Vampire: The Masquerade - Winds of Gehenna
CoraxCorax
Üye
Bazen, Therese dahil herkesi geride bırakıp çekip gitmeyi düşünüyorum. Yalnızlık kısa vadede ilgimi çekiyor.  Belki Atlantik’in dibinde bir şehir kurabilirim. Sadece belirli kişilerin yaşayabilecekleri bir şehir. Sanatçıların sansürden, bilim adamlarının saçma ahlak kurallarından korkmayacakları bir şehir. Kendi kişisel servetim bu şehrin inşasını rahatlıkla karşılar. Gene saçmalamaya başladım. Gerçek hayattayım, bir video oyununda değil. Hem zaten  biz Malkavianlar yapımız gereği sosyal yaratıklarız. Uzun vadede işe yaramaz.

Beckett’ın verdiği bilgi doğru çıktı. Gary’ye biraz rüşvet verinde Nosferatular gerçekten çok hızlı çalışıyorlar. Onlardan, kargoyu buraya getirmelerini de isteyebilirdim, ama bu aralar normalden biraz daha fazla paranoyağım. Saat öğleden sonra üç.

Günlüğüme bu satırları karalarken, Abel sevgilisi ile dışarıda, Beckett ve yavrusu odalarında(ne halt yiyorlarsa orda), Therese ise laboratuar girişinde. Bir dakika… Therese’in orada ne işi var?
Aşağı katlara indiğimde aklıma geliyor. Therese laboratuarın giriş kodlarını bilmiyor ki!  E ne işi var orda o zaman? İlginç. Therese bir dolap çeviriyor, üstelik benim haberim olmadan. Son zamanlarda bütün dikkatimi hediyeme yönelttiğimden gayet normal. Neyse, artık hediyemin yeri belli olduğuna göre, biraz rahatlayabilirim. Bırakayım Therese oralarda oynasın. Birazdan yanına giderim.
Pasifik Taşımacılık… Hediyemi nasıl alacağımı planlamalıyım. Açık bir saldırı mı, yoksa Nosferatu ağırlıklı gizli bir saldırı mı? Olmak, ya da olmamak. İşte bütün mesele bu. Therese’in yanına giderken aklımda sürekli savaş planları var. Öyle mi yapsam? Şöyle mi yapsam? Sabbat’ın oradaki gücünü tam olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey, Rıhtımdaki Sabbat tayfasında bir Malkavian olması. Onu etkisiz hale getirebilirim sanırım.

Bodrumdayım. Therese beni gördüğünde gözlerinde korku var. Tıpkı “kurtadam” geldiğindeki gibi. Ama bu seferki korku, biraz, biraz daha fazla. Bir kurtadamla kıyaslarsak, Therese benden daha fazla korkuyor.

-Ne yapıyorsun burada, canım?
-Chris… Ben…
Sadece en samimi anlarımızda bana Chris der. Beni baştan çıkarmaya çalışacak.
-Evet, sen?
CoraxCorax
Üye
-Sen yaramazlık yaptın Therese.
-Chris,  dinle beni!
-Biliyorsun, babalar yaramazlık yapan kızlarını cezalandırırlar.
-Chris, yapma… Lütfen…  Beni dinle… Sadece bir dakikalığına dinle…

Cümlesini bitiremeden hareket geçiyorum. Karşımda bana yalvarırken, ona elimin tersiyle bir tokat patlatıyorum. Yere düşüyor. Yerde savunmasız bir şekilde yatarken hıçkırıklarını dinliyorum.

-Kalk ayağa!

Beraber yatak odamıza çıkıyoruz. Ses yalıtımı en iyi kalite olan bu oda, vereceğim ceza için biçilmiş kaftan.

