksızın, söz konusu otoriteryan devlet aygıtının kendini tasfiye etmesi, kanaatimce mümkün değildir. Kadir Cangızbay'ın ifadesiyle, bu çizgide bir sosyalist devrim, sonuçları itibariyle komünizmi tam manası ile oluşturabilecek güçte değildir. Bu noktada, Marksizm okumasını kendi görüşlerime daha yakın bulduğum Luxemburg'un dediği gibi, "Tarihsel olarak, gerçekten devrimci bir hareket tarafından işlenen hatalar, en zeki merkez komitesi'nin yanılmazlığından son derece daha verimlidir." Keza, tüm üretim araçlarını mutlak bir otorite ile kontrol eden ve tüm planlamadan sorumlu olan merkezi devlet aygıtı, toplumsal denetimden, simetrik örgütlenmelerden, doğrudan demokrasiden, kısacası "tabandan" izole edildiği ölçüde, kaçınılmaz olarak, bürokrasi elitizminin önünü açacak, bu durumda ihtilalin proleter karakteri silikleşecek ve en nihayetinde ortaya despot bir devlet kapitalizmi yapısı çıkacaktır. Bunun karamsar bir öngörü değil, özünde egemen sınıf karakteristiği barındıran otoriteryanizm kavramının doğal eğilimi olduğu kanaatindeyim.

Henüz devrimin üzerinden dört sene geçmişken; Kronştad'da yaşananlar bu durumun ilk sinyallerini vermiştir esasında SSCB adına. Petropavlovsk kararlarıyla; özgür, adil, şeffaf işçi konseylerinin kurulması, işçiler, köylüler, anarşistler ve sosyalistler için ifade özgürlüğü, serbest sendikal faaliyetler, köylülere, emek kiralamaksızın, kendi araçlarıyla topraklarını işleme ve hayvanlarını yetiştirme hakkının verilmesi, ücretli emek sömürüsüne dayanmayan el işleri üretiminin yasa dışı olmaktan çıkarılması, tehlikeli işler hariç tüm işçiler için ödenen ücretin eşit olması gibi ilkesel derinlik taşıyan ve Ekim Devrimi'nin ruhunu yansıtan isteklerini ifade eden, devrimde büyük rol oynamış Kronştadt'lıların katli vacip görülmüştür Bolşevikler tarafından. Üstelik Kronştad Ayaklanması kanlı bir şekilde bastırılırken, hemen sonra yürürlüğe giren NEP, kar ile çalışan özel şirketlerin önünü dahi belli oranda açacaktır. (Ki NEP sürecinin dönem adına gerekli ya da gereksiz oluşu değil burada altını çizmek istediğim.)

Yine 1921 yılında, Ukrayna'da Avusturya-Almanya birliklerinin kurduğu kukla devletin baskılarına karşı ayaklanan, Beyaz Ordu'ya karşı verdikleri mücadeleyle topraklarındaki burjuva egemenliğine son veren anarko-komünist Mahnovşçina hareketine, karşı-devrimci Wrangel tehdidini ortadan kaldırmalarından hemen sonra sırtını dönüp, bu liberter komünist platformu, üzerinden Kızıl Ordu'yla geçerek yok edecek olan da Bolşeviklerden başkası olmayacaktır. Oysa Mahnovistler, SSCB'ye bağlanmayı reddedene ve Bolşevikler adına işlevselliklerini kaybedene dek kahraman olarak lanse edilmişlerdir Sovyetler tarafından, Kronştadt'lılar gibi...

Stalin döneminde, öne çıkan realpolitik bakış açısı içerisinde, sol muhalefete karşı tahammül iyiden iyiye ortadan kalkmış, tabandan karar alma mekanizmalarının, doğrudan demokrasinin, simetrik örgütlenmelerin siyasal üzerindeki etkinliğinin silikleşmesiyle birlikte, işçi sınıfıyla arasındaki organik bağları giderek zayıflayan ve lider fetişizminin had safhada olduğu despot polis devleti yapısı, tesirini her alanda giderek daha da şiddetli bir şekilde hissettirmeye başlamış, sanat, parti disiplinine dayalı yoğun bir denetim mekanizması altında otonomisini, özgünlüğünü kaybetmiş, tek tipleşmiştir. İspanya İç Savaşı'nda “işçilerin özgürleşmesi bizzat işçilerin eseri olmalıdır” fikriyle yola çıkan, toprağı ve fabrikaları kolektifleştirerek işçilerin ve köylülerin kendi emeklerini yönettikleri comunismo libertario'u belli oranda hayata geçiren (ki Katalonya'daki tüm sanayi işçi özyönetimi altına girmişti), Franco faşizmine karşı mücadelenin fitilini ateşleyen ve bir buçuk milyonu aşkın üyesi bulunan anarko-sendikalist CNT'e karşı mevzilenen de SSCB olacaktır. Stalin, Nazilere karşı, demokratik burjuva devletleriyle kurduğu ittifakı bozmamak adına sürmekte olan bu devrimsel hareketin karşısına geçmiştir. Faşizm kapıya dayanmışken, SSCB'nin uydusu PCE, söz konusu otonomist ve kolektif işçi örgütlenmelerinin arkasında durmaya hiç bir zaman yeltenmemiş; aksine anarşistlerin elindeki fabrika komitelerine, milis birliklerine ve köylü konseylerine saldırmakta bir beis görmemiştir, sol içindeki bu çatışmalar İç Savaş'ta dengelerin faşistlerin lehine dönmesinde oldukça etkili olmuştur.

EDIT: SSCB'nin bölgedeki asıl amacı, doğrudan anarko-sendikalist örgütlenmeleri tasfiye etmekti demiyorum elbette. Liberal bir kapitalizmden yana olan, ve doğal olarak en az Franco'ya olduğu kadar, -bölgede en ciddi işçi muhalefetini oluşturan- CNT'nin otonomist yapısına karşı da mevzilenen Cumhuriyetçilerin yanında, Halk Cephesi üzerinden Franco'ya karşı mücadele etmiştir SSCB.

Sözün özü şudur ki, SSCB, dünyada liberter sosyalist, anarko-komünist, anarko-sendikalist, kısacası, kaba bir genellemeyle, anti-otoriter sol hareketlerin gelişmesine hiç bir zaman sıcak bakmamış, aksine fırsatını bulduğunda benzeri oluşumlara karşı cephe almaktan çekinmemiştir. Bu durumun, Bolşevikler açısından ele alındığında bir çelişki olmadığı söylenebilir elbette. Yazımda SSCB'nin kendi görüşlerimle çeliştiği noktaları ifade ediyorum zaten.

Önceki yazımda da ifade ettiğim gibi; William Hearst basını retoriğindeki anti-komünist soğuk savaş propagandaları ile, Robert Conquest gibi isimler üzerinden SSCB hakkında ciddi bir bilgi dezenformasyonu yaratılmıştır, bunun farkındayım ve tarihsel gerçeklikten uzak, benzeri McCarthyist argümanları bu forumda yeri geldiğinde ben de eleştirdim. Ve evet, Ekim Devrimi tarihsel açıdan önemli, ilerici bir devrimdir, özellikle ilk yıllarında tüm dünyadaki sosyalist hareketler adına bir ilham kaynağı olmuş, o dönemde görülmemiş sosyal refah politikaları uygulanmış, başta sağlık ve eğitim gibi konularda, çok kısa bir süre içerisinde, son derece önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Bugün sözünü ettiğimiz sosyal hakların bir çoğunun ortaya çıkış sebebi irdelendiğinde, SSCB'nin itici bir gücü olduğu yadsınamaz. Soğuk Savaş sonrası dönemde, SSCB'nin çözülmesi ile sosyal devlet kavramının da neo-liberal politikalarla tasfiye edildiği ortadadır. "Kızıl Tehdit"in ortadan kalkması ile kapitalizmin itici gücü olan kar maksimizasyonu daha da belirginleşmiş, verilen sosyal tavizler süratle geri alınmaya başlanmıştır. (Bunu Türkiye'de de derinden hissetmekteyiz.) Yazımda, -kimi açılardan bakıldığında görüşlerimle çelişebilen noktaları bulunan- SSCB deneyimine yönelttiğim eleştiriler, tüm bunları inkar ettiğim anlamına gelmiyor hiç şüphesiz, hayatı siyah ve beyazdan ibaret görmemek gerekir.
Muratvural
Üye
Dikdatorlugun bir sekli, bir hapishane hucresinde olmaktir. Parmakliklari gorebilir, onlara dokunabilirsin.
Diger bir sekli ise, yine bir hapishane kosesinde oturursun ama parmakliklari goremezsin, boylece ozgur oldugunu dusunursun.
- Can Yücel 2008
PeriahPeriah
Üye
Kömünizm ve faşizm temel olarak zaten benzer sistemlerdir sadece elde etmeye çalıştıkları sonuç açısından aralarında farklar bulunur. İki sistemde bireyin özgürlüğünü ortadan kaldırarak daha büyük bir amaç uğruna onları makineleştirmeye (köleleştirmeye) çalışır. Komünizmde birey toplumun beslenmesi için kullanılacak bir araç, faşizmde ise bunun yerine bir ırkı veya milleti koyabilirsiniz. Bu köle bireyde tepedeki birkaç adamın onlar için ayırmış olduğu onu yarı tok tutacak imkanlarla yaşamak durumundadır. İmkanlarını değiştirmek birşeyler başarmak şansı yoktur. Sadece toplumun başındaki kişilerin onun yapmasını istediği şeyleri yaparak yaşayacaktır.

Sonuçta komünizm ve faşizm birbiriyle geçinemeyen düşman kardeşlerden başka birşey değildir...
ryuukryuuk
Üye
157 sayfalık tartışmaya son nokta da konmuş oldu
discussioncontroller