Vampire The Masquerade - Los Angeles by Day
Fool Arcana
Üye
[center][img width=705 height=105]http://img39.imageshack.us/img39/929/56290329.jpg[/img][/center]

Gece yürüyenlerin hikayesi sadece gecenin karanlığı ile sınırlı değildir, her kişinin hikayesi, kendi mitolojisi Tanrı'nın güneşi onlara vurduğu zamanda devam eder. Los Angeles yeni güne başlarken ise bu değişmemişti.

İnsanlar uyanmıştı, gece eğlenenler yatağa gitmişti, kimileri ise...
Gabriel Archangel
Üye
Garip bir geceydi; aradığının izini bulmuş ve karşılığında İhtiyar'ın koleksiyonundan bir parçayı feda etmişti... Ravenesco ve yanında birisi daha; Empire Hotel'de kalıyorlardı. Kadın zaten tehlikeli olacaktı, ama yanındaki de onun gibi ise Abel'in şansı gerçekten azdı.

Bu sabahta Mary'den önce uyandı ve duş aldıktan sonra kahvaltıyı hazırlamaya başladı, herşey hazır olduktan sonra biraz atıştırdı, kız'ın not defterine;

[tt]Biraz şehri gezeceğim, dikkatli ol ve hava kararmadan evde olmaya çalış!

[right][tt]Abel[/tt][/right]


yazdı, dün çaldığı gazeteyi aldı ve evden ayrıldı. Montunu merdivenlerde giyerken gazeteyi dün aldığı yere bıraktığında daha yeni gazete gelmemişti, zaten oldukça erkendi... Apartman kapısından çıkarken bir an eli beline gitti ve silahın orada olduğundan emin oldu, Los Angeles tehlikeli bir yerdi, hep öyle söylerlerdi...

Santa Monica'nın görülecek fazla bir yeri yoktu ve zaten bu mahallede görmesi gereken heryeri görmüştü; ara sokaktan geçti ve Asylum'un yanından taksiye bindi, Downtown'da halletmesi gereken ufak bir işi vardı...

Taksici'ye sadece tek birşey söyledi; Empire Hotel'e...

---

Taksi'den indikten sonra birkaç dakika öylece otelin etrafında, sonunda cesaretini topladığında içeri girdi ve Resepsiyon'a doğru ilerledi. Güzel bir kadın görevli vardı ve önce abel'in giyimini süzdükten sonra; Merhaba! Empire Hotel'e hoşgeldiniz! dedi kibar bir ses tonuyla...

Merhaba güzel bayan! Bir konuğunuzu arıyorum; Bayan Ravenesco Ravnos'u, sizin kadar olmasada oldukça hoş bir bayan ve yanılmıyorsam yalnız değil. Mümkünse kendisine ulaşmalıyım!
diye uygun olduğunu düşündüğü bir şekilde karşılık verdi kadına...

Lord Inquisitor
Üye
Los Angeles Sokakları

Theodore Los Angeles'a geldiği ilk gecede çok farklı bir dünya ile karşılaşmıştı. ABD'de Leopold Sosyetesi çok zayıflamıştı. Bach ailesinden gelen bir avcı kendisiyle tanışmıştı ve üni Avrupa İttifakı'nı bile sarsmış olan Grünfeld Bach'ın kardeşi olan bu avcı, Nicodemus Bach Theodore'un ABD hakkındaki fikirlerini daha derinden sarmıştı. Bu ülke İmanı bile koruyamayacak bir ülke haline gelmişti. İman tek gerçek kurtuluştu ama neden buradakiler bunu göremiyordu?

Ah Avrupa.... Güzel Avrupa, Tanrı'nın gülümsediği diyarlar.... Oysa burası sadece zelil bir diyardı. Theodore iyi biliyordu ki burası arınmalıydı. Arındırmak için savaşacaktı ve savaşarak Tanrı'ya hizmet edecekti.

Theodore tepede ışıyan güneş ışığına bakarak düşündü bir süre. Orada ötelerde Yüce baba bizleri izliyordu. Yaratılan bu kainatta ise Melekler ile Şeytanlar cenk ediyordu umarsızca. Yaratılan harikuladeliğe bakmaksızın kan akıtılıyordu. Theodore da kan akıtıyordu. Akıttığı kanlar lanetli kanlar olsa da biliyordu ki toprak kanla beslendiği müddetçe açan her çiçek de nefretle tomurcuklanacaktı.

Theodore yavaşça etrafında akıp giden insanlara baktı. Kaçı biliyordu? Kaçı Şeytanların burada olduğunu biliyordu? Vatikan çok uzun zaman önce silmişti bu yaratıkları insanların zihinlerinden ve insanlar gerçek karanlığın bururnlarının dibinde olduğunu fark etmeden onları sadece masallardaki kötü karakterler olarak biliyorlardı. Theodore çevresinde akıp giden herkesin gerçekte bir yaratık olabileceği gerçeğini de biliyordu. Ama, vampir değildi. En azında öğle güneşinde değil....

Theodore yürümeye devam etti. Güneş gözlüklerinin ardından insanlara bakıyordu. Hayat adil değildi. Herkeste hayatın farklı rengi vardı. Theodore aynaya uzun zamandır bakmamıştı. Acaba ya kendisi ne haldeydi? Bazen yanından gelip geçen insanlar garipseyerek bakıyorlardı Ona. Theodore neye baktıklarını merak ediyordu, giyim kuşamına mı yoksa başka bir şey mi vardı?

Theodore gece tanıştığı Frank adındaki insanı düşündü bir an... Zor, çok zor olacaktı işi Theodore'nin, çaylaklar Ona göre değildi. Bu karanlıkları daha bu gece öğrenmiş olan bir adamın kendisine yardım etmesi bekleniyordu. İnsanlar için insani hedefler vardı mesela sokaklardaki o pislik çocuk tecavüzcüleri, uyuşturucu satıcıları ve dahası ama vampirler değil, hiç değil.

Theodore saatine baktı. Saat 13.42 gösteriyordu. Nicodemus kendisini bulacağını ve bu gece artık Patriarch kimse Onunla tanışacağını söylemişti. Evet, daha fazla geç kalınmamalıydı. Fazla uzamıştı bile ve daha en başından bir masum insanın hayatın kendisine emanet etmişlerdi. Vatikan'da hayat daha farklıydı...

Theodore etrafına bakındı. Burayı bilmiyordu, gidecek bir yeri de yoktu. Biraz ilerde Bir kilisenin çan kulesini fark etti. Gece çökene kadar Yüce baba ile beraber kalmak yapabileceği en iyi alternatifti. Theodore kiliseye doğru adımlarını hızlandırırken cebinden telefonunu çıkararak Nicodemus'un numarasına mesaj attı:

"Arka Mahalledeki kilisede olacağım. Vakit gelince oradan beni al"

Theodore ardından adımlarını hızlandırıp kiliseye doğru yol aldı. Kiliseye yaklaştığında bu kilisenin Katolik kilisesi olmadığını fark etti daha ziyade galiba Evangelion kilisesi gibi bir hali vardı. Theodore yine de içeri girdi. İçerisi çok boştu. İbadet etmek için gelmiş olan birkaç yaşlı zenci kadın oturaklardan birini işgal etmişlerdi ve çarmıha gerili haldeki İsa heykeline bakarak konuşuyordu. Theodore'nin geldiğini fark etmişe benzemiyorlardı.

Theodore yavaş adımlarla Papazla görüşme bölümüne girdi ve sandalyeye oturdu. Hafifçe bir nefes aldıktan sonra bölmenin kapağını tıklattı. Birkaç dakika sonra kapak sürgüyle açıldı ve ses duyuldu:

"Hoş geldin kardeşim. Anlatacaklarını dinleyebilirim....Günah mı işledin?"

Theodore paltosunu iki yana açarak kavuşturmuş olduğu ellerini açığa çıkardı. Yavaşça ellerini yukarıya doğru kaldırarak ellerine tespih kısmı dolanmış olan o muazzam Katolik Haçı'nı papaza gösterdi. Gümüş işlemeli ve ortasında yakut ve altın işlemeli Vatikan Arması papazın hemen dikkatini çekmişti.

Theodore sadece Papaz'ın anlayacağı şekilde yavaşça konuştu: 

"Sic ego have adeo beatus vestri sinus!"