Yatağa bağladığım Therese’i kırbaçlarken saldırı planımı yavaşça kuruyorum aklımda. Nosferatulara tabi ki ihtiyacım olacak. Ama elimizde tuttuğumuz sokak çetelerini de kullanabiliriz sanırım. Etkili olabilecek kadar büyüdüler. Therese’i akşam üstüne kadar kırbaçlıyorum. Güneş batar batmaz telefonum çalıyor. Numarayı tanımıyorum. Bir telefon sapığım eksikti.

-Ne var?
-Patron, ben Gary
-İğrenç sesinden tanıdım zaten. Neden arıyorsun beni?
-Gelmen lazım patron. Çok acil.
Bana neler olduğunu söyle, bunun aciliyetine ben karar veririm.
-Hani sen geçenlerde embrace için izin almıştık ya senden… işte onunla ilgili.
-Tahmin edeyim, ince-kanlı, değil mi?
-Evet. Hollywood mezarlığına gel. Seni oradan alırız.

Gary kucağıma düştü. Tam anlamıyla taşaklarından yakaladım onu.

Marcus’u mezarlığın dışında bıraktıktan sonra, yavaş yavaş mezarlıkta dolaşmaya başlıyorum. Nosferatular birazdan ortaya çıkar. Ya da çıkmazlar, şu iki goth kız mezarlıkta olduğu sürece. Çok ta gençler, muhtemelen liseye gidiyorlar. Nosferatuların şu anda bizleri izlediklerinden adımın İkinci Tiberius olduğu gibi eminim.

-Hey, bayım!
-Evet, küçük hanım?
-Şey…  bizim biraz paraya ihtiyacımız var da. Eğer senin de bazı şeylere ihtiyacın varsa, anlaşabiliriz. Anlarsın ya…

Gözünü kırpıyor. İğrenç

-Demek paraya ihtiyacınız var. Bende oldukça para var, istediklerimi yaparsınız sizi paraya boğarım.

Kızlar daha da yaklaştılar. Onların nefeslerini vücudumda hissediyorum. Kızlardan biri dudaklarını yalıyor şehvetlice. İğrenç

-Daha önce anal seks yaptınız mı?
CoraxCorax
Üye
Kızları ikna etmek zor olmadı, onları paraya boğacağımı söyleyince. Kızlardan biri pantolonunu indiriyor. Hafifçe çömelip verdiğim “özel” kalemimi anüsüne sokmaya başlıyor yavaş yavaş. Daha önce hiç anal seks veya anal masturbasyon yapmadığını söyledi, ki doğru söylemişe benziyor. Öteki kız biraz şaşkınlıkla izliyor arkadaşını. Kalemin yarısı kızın içine girdi. Kızın arkasına geçip eğiliyorum. Kalemin dışarıda kalan kısmını tutup çeviriyorum, sağa sola oynatıyorum,  sokup çıkartıyorum. Kalemi kızın soktuğundan biraz daha ileriye ittiriyorum ve dışarıda kalan kapağa gizlenmiş ufak bir düğmeye basıyorum.

Öteki kızın yanına gidiyorum. Sıra onda. Ama onun için başka planlarım var.

3...

2...

1...

Öteki kızın anüsündeki kalem hafifçe biplemeye başlıyor. Tam zamanında. Kız şaşkın, bir nevi vibratör sandı herhalde. Biplemeler sıklaşmaya başlayınca ben elimde olmadan gülümsüyorum.

“Sen burada bekle biraz. Biz hemen geliriz.”

Mezarlığın iç kısımlarına doğru ilerliyoruz. Yeterince uzaklaştık galiba. Evet. Geride bıraktığımız kıza bakıyorum, yanımdaki de öyle yapıyor. Biraz tedirgin. Hayır, tedirgin değil, korkuyor. Eh, ben olsam bende korkardım.

Kızın anüsündeki kalem tam zamanında patlıyor. Etrafa et, kan, bok ve kemik parçaları yayılıyor. Patlayıcı kısım kızın anüsünde olduğu için dışarı pek ses gitmedi neyse ki. Yanımdaki donakalmış. Bir tokatla onu yere seriyorum. Yüzüstü yatırıp üstüne çıkıyorum. Cebimden bir deste Benjamin çıkarıyorum, ama sonra çeşit olsun diye Lincoln ve Washington da ekliyorum. Kızın debelenmelerinden bıkınca da saçlarından tutup suratını hızla yere çarpıyorum. Kendimi takdir etmeliyim ki, kullandığım güç ve kafayı vuruş açım öyle mükemmel ki, kızın burnu kırılmakla kalmayıp burundan nefes almasını da imkansız hale getiriyor.

Artık kıvama geldi. Yüzüstü çevirip dizlerimle göğsüne baskı uygulayarak ciğerlerindeki son havayı da boşaltıyorum. Artık sıra “dostlarım”da. Rulo haline getirdiğim banknotları kızın açık ağzından boğazına sokuyorum.

-Ah, sanırım beni yanlış anladınız. Benim “sizi paraya boğarım” dediğimi sandınız muhtemelen. Bilmiyorum, belki de benim hatam, kendimi daha iyi ifade edebilirdim küçükhanım. Ben aslında sizleri “parayla boğarım” demek istemiştim. Ah, kendimi kötü hissettim şimdi. Sende kötü hissettin mi?

Kızın son çırpınışları...

-Başını sallamanı evet olarak kabul ediyorum. Eh, ben kendimi kötü hissettim, sen kendini kötü hissettin. O ZAMAN KENDİNİ İYİ HİSSEDEN KİM SENİ KÜÇÜK OROSPU!
CoraxCorax
Üye
Kız ölür ölmez Gary ortaya çıkıyor. Sırıtıyor kodumun lağım faresi kılıklı vampiri

-Patron... Sen tam bir manyaksın
-Teşekkür ederim, farkındayım. Yürü. Yeterince vakit kaybettim zaten.
-Özür dilerim patron ama gözlerini bağlamamız gerek.
-O pis bezi benden uzak tut Gary.
-Patron lütfen. Zorluk çıkarma.
-Gary. Sen benim gözlerimi bağlasan bile, ben sizin saklandığınız yeri gene de bulurum. Yürü dedim. Canımı sıkmaya başlıyorsun.

Mozolenin içindeki gizli geçitten geçiyoruz. En önde Gary, arkasında ben, benim arkamda da beni uzaktan takip eden daha genç Nosferatular. Geçit giderek alçalıyor, artık dizlerimin üstünde ilerliyorum. Pis solucan bundan zevk alıyor herhalde. En ufak bir gülüşme duyarsam buradaki herkesi geberteceğim.

Tahminimden kısa sürdü yolculuğumuz, sonunda fare inindeyim. Bir zamanların süper modeli Imalia. Yaşarken gayet yetenekli bir hacker olan, ölümüyle yeteneklerini kaybetmeyen Mitnick. Bir zamanlar New York’ta yaşayan, şu anda içinde bulunduğumuz milenyuma girerken aptalca bir şekilde Gehenna’yı durdurmaya çalışan gerizekalı Sabbat’ı engelleyen Samuel. Gerçi yalnız değildi bunu yaparken ama, neyse... Gary’nin Samuel’i yanına alması ilginç.

Gary beni yeni embrace edilenin yanına götürüyor. Onu görür görmez bir ince-kanlı olduğunu anlıyorum. Ne bir vampir, ne de bir insan. Tam bir Nosferatu olmasa da, insan standartlarına göre çirkin.

-Gary?...
-Evet Patron?
-Beni demek bunun için çağırdın. Evet geldim işte. Ne yapmamı istiyorsun?
-Ben... Bilmem? Sen doktor değil misin, yap bişeyler.
-Gerizekalı, bunu nezle gibi bir şey mi sanıyorsun? İki hap alınca vampir mi olacak bu? Bu şey ne bir vampir, ne de bir insan. Güneşe çıkabiliyor mu?
-Evet. Her ne kadar güneş ışığı tenini rahatsız etse de, çıkabiliyor.
-Güzel. Onu bir ghoul gibi kullanın o zaman. Ben gidiyorum. Gary, benimle gel.

Mozeleye geri dönüyoruz.

-Bu kadar mıydı yani?
-Ne bekliyordun ki?
-Bilmem... Açıkçası onu öldürüp bizi cezalandırmanı bekliyordum. Lacroix olsa bunu yapardı çünkü.
-Beni bir daha sakın bir Fransız ile karşılaştırma Gary Golden.
-Tamam, tamam. Özür dilerim. Ceza yok mu şimdi?
-Ceza yok. Ama bir isteğim var. Rıhtımdaki Pasifik Taşımacılık deposu. Orada benim olan bir şey var. Çin’den gelmiş, büyükçene, dikdörtgen şeklinde bir kutu. Onu en kısa zamanda evimde istiyorum. Neye mal olduğu önemli değil. Umurumda da değil.
-Anlaşıldı Patron. Yarın gece sendedir.
CoraxCorax
Üye
Gerçekten de ertesi gece ödülüm evimde oluyor. Aferin Gary’ye. Ama ne yazık ki evime girmek zorunda kaldılar. Birkaç gün güzelim evimi dezenfekte etmekle geçicek.

Şafak sökmeden Therese’i Asylum’a yolluyorum. Abel ve sevgilisi zihinlerinde oluşturduğum bir labirentte hapsolmuş durumda, tıpkı Beckett ve Wendell gibi. Son zamanlarda kullandığım en iyi Dementation disiplini. Ben istemedikten sonra Tanrı bile gelse onları oradan kurtaramaz.

Laboratuarımdayım.

Ödülüm yerde. Basınç kilitleri ile korunan büyük bir dikdörtgen kutu. Kilitleri teker teker açarken git gide daha da heyecanlanıyorum. Neredeyse bir yüzyıl süren uğraşım, birazdan sona ermek üzere.

Bütün basınç kilitlerini açtıktan sonra Onu görüyorum. Bir lahit. Üstünde kenarlarında gözler bulunan büyük bir üçgen var.



Sonunda...

Lahitin kapağını yavaşça kaldırıyorum. Delilik adına! Hayatımda hiç bu kadar heyecanlanmamıştım.

Ah işte... Nasıl da uyuyor zavallı. Tremerelerden saklanmak çok zor oldu herhalde, nerdeyse bin yıldır uyanamamış. Yanımda çalar saat yok ne yazık ki, suratına su dökecek kadar da kaba değilim.

Geriye tek bir şey kalıyor.

Dişlerimi uyuan Methuselah’a geçirirken şimdiye kadar hiç tatmadığım besleyicilikteki kan, içimde dolaşmaya başlıyor.

İçmeye devam ediyorum.

Devam ediyorum.

Devam ediyorum.

Devam...












-Merhaba, Malkav’ın çocuğu.
-Eee... Merhaba?
-Ben Nahum bin Enosh, sonunda buluştuk.
-Sonunda? Yoksa?...
-Evet. Uzun zamandır seni bekliyordum. Seni bekliyorduk.
-Eh, beklettiğim için özür dilerim o zaman. Ama üzgünüm, varması yarım saati geçen siparişler bedava olmuyor ne yazık ki.
-Malkav’ın çocuğu, beni dinle. Embrace inden beri Malkavian Deliliği’ni araştırıyorsun. Ama son zamanlarda, araştırmanı sonlandırdın. Ata’nı hayal kırıklığına uğrattın. O sana bir çözüm bulmanı söylemişti, sen ise bu deliliğe daha da battın, hem de isteyerek.
-Çok ta sikimdeydi.
-En kötüsü, güçlerini kötüye kullandın, kendini Tanrı ile bir gördün.
-Tabi ki güçlerimi kötüye kullanıcam. Biz bu dünyanın kötü adamlarıyız çünkü! Yeniden doğuşumuza sonsuza dek lanetlendik! Cennet bize haram! Sikmişim böyle işi, bende kendi cennetimi yarattım!
-Malkav’ın çocuğu, öfkelenmene gerek yok. Günahların büyük, ama Tanrımızın bağışlayıcılığı daha da büyük. Sana Golconda yolunu öğretmeye geldim.
-Peki ya öğrenmek istemiyorsam?
-Ne yazık ki seçim şansın yok Christopher Black.
CoraxCorax
Üye
Kendimi çok... garip hissediyorum. Kim bilir ne kadar süredir baygındım. Baygınken de acayip bir rüya gördüm sanki, tam hatırlayamıyorum gerçi. Biraz daha dinlenmeye ihtiyacım var, ama içimdeki bir ses bir aynaya bakmamı söylüyor. Ayaklarımı sürüye sürüye laboratuarımdan çıkıp yatak odama gidiyorum. O kadar merdiveni nasıl çıktım, hayret.

Odamdaki boy aynasında kendimi izliyorum. Herhangi bir değişiklik yok...

Alnımdaki üçüncü göz dışında.

O anda her şeyin farkına varıyorum. Binlerce yıl geriye gidiyorum, Nuh Tufanı’ndan hemen sonraya. İkinci Şehir’e.... Nahum bana gözlerini ödünç veriyor, böylelikle efsanevi İkinci Şehir’i olduğu gibi görebiliyorum. Heh, Arikel’in kollarındaki adam Malkav değil mi? Ensest ha, ne piçsin büyükbaba.

Aklım cinselliğe kaydığında Nahum beni “dürtüyor”. Tamam, uslu olacağım. Şimdilik. Ama sonra belki büyükbabamdan birkaç seks tavsiyesi alabilirim, ne dersin?

“Zamanımız yok. Saulot yolculuğundan döndü. Onu görmeliyiz.”

Yüzyıllar önce çıktığı yolculuğu tamamlayan Saulot, İkinci Şehirdeki kindredlar tarafından neşe ile karşılanıyor. Saulot, bu lanetlilerin sahip oldukları en kutsal şey. Neredeyse bir aziz.

“Koskoca Saulot’un bizimle konuşacağını sanmıyorum dostum, bence biz şehri gezmeye devam edelim.”

Zihnimde bir ses yankılanıyor.

-Yanılıyorsun, kardeşim Malkav’ın oğlu.
-Demek ki sen benim amcam oluyorsun. Çok hoş. Daha önce hiç amcam olmamıştı.
-Kardeşim Malkav’ın oğlu, Christopher Black. Beni dinleyeceksin. Birazdan sana söyleyeceklerimi iyi belle. Nahum bana yaptığın her şeyi  bir bir anlattı. Sanırım kardeşim, böyle bir çocuğu olduğu için kendisiyle gurur duyardı. Ama ben... ben utanç duyardım.
-Kusura bakma o zaman.
-Sana bir hikaye anlatayım. Caine Lilith’i terk ettikten sonra dolaşmaya başladı. Bilinmeyen bir süre dolaştıktan sonra, ufak bir köy olan Ubar’da durdu. Orayı sevdi ve orada yaşamaya başladı. İnsanlar onun doğaüstü güçlerini görüp, ona tapmaya başladı. Caine kendini bir Tanrı olarak görmüyordu, ama gene de onlara bunu açıklamadı.

Caine insanlar arasında bir çift gördü. Bu çift birbirine öyle bir aşk ile bağlıydı ki, Caine kendi yalnızlığını fark edip duygulandı. Güçlerini ilk kez iyilik yapmak maksadıyla kullandı, bu çifti embrace etti. Böylelikle çiftin aşkının sonsuza dek süreceğini sanıyordu. Ama yanıldı. Çift, çocukları olamayacağının farkına vardığında umutsuzluktan, güneş ışığında yürüdüler. Caine öyle üzülmüştü ki, aşıklar küle döner dönmez, gökten kan damlaları yağdığı söylenir.

-Çok dokunaklı.
-Çocuk, senin günahların çok büyük. Ama Tanrı’nın bağışlayıcılığı daha da büyük. Nahum sana biz lanetlilerin tek kurtuluş yolunu gösterecek. Bu zorlu yolu yürüyüp, Golconda’ya ulaşmalısın. Her şey buna bağlı...



Tekrar odamdayım. Kendimi “aydınlanmış” hissediyorum. Nahum zihnimin bir köşesine çekildi, dinleniyor. Heh, hiç olmazsa bu 3. göz kapalı olduğunda ufak bir yara izi gibi gözüküyor, şanslıyım.

Golconda ha?

Ne diyim, her şeyin bir ilki vardır.


CoraxCorax
Üye
(Cain)Kafasını kaldırdığında Gabriel karşısında duruyordu, ve ona şöyle dedi:

"Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu. Babamın bağışlayıcılığı bildiğinden çok daha büyük. Şimdi bile affedilmeye bir yol açıldı. Bu yola [Golconda] diyeceksin. Çocuklarına ondan bahset, Çünkü sadece bu yolla yeniden ışıkta yürüyebileceksiniz."
Gabriel Archangel
Üye
Kaç... Kaç... Kaç... diye bağırıyordu zihni deliler gibi ve çingenenin ayakları söylenenlere uyuyor deliler gibi koşuyordu... Ne olduğunu bilmiyordu, labirentimsi bir yerdeydi, malikane, Mary ve diğer herşey birden kaybolmuştu...

Bizden kaçma! diye haykırdı bir başka ses; ama o zihninden gelmemişti, dinlemedi kaçmaya devam etti; bir şeyler peşindeydi onu takip ediyorlardı, silahsızdı ve etrafı tanımıyordu, avantajına çevirebileceği şeyler çok azdı... Birden farketti, normalden hızlıydı, istese bile bu kadar kızlı koşamayacağını biliyordu ama bunu yapan kendi bacaklarıydı her adımını, ayak kaslarının her geriliş ve salınışını hissediyordu; Kaçma! dedi ses tekrar ama yine dinlemedi ve bir uluma yükseldi gerisinden, anlamıyordu... Yoksa anlıyor muydu? Lanet Black bana kanını mı içirdi? diye düşündü; ama hayır şu an olanlar başkaydı, Labirentin sorumlusu Black olabilirdi ama bu kovalamaca başka bir şeydi... Abel bizden kaçma! diye yükseldi aynı ses ama bu defa kafasının içindeydi...

HAYIR! diye hırlarcasına haykırdı çingene ve koşmaya devam etti, kasları geriliyor vücudu deliler gibi adrenalin pompalıyordu, giderek hızlanıyordu, güçlüydü yenilemeyecek kadar güçlü hissediyordu, birşey ruhuna akıyordu, ama sorgulayacak zamanı yoktu kaçmalıydı... Yorgun hissetmiyordu, ne kadardır koştuğunu bilmiyordu ama buna devam edebilirdi, önündeki engelleri zıplayarak aşmaya başladı ve bir dönemeçten sola döndü. Oradan gitme Abel! Hazır değilsin! diye seslendi aynı ses zihninin içinde; ama umursamadı çingene; hızlandı limitlerini zorlayacak kadar hızlandı ve karşısında belirene; ahtapota benzeyen ve tüm dokunaçlarının ucunda keskin dişlerle donanmış ağızlar olan şeye sadece sırıtıyor ve üzerine doğru koşmaya devam ediyordu.
Gabriel Archangel
Üye
Bana gel! Kollarımla sarayım seni! O kadar uzun süredir bekliyorum ki seni hapseden Cainsoyu'na borçlandım. Bilmeden ne büyük bir jest yaptı! dedi ahtapotumsu yaratık şehvetle ve bütün ağızlarından aynı anda... Ama çingene tepki vermedi koştu koştu ve yaratığa doğru sıçradı pençelerini çıkartarak.

Pençelerim mi var! diye şaşkınlıkla ellerine baktı Abel, bir miktar değişmişti, müthiş keskinlikte pençeleri vardı ve iç güdüsel olarak yaratığa saplanıyor ve kesiyorlardı. Yaratığın her çığlığıyla daha çok saldırdı, gelen her dokunaçtan kaçtı ve tekrar saldırdı, saldırdı, saldırdı. Çingene kendisine inanmıyordu, içgüdülerine teslim olmuş, yenilmezliğine inanmış kaptırmış gidiyordu, yaratık artık onu yakalamak için değil hayatı için saldırıyordu ama Çingene duracak gibi değildi, ısırdı, deşti, yırttı. Tıpkı bir...

İtiraf edemedi kendisine, olmamalıydı böyle bir şey... Ama durmadı yaratık cansız bir şekilde yığılana kadar ve sonra kana bulanmış bir şekilde yeniden koşmaya başladı, peşindekiler o dövüşürken yaklaşmışlardı ve onları yeniden atlatması lazımdı. İlk kanı döktün Abel! Kim olduğunu kanıtladın! Bizden kaçma! diye yeniden yükseldi o ses ama Abel daha da hızlandı ileride kırmızı bir telefon kulübesi vardı, iç güdüleri onu oraya yönlendirdi, telefonun üzerinde tek bir tuş vardı. Ve üzerinde "Gabriel" yazıyordu; telefonu kaldırıp tuşa bastı, karşı taraftan "Alo!" sesi geldiği anda telefonun ahizesi boşlukta düşüp sallanmaya başladı.

Takipçiler yetiştiklerinde birbirlerine sadece birisi gülümsüyordu; Yeteneklerini keşfediyor! 
Gabriel Archangel
Üye
Karanlığın içinde hızla çekiliyordu. İnanılmaz bir hızdı bu, yanında bir yıldırım belirdi ve etrafını sardı, hızı artık inanılmaz boyuttaydı ve bir an sonra Romanya'da büyükbaba Gabriel'in tam arkasındaydı. (Phone Travel)

Yaşlı adam inanmayan gözlerle torununa bakıyordu; Sen! Abel! Ama nasıl! Olamaz bu! diye konuşmaya çabalarken Abel daha iyi durumda değildi. Neler oluyor ihtiyar? diye sordu. Yaşlı adam torununa bakıyordu, kanlar içindeydi; Demek sonunda oldu! diye döküldü kelimeler ağzından; Sonunda sende o lane... diye devam ederken sözleri yarım kaldı. Kapı parçalanıp içeri bir kurtadam girerken Abel çoktan pençelere dönüşmüş elleriyle canavara hırlayarak doğru atılmıştı.

Ama 3 metrelik canavardan yediği tek bir sille ile sağ taraftaki camdan dışarı fırlaması bir olmuştu, üçüncü kattan zemine doğru inerken düşünecek bolca zamanı vardı; Neler oluyordu? Bu kurtadamların ne alakası vardı? sonra yaklaşan zeminle birlikte cevap için başka bir boşlukta düşünmeye karar verdi ve bir kaç takla atarak düşüşünü yavaşlattı; Hasar almamıştı ve bir başka soru daha oluşmuştu ancak düşünmeye zaman yoktu kurtadamda kendisiyle aynı yolu takip etmiş parçalanmış camdan duvarıda beraberinde getirerek yere doğru atlamıştı.

Abel yeniden koşmaya başladı, saldırmış ama şamar yemişti, demek ki eski numaralara dönme zamanıydı ve işin güzel tarafı artık bildiği bir yerdeydi; Romanya'da!

Bizden kaçma Abel! diye yankılanırken aynı ses gülümsedi çingene; Gelinde oynayalım pire torbaları!
discussioncontroller