Vampire: The Masquerade - Winds of Gehenna
Eflatun
Üye
Varlığımın kurtadamları tedirgin etmemesine şaşırıyorum. Burada zaman ve mekana durgunluk hakim. Belki de kontrol ibliste olmadığı için bir tehdit olarak algılanmadım. İblis keyifle bir kedi gibi mırlıyor içimde. Şamana doğru heyecanlı adımlarla ilerliyorum. Bir perde var. Şamanın odasından kokular ve tütsüler yayılıyor. Perdenin arkasından bana bir gölge oyunu gibi gelen çalgıcı sureti ayrımsıyorum.  Perde aralanırken suret enstrümanı bırakıyor
Gözlerimin önünde gençliğiyle güzelliği taçlanan, bembeyaz saçlarına rağmen koyu tenli bir kız buluyorum. Suratında çeşitli dövmeler var. Kürklü bir kabile elbisesi giymiş.

Vahşi, ele geçmez güzelliği ne kadar saf... Karlı bir orman bir avcı için ne kadar davetkarsa, öylesine şaşırıyorum.  Neyin saygısızlık olacağını kestiremiyorum.

Kekeleyerek, kolumu gösteriyorum.

-“Yardıma ihtiyacım var.”

Rek'ther arkamdan yaklaşıyor ve kapıda duruyor. Sanki kızı korumak istermiş gibi. Haklı...
Şaman ayağa kalkıp Rek'ther'in boynunu okşuyor.

-“Bana birşey olmayacak, sen merak etme” diyor

-“Kolumu görebiliyorsun. O ( bunu söylerken Rek'ther'i gösteriyorum) yaklaşınca alevlenen şiddeti hissedebildin, değil mi? Bu şey bana hediye edildi, beni kendimden sürgün ederek. Bu şeyi benden alabilir misin? Beni yoketmeden? Çünkü anlayabildiğim tek seçenek kendimi öldürene kadar- bana hakim olacağını anladığımda başka ne yapabilirim ki?- avlanmak. Bana başka bir seçenek sağlayabilir misin?”

-“Rek'ther ile lanetleriniz kardeş. O  sonsuza kadar bu formda kalmak zorunda. Bizim gibi insan haline geçemiyor. Sürekli olarak bir şiddet ve açlık içinde benliği, fakat bununla savaşıyor”

Bana dönüyor.

-"Senin lanetinin bir çözümü yok, ama acın dindirilebilir."

-“Bedeli nedir?”

Hayat bana temkinli olmayı  öğreteli çok oluyor. Yanılmışım. Bana teklif edilen ticaret değil, yardımmış. Çıkarttığı ufak bir kutuyu açıyor ve içinden mavi bir kolye uzatıyor.

-“Bu Rek'ther'e verdiğimin kolyenin kardeşidir. Seni ele geçirmeye çalışanı, senden güvenli bir mesafede tutar. Kendini kontrol etmeni kolaylaştırır yabancı."

Titreyen ellerimle kolyeyi alırken, bana kolyeden daha önemli bir şey vermekte olduğunu fark ediyorum. Güven. Ve karşılıksız.... Dünyanın daha temiz olduğu zamanlara ait bir an armağan ediyor bana. Şamana dönüyorum. Gözlerine minnetle bakarak konuşuyorum.

-“Bir savaş var Şaman. Kaçınılamayacak bir savaş. Ve sen bana bir seçenek sağladın. Şükranlarımı sunarım.”

Kolyeye dokunurken soğuk huzuru deneyimliyorum.

-“Savaş her zaman olduğu gibi kötü şeyler getirecek yabancı. sana burayı terk etmeni öneririm. Sende şeytanın kokusu çok keskin ve barınağın çok az. Yolun açık olsun.”

Başımla selam verip çıkarken Rek'ther'e bakıyorum. Birbirini anlayan iki terkedilmiş ruh. Gene de Şaman bana inandı. Rek'ther beni anlıyor. Tanrı da anlayacaktır. Kolyeyi takıyorum. Dingin idrakım bana buradan uzaklaşmamı söylüyor. Asıl soru, şimdi nereye? Mağaradan uzaklaşıp her şeye uzak bir noktada meditasyon yapmanın doğruluğunu hissediyorum. Cevapları bulmak için. Mağaranın çıkışına doğru ilerlemeye başlıyorum. Kendimi doygun ve huzurlu hissediyorum, hızlı gelişmeler içerisinde hala iç huzurunu koruyabilmem doğru bir durum. Mağaradan inip kilometrelerce düşünceler içinde karda yürüyorum. Kar biraz daha durulmuş gibi, sanki yüreğini taklit ediyor. Bir göl buluyorsun donmuş. Gölün ortasına gidiyorum. Buz tabakası ayaklarımın altında çatırdarken, yırtılmış olan motorcu ceketimi çıkarıp yere seriyor ve üzerine diz çöküyorum. Secde halinde oturuyorum ve ne yapmam gerektiğini anlamak için meditasyon deneyimliyorum.
Eflatun
Üye
Sessizlik...

Geceyle ilerliyorum...

Bu lanet  iç görüşümü güçlendirmiş, dünyanın deneyimlerinin yabancı olma-yabancı olmama açılarının dışında gözlemliyorum. Duru seçimler zihnimde oluşuyor. Ne insanım, ne de iblisim.  İki dünyanın yaratığıyım. Ama hala bu dünya üzerinde durduğumu kavrıyorum. Doğuya baktığımda kader puslu ve bilinmez. Gözlerimi açıyor ve batıya bakıyorum. Los Angeles’ın sureti cehennem kızılı, nefret ve şiddet dolu aurasını yayıyor. Kendi derinlerime baktığımda ise...

Ve her şey netleşiyor

Şimdi bu devasa deneyim içindeki küçücük rolümü anlıyorum. Şimdi suçlanacak bir dünya, bir Tanrı, ya da bir benlik kalmadığını ayrımsıyorum. Şimdi kaderimin net yolunu görebiliyorum. Hayat tek bir kökten farklı duraklara uzayan bir ağaç değilmiş.  Kader, bir çok duraktan nihayete varan bir düzlemmiş... Her şey ne kadar kolaymış.... Yüzümde yorgun ama dinç bir gülümsemeyle doğruluyorum. Batıya, korkuya, dehşete, şiddete, ölüme, kadere gidiyorum. Teslimiyetle Allah’a sesleniyorum.

-“Çünkü bunu gerekirliğini kabul ediyorum."

Kılıcı bana veren iblis olabilir, ama ben onu Tanrı için kullanacağım.

Böylece karın ve buzun arasından anayola çıkıyorum. Kilometrelerce yürüdükten sonra ana yolun üzerinde duran bir araba ve onun önünde sigara içen bir adam görüyorum. Nicodemus. Gülümsüyorum. Gülümsüyor.

-“Bırakmamı ister misin?”

Sessiz barış çağrısın şükranla kabul ediyorum.

-“Sigaran var mı?”

Nico bana sigara paketi uzatıyor ve arabaya biniyoruz. Güneş arkamızda doğarken Los Angeles tabelası bizi karşılıyor.

Yeni bir gün başlıyor.
Roselyn
Üye
[ Nadya, Gece 4 P1 ]

Nadya o gün yorgunluk ve stres içinde yemeğinden sonra bütün gündüz uyudu, akşam üzeri ise kapısının açıldığını fark etti, giren Reverie idi...

"Selam"

Nadya kadının üzerinde bir cüppe olduğunu gördü. "Selam." diyerek kafasını kaldırdı kadın, alnını kaşıdı. "Vay, cüppen yakışmış. Stilistin kim?"

"Komik...benimle gel"

"Nereye gidiyoruz?" dedi yataktan kalkarak.

Kadın Nadya'yı kollarından tutup yürümeye devam etti "Bodruma gidiyoruz"

"Aaah. . . Cüppe, gizemli konuşma tonu, bodrum. . ." Kafasını salladı. "Tamam, kesilip biçilmeye gidiyorum ben anladım. Ama benden iyi kurban olmaz, biliyorsun, bakire falan değilim."

"Kurban edilmeyeceksin"

Bir yandan ikili ana salonun aşağısına inmişlerdi, buradan geniş bir kapıdan geçtiler, 10 dakika boyunca merdiven indiler ve sonunda zindan tarzı bir yerdelerdi..
Burada sedyelerin üzerinde kan ve kesik organlar bulunuyordu
Kesif bir ilaç ve dezenfektan kokusu kan kokusu ile karışmıştı

"Evet, çok ikna edici." diye mırıldandı.
Roselyn
Üye
[ Nadya, Gece 4 P2 ]

Bu garip yerlerden geçip en sonunda çok geniş bir mekana geldiler. Yerde 100 metrelik devasa bir çember vardı, Nadya bir an onun kanla çizilip çizilmediğini merak etti. Reverie onu itekleyerek üstteki üçgenin içine soktu.

"Burda . . .beklemem mi lazım?" gözlerini kırpıştırdı.

"Evet, birazdan Augustus buraya gelecek"

"Pekala. . ." şüpheli tavırlarla etrafını süzdü. "Ne gibi bir işe bulaştım bilmiyorum ama. . . umarım kürkü kurtarabilirim." diye mırıldandı.

Ayak sesleri duyuldu, gelen Agustus’du. Adam yürüdü ve çemberin tam ortasında durdu. "Temiz ve arayış içinde bir kalbin var, bunu biliyormuydun"

"Hayır?" kıkırdadı. "Arayış içinde olabilir belki ama temiz?. . . ı-ıh, sanmam."

"Başta gerçekten anlayamadım, inan ki, yaratıcın kalbini vermiş sana, böyle kusursuz bir yaratım görmemiştim daha önce . İnsan gibisin..."

"İnsan gibi?" Kendini bileğinden çimdikledi. "Başka ne olabilirim ki? Ayrıca, gururum okşandı. İltifatların için teşekkür ederim Sevgili Agustusum."

"Nasıl... Bilmiyormusun?"

Kafasını yana yatırarak meraklı bakışlar attı. "... Neyi?"

Reverie yavaşça ellerini arkadan Nadya'nın vücudunda gezdirdi ve üzerindekileri çıkartmaya başladı.

"Kalbi atıyor..."

Augustus düşünceli bir şekilde Nadya'ya baktı kızı kadının üzerindekileri çıkartırken, "Seni çalıştıran nedir..."

"Beynim ve kalbim? Hani biliyorsun biyoloji derslerinden, kanı pompalar ordan oksijen gelir. . . Enerji üretilir ve ben hareket ederim?" Kafasını kaşıdı. "Bak, gerçekten açık konuşursan minnettar olacağım. Kalbim tabii ki atıyor ne bekliyorsun ki?!"

Reverie kadını soyarken arkasından boynunu öpmeye başladı "O çok güzel...şimdiye kadar bizim yaptıklarımızdan, yüz yıllardır geliştirdiğimiz bütün tekniklerimizin birleşiminden bile daha güzelce yapılmış"

"Kendin bile anlayamadın...O kadar düzgün bir esersin ki...Sen bir Prothean'sın
Roselyn
Üye
[ Nadya, Gece 4 P3 ]

Reverie'yi itekledim ve kaşlarımı çattım. "Şaka yapıyorsunuz değil mi? Taklit insan? Lütfen, yaşadığım onca şey, anılarım ne peki o zaman?" Aldırmadan çemberin dışına doğru bir adım attım. "Siz istediğiniz gibi eğlenin, ben gidiyorum."

Reverie gırtlağından yakaladı Nadya’yı ve geri çekti; kadın kendisinden daha güçlüydü. "Bir yere gitmiyorsun tatlım..."

"Önce bende anlayamamıştım" diye devam etti Augustus "Fakat dün Reverie seninle yalnız kaldıktan sonra farketmiş...içinde Promete'nin ateşi yanıyor.."

Çırpındım. "Madem gidemiyorum ne istiyorsunuz benden?!" diye bağırdım.

"Sen mükemmel bir üretimsin çocuğum, bunu anlayamadın mı hala? Türünün tek örneği..İnsan olmuş bir pinokyo.."
"Senin ruhun var...bu beni Pisha'dan bir puan öne geçiriyor..."
"Onun elindeki insanların hepsi ruhsuz Promethean'lar"
"Sen ise tesadüf eseri...aman tanrım çok heyecanlıyım.."
"Senin vücudunu kullanarak tam anlamıyla bir Goetian çağırabilirim..."
"Resmen ayağıma geldi şans..."

". . . Pisha? Goetian? Ne var ortada bir tür bahis mi?! " çırpınmaya devam etti.

Reverie Nadya’yı kendine çekti ve arkasından sımsıkı sarılıp güldü kahkaha atarak
"Canım...korkma...bundan sonra odamıza gidip oynayabiliriz tekrardan..."

Augustus sesini yükseltti "Çemberin içine sok onu Reverie"

Reverie kadını oraya sürükledi.
Augustus tam o an bir şeyler mırıldandı ve çember bir enerji patlamasıyla sarıldı.
Reverie bunun üzerine kadını bırakıp paniklemeye başladı.

"Baba...ben içeride kaldım..."
"Ne yaptığını sanıyorsun?"

Augustus gülümsedi. "Senin ruhunu katalizör olarak kullanacağım benim salak Reverie'im. Sapıklıklarını tatmin etmekten bıktım usandım, bir işe yara"
Roselyn
Üye
[ Nadya, Gece 4 P4 ]

Reverie çıldırmış gibi bağırmaya başladı.

"OROSPU ÇOCUĞU! BEN KÜÇÜKKEN GECELERİ ANNEM YERİNE BENİ BECERMESEYDİN BELKİ BÖYLE OLMAZDIM"
"AMA AİLEMİZDE ENSEST NORMAL BİRŞEY DEĞİL Mİ?"
"YEMİN EDİYORUM AUGUSTUS, BUNA PİŞMAN OLACAKSIN"

Augustus eline bir kitap alıp bir şeyler mırıldandı.

Nadya ve Reverie'nin vücuduna deliler gibi bir acı şoku geldi.
Nadya çığlıklara boğuldu.
Ve en sonunda vücudu bu acıya dayanamadı ve gözleri kapandı.

İki şekil belirdi kafasında, gözleri açıkmışçasına net görebiliyordu. Ona en yakın görünene doğru uzattı elini.

“ BAEL “

Augustus birden bire bağırmaya başladı.

"Ey ulu Bael! Cehennemin doğusunu kontrol eden yüce iblis! Görünmezliğin hükümdarı! 66 Cehennem zebanisinin komutanı! Kedi kurbağa ve insan formunun kullanıcısı!
Ben Solomon'un anahtarını kullanarak seni çağırıyorum, bu iki kurbanı tek vücutta birleştir ve boyutuma gel!"

Birden bire sırtında bir ağrı oldu; Kanatları çıkıyordu; Yarasamsı kanatlar?!
Ayakları toynaklaştı.
Vücudun sanki Reverie'nin fiziği ile birleşiyordu.
Teni koyulaşıyor ve saçların beyazlıyordu.
Kemiklerinin yeniden şekillendiğini hissediyordu ve bu acı veriyordu.
Bir kaç dakika içinde vücudu yepyeni bir forma kavuştu.

Augustus Nadya’ya baktı.

Herşeyi görüyordu fakat...iradesi bastırılmış gibi, kendisine ait değildi.
Ve sürekli kendisiyle kavga eden bir ses vardı içinde.

Reverie.

[Spoiler= BaeL'in Formu][img width=672 height=900]http://www.anima-gaming.be/factions/samael/artwork/bael.jpg[/img]
CoraxCorax
Üye
Black malikanesi son zamanlarda kalabalıklaşmıştı. Beckett, childe’ı Wendell ve Çingene Abel Los Angeles prensi Christopher Black’in korumasında nispeten güvendelerdi, şimdilik…

Black Strauss ile yaptığı konuşmayı, Abel’in anlattıklarını bir türlü aklından çıkartamıyordu. Son zamanlarda canını sıkan pek çok olay olmaya başlamıştı, görünüşe göre melekler şehri terk etmişti. Şafaktan günbatımına kadarki süreyi çalışma odasında yalnız bir şekilde geçirdi. Bu zaman zarfında günlüğün pek çok sayfası dolmuştu.

“Dişilerin paylaşma duygusu ailesel paylaşma şeklinde başladı – çocuklara bakma, yiyeceğin toplanması, sevinçlerin, sevginin ve acıların paylaşılması. Cenazede ağlamak kadınlardan kaynaklandı. Din, dişilerin bir tekeli olarak başladı; ancak sosyal gücü çok baskın hale gelince onların ellerinden alındı. Tıbbın ilk araştırmacıları ve uygulayıcıları kadınlardı. Cinsiyetler arasında hiçbir zaman tam bir denge olmadı, çünkü güç, nasıl bilginin peşinden giderse bazı rollerin de peşinden gider.”

“Anıların istediğim anda bağlantı kurabileceğim kargaşasından bazı biçimler çıkar. Bunlar, gayet iyi anlayabildiğim bir yabancı dil gibidir. Toplumları savunma/saldırı konumlarına sokan toplumsal alarm sinyalleri, bağıran sözcüklerdir bana göre. Bir halk olarak masumlara yönelik tehditlere ve savunmasız çocuklara yönelik tehlikelere tepki gösterilir. Açıklanamayan sesler, görüntüler ve kokular, sahip olduğumuzu çoktan unuttuğumuz yelelerimizi kabartır. Alarma geçince anadilinize sımsıkı bağlı kalırsınız, çünkü diğer biçimlenmiş seslerin hepsi yabancı gelir size. Herkesçe kabul edilen bir giysi istersiniz, çünkü yabancı bir giysi tehlikelidir. Bu, sistemin en ilkel düzeydeki karşı tepkisidir. Hücrelerimiz hatırlar.”

"Geçmişimizin beşiğinde, emekleyerek değil de ancak sürünerek girebileceğim kadar sığ bir mağarada sırtüstü yatıyorum. Orada, bir reçine meşalesinin titrek ışığında duvarlara ve tavana av yaratıklarını ve insanlarımın ruhlarını çiziyorum. Ruhun görülebilir bir anı için verilen o antik mücadelede kusursuz bir çemberden geriye bakmak nasıl da aydınlatıcı. Tüm zamanlar titreşiyor o haykırışla: "Ben buradayım!" Sonradan gelen sanatçı devlerin verdiği bilgilerle dolu bir akılla bakarım kayalara; kömürle ve bitki boyalarıyla çizilmiş el izlerine ve akıcı kaslara. Sırf mekanik olayların nasıl da çok ateşindeyiz biz! Ve benim anti-sivil benliğim soruyor: "Mağarayı neden terk etmek istemezler?""

“Anarchlar bu sıralar olan olayları bahane edip etkilerini genişletmeye çalışıyorlar. Pöh! Gerillalar hep ne der bilir misiniz? Kendi isyan hareketlerinin ekonomik savaştan etkilenmeyeceğini, çünkü onların ekonomilerinin olmadığını; kendilerinin, devireceklerinin üzerinde bir parazit olduğunu savunurlar. Ancak aptallar ödemeleri gereken bedeli tahmin edemezler. Modelin dejeneratif hataları acımasızdır. Bunun, kölelik sisteminde, refah devleti sisteminde, kastların egemenliğindeki dinler sisteminde bağımlılık yaratan ve bunu sürdüren her sistemde tekrarlayıp durduğunu görürüz. Çok uzun süre parazit kalırsanız bir konak gövde olmadan var olamazsınız. Zavallı çocuklar…”

CoraxCorax
Üye
Çanlar kimin için çalıyor? Bölüm 1

“Black?”

Therese Voerman yatak odamın kapısının önünde duruyor. Onun orda olduğunu bilmem için görmeme gerek yok. Çok uzun zamandır gözlerimi kullandım, ama antik yunan filozofları haklı imiş, duyular insanı yanıltır. Malikane kalabalıklaştıktan beri gözlerimi kullanmaz oldum. Giderek daha fazla kehanet hayali görmeye başladım, öyle ki, 5 dakika sonra bile ne olacağını aşağı yukarı tahmin edebiliyorum.

Therese birazdan odaya girecek, yanıma gelip omzuma dokunacak, acaba ona nasıl davransam? Zaman, iplikler gibi önüme serilmiş vaziyette. Bir iplikte, Therese’e kaba davranıyorum ve söylemek istediği şeyleri söylemeden odadan çıkıyor. Bir başka iplikte nazik ve hayran bir şekilde davranıyorum, nerdeyse sevgi ile. Bu ipliğin sonunda Therese ile yataktayım. Garip…

“Black, konuşmamız lazım”

Kibar davranmayı seçiyorum; bir iplik örülmeye devam ediyor, ötekiler silinip gidiyor zihnimden. 

“Söyle, canım.”

“Açıkçası aldığın bazı kararları tasvip etmiyorum. Özellikle de birkaç Gangrel’i korumak için o başka bir vahşi sürüsü olan Setiteler ile anlaşmak istemen.”

“Dans etmek ister misin?”

“Dans mı? Bu da nerden çıktı?”

Cevap vermeden yatakta doğrulup ayağa kalkıyorum. Odanın kuzey köşesindeki gramafona doğru ilerliyorum ve çalıştırıyorum.

The moon belongs to everyone
The best things in life are free
The stars belong to everyone
They gleam there for you and me

The flowers in spring
The robins that sing
The sunbeams that shine
They're yours, they're mine

And love can come to everyone
The best things in life are free


Birşey diyemeden Therese’i elinden tutup çekiyorum ve dansa başlıyorum. Şarkı bitene kadar dansediyoruz.
CoraxCorax
Üye
Çanlar kimin için çalıyor? Bölüm 2

Şarkı bitiyor, ama elinden tuttuğum kişi Therese değil.

“Joseph? Sen?”

Şaşırıyorum, çünkü bu ipliği daha önceden görmemiştim.

“Merhaba sevgili dostum Christopher.”

Joseph Mengele, Ölüm Meleği. Güzel Şeytan. Döneminin en parlak bilim adamlarından biri. Ama, öldükten 30 yıl sonra, ve en önemlisi benim evimde ne işi var?

Şaşırmakla beraber heyecanlanıyorum, bilinmeyenin verdiği bir heyecan ve korku.

Koridorda ayak sesleri duyuyorum, yalnız değiliz.

“Çabuk, gitmeliyiz! Mossad ajanları peşimizde!”

Beni elimden tutarak nerdeyse sürükleyecek bir şekilde koridora çıkartıyor. Koşmamı söylüyor, nerdeyse yalvararak çıkan bir ses tonu ile. Koşuyorum. Koridorun sonuna yaklaşıyorum, ama koşmaya devam ediyorum. Duvarın içinden geçtiğimde nedense pek şaşırmıyorum, sanki her gün yaptığım bir şeymiş gibi geliyor bana.

Bir sahildeyim. Joseph yanımda, üstünde mayo var, ama sanki benim varlığımdan habersiz gibi. Tarih 7 Şubat 1979. Yer Brezilya. Joseph denize giriyor, onu uyarmak istiyorum ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyor. Joseph açılıyor, ve boğuluyor. Kılımı kıpırdatmıyorum ve bir öğrencim daha bu dünyadan ayrılıyor.

Mossad benim peşimde, sayısını benim bile hatırlamadığım sahte kimlik ve geçmişle, Amerika Birleşik Devletlerine kapağı atıyorum. “Soğuk Savaş”larında, benim bildiklerim onların işine yarayacak. Bunu onlarda biliyor, ve o dönemlerde yeni kurulan bir hükümet bürosunda çalışmaya başlıyorum. ABD’nin içine sızmış Sovyet ajanlarını elimle koymuş gibi buluyorum, bu herkesi şaşırtıyor. Beni hariç. Sanki bütün hayatım boyunca biliyordum bunları.

Gözlerimi kapatıyorum

Gözlerimi açtığımda artık ABD yok. Nerde olduğum hakkında hiçbir fikrim yok. Hastaneye benziyor. Karanlık, soğuk ve ürkütücü. Zihnim ordan kaçmak istiyor şiddetle. Tekrar gözlerimi kapatıyorum.

Gözlerimi açtığımda Hollywood tepesindeyim. Çıplağım. Kutsal ve lanetli olan her şey adına, neden çıplağım? Güneş doğmadan evime, olmadı bir yere sığınmam gerek. Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum.

Koşuyorum…


CoraxCorax
Üye
Çanlar kimin için çalıyor? Bölüm 3

“Black! Black! İyi misin?”

Therese, güzel Therese. Zavallı Therese. Farkında olmadan onun zihnine giriyorum. Güzel bir kız çocuğu, sapsarı saçları var. Uyuyor. Hayır, uyumuyor, numara yapıyor. Odada biri daha var, uzun boylu, kel biri. Therese’in saçlarını okşuyor. Babası.

Babası artık Therese’in başka yerlerini okşuyor. Therese hala uyuma numarası yapıyor. Babası muhtelemen bu numarayı yutmuyor ama çocuk işte, aklı sıra babasını kandırmaya çalışıyor. Tek isteği bu gece rahat bir şekilde uyuyabilmek.

Babası pantolonunu indiriyor. Bu sırada ben artık dayanamıyorum. Nedenini, açıkçası bilmiyorum. Ben başkalarına daha kötüsünü yaptım. Çocukları, gençleri, yaşlıları elimde neşterle parçaladım, bir Tzimisce’nin bile gurur duyacağı şeyler yarattım. Daha ana karnındaki bebekler üstünde bile deneyler yaptım, ama o anda gördüklerim bardağı taşıran son damla idi.

O anda tek istediğim o kel adamı kafasını duvarlara vura vura öldürmek idi. Adama uzandım, ama elimin onun içinden geçtiğini dehşetle izledim. Babası işini bitiriyor, odadan çıkıyor. Therese odada yanlız, kısık bir sesle ağlıyor. Artık yanlız değil, “kardeşi” Jeanette te yanında. Ağlama canım, ağlama.

Yaklaşık 10 sene sonrası. Therese – veya Jeanette – bir ara sokakta. Embrace ediliyor. Sokak oldukça karanlık. Çifte yaklaşıyorum. Embrace eden bir erkek, şık giyinmiş, böyle bir yere uymayan bir tip.

Ben

“Black! Seni lanet olası manyak! Çekil üstümden!”

Artık odamda olduğumu fark ediyorum. Therese’i duvara dayamışım. Bir elim onun göğsünde, dudaklarımda boynunda. Emmiyorum ama.

Öpüyorum.

Benim kadar oda istiyor. Benim kadar onunda buna ihtiyacı var, belkide benden daha fazla. Çocukluğu boyunca acı çekmiş, bütün hayatı boyunca sevgi nedir bilmemiş, zihni tarafından -istemeden de olsa- bir seks objesi haline getirilmiş bir kadın.

Boynunu öpüyorum, öpücüklerim birden Therese’in değişik yerlerinde dolaşıyor. Ellerimde öyle.

“Ahh, Lucy den beri böyle hissetmemiştim.”

Birden Therese kontrolü eline alıyor ve beni yatağa itiyor. Birbirine aşık iki insan gibi soyunuyoruz. Birbirine aşık iki insan gibi sevişiyoruz, tabi buna sevişmek denebilirse.

Sire ve Childe...


discussioncontroller