Papaz dehşetle bakakalmıştı. Gözleri büyümüştü ve karşısındaki güneş gözlüklü adama korkuyla karışık bir saygıyla bakıyordu. Olabilir miydi gerçekten? Gerçekten bir zamanlar anlatılanlar olmuş muydu? Papaz hızlıca dua ettikten sonra aradaki bölmeyi oluşturan kapıyı açarak Theodore'nin karşısında diz çöktü. Biraz zorlanarak ve çatlak bir ses tonuyla Theodore'ye saygısını sundu.

"Mesih kutsasın bizleri. Mesih kutsasın.. Zamanı geldi mi? [Daha sonra bakışlarını Theodore'ye kaldırdı] Est vicis pro alveus bellum?"

Theodore karşısında diz çökmüş ve kapanmış olan Papaza bakmadan adımını atıp iç bölmeye girdi. Tek amacı dua ederek, Tanrı'ya yakarmaktı. Ancak birkaç adım attıktan sonra arkasını dönerek titreyen papaza baktı.

"Deus taneo es"

Theodore daha sonra dua mırıldanarak ibadet odalarına doğru yol aldı.
Gabriel Archangel
Üye
Kadın Abel'e alıcı gözüyle bakmış; Yardımcı olmaya çalışayım Bay...? dedi ve Abel'in dudaklarından kendi ismi döküldü; Abel!

Kadın bilgisayar kayıtlarına bakarken kıkırdayıp; İsminiz güzelmiş... Bayan Ravenesco 5:30'da yanında bir bayla birlikte hızlıca çıkış yapmış ve kendisini arayan olursa yönlendirmemiz için bir telefon numarası bıraktı. dedi ve numarayı kağıda yazıp uzatırken; Başka bir isteğin var mıydı... Abel? diye devam etti.

Abel buradan numarayı alıp uzaklaşabilirdi ama yapmadı; Aslında var güzel bayan, telefon numaranız mesela... ve Bayan Ravenesco'nun  yanındaki kişinin kim olduğu.der ve içten bir gülümsemeyle kadına bakarken, resepsiyonist kız; Ah.. tabiki diyip başkabir kağıda kendi numarasını yazıp rujla bir öpüzük izi bırakıp Abel'e uzatmıştı ve Yanındaki kişi adına kayıt yok, tek kişilik oda ayırtılmış, başka bir isteğin? diye soruyu cevapladı.

Abel iki kağıdıda aldı ve kadının kağıda yazmış olduğu Rachel Pallenberg ismini okuduktan sonra ikisinide iç cebine tıkıştırdı; Şimdilik bir isteğim yok Rachel, ama çok yakında seni arayacağımı bil! belki bana şehri gezdirirsin! dedi ve kadın ona Pekala!diyip göz kırptıktan sonra bir kez daha soğuk Los Angeles havasına adım attı, ayaz dondurucuydu ve otobüs durağına doğru ilerliyordu...

otobüsü beklerken durakta unutulmuş bir L.A. Tribune dikkatini çekti, sabah evden çıkarken yenisi gelmemişti henüz. Otobüs gelene kadar oyalanmak için gazeteyi aldı ve karıştırmaya başladı ta ki bir haber gözüne takılana kadar...

[tt]Ünlü piyanist Ravenelst Einsborough bu gece Los Angeles'ta! Romanyalı piyanistin konserine biletler kapış kapış gidiyor![/tt] 



Bahsi geçeni tanıdığını farketti ama tam olarak çıkartamıyordu, ama biti kanlanmıştı bir kere, o konsere gidecekti... Bu sırada otobüs geldi ve Downtown'a doğru yola koyuldu... Önünde uzun bir gece vardı...



Roselyn
Üye
Part I

Genç kadın o sabah uyandığında sigarası ağzında şok halinde polislerin barını güvenlik kordonu ile çevrelemesini izliyordu. Buz gibi Los Angeles ayazı ile sigarasının duması kadının açık ağzından homojen şekillerde çıkıyor ve açılan gözlerinin ortasındaki siyah göz bebekleri titreşiyordu. İçeriye girdiğinde Confession'ın çok fazla bir hasar almadığını farketti, dans pisti üzerinde bir haç vardı ve çevrede yanıklar. İşin kötüsü yeni işe aldığı genç Rachel'ın vahşice katledilmiş olmasıydı, barının içinde bir yaşamın sönüp gitmesi kadını çok etkilemişti, Rachel gözünün önünden gitmiyordu. Ve bir şekilde orada Rachel yerine o gün kendisi olması gerektiğini düşünmekten kendisini alıkoyamıyordu...
Kadın birden bire bire kendisini bir aracın içinde buldu, aracın ne olduğunu anlayamıyordu fakat kapısını açtığında kan ve cesetlerle dolu uçsuz bucaksız bir deniz üzerinde uçtuğunu farketti, tam arkasını dönemeden birisi onu itekledi ve o uçsuz bucaksız kan denizine doğru düşmeye başladı...

Kırmızı su beline kadar geliyordu fakat çevresi ceset yığınları dışında uçsuz bucaksızdı, oluşan adacıklar ise ettendi...

Sonra birden bire karşısında "onu" gördü, hayatında en önemli yeri olan insanı, onu koynuna alıp dünyanın kötülüklerinden korumuş tek erkeği.

Erkek ona doğru yaklaştı, ikiside kan denizinde çırılçıplaklardı, adam kadınla burun buruna gelene kadar durmadı, nefesini hissedecek mesafeye geldiğinde ise hafif bir gülümseme ile selam verdi.

Nadya hiçbir şey söylemeden bakakaldı adama. Aynı hatırladığı gibiydi; ilk tanıştıklarındaki gibi, ilk seviştiklerindeki ve kollarında öldüğü gibi. Tamam, çevresinde bir kan ve ceset denizi vardı belki, evet bunlar mutlaka hayal olmalıydı,- başka mantıklı açıklaması yoktu-, ama o? Burada, karşısında? Ürkekçe elini kaldırdı ona dokunmak için. Gerçekliğini sorguluyordu gerçek olmadığını bildiği halde.

Adam aynı şekilde elini kaldırdı ve yavaşça kızın suratına doğru yaklaştırdı, yaklaştırırken gülüşü hafif bir sırıtmaya dönüştü, eli yaklaştı yaklaştı, Nadya hareket edemediğini farkettiğinde adamın parmakları kadının gözünün içine girmişti, adam yavaşça gözü göz boşluğundan çıkarttı ve kızın kendisine çevirdi. Nadya şimdi bir gözünden kanlar akarken kendi suratını görüyordu fakat hala gülümsüyordu. Birden bire çevresi kalabalıklaştı, sevgilisi bir tane iken yüzlerce olmuştu sanki, hepsi kadına doğru yaklaştı, hepsi kadının vücudunun bir parçasını koparttı, iç organlarını çaldı, ta ki sadece kadının kafası ve omurları kalana dek, sonunda birisi iç organlarını omuriliğinden ayırdığında sağ göz karanlığa gömüldü...

"Bayan Luminitsa, iyimisiniz?"

Nadya bağıran bir kaç kişi duyuyordu,
"Bilmiyorum birden bire bayıldı 1 dakikadır bu durumda şoktan olmalı"

"Ben. . ." dedi zorlukla genç kadın. "İyiyim.. . .sanırım." gözlerini aralamaya çalıştı. Zaman ve mekanı kavramaya çabalarken yavaş yavaş gördüklerini bilinç altına iteklemeye çalışıyordu. "N. . .neredeyim?"

"Burası Confession, sizin barınız bayan Luminitsa, çok üzücü birşey yaşadınız şok yüzünden bayıldınız sanırım, bir telefon etmek istermisiniz?"

"Yok. . ." dedi kadın kafsını sallayıp, sonra ayağa kalkmaya çalıştı. "Benim.. . kahveye ihtiyacım  var." dedi yarım yamalak. Zaten kimi arayabilirdi ki? Kimsesi yoktu ki. Güvendiği son insanın umrumda bile değildi; ki o da insan değildi zaten. Kendini hiç iyi hissetmiyordu. Kahve. . . Gerçekten kahveye ihtiyacı vardı.
Roselyn
Üye
P II
Adamları arkasında bırakıp etrafına dikkat etmeden en yakın cafeye doğru yürümeye başladı. Bu kaldırabileceğinden fazlaydı artık. O gece orada ölen o olabilirdi, kimbilir belki de o olmalıydı? Ve şimdi en çok ihtiyacı olduğu sırada yanında kimsesi yoktu. Ya o garip. . . rüya? kabus? "Neden?" diye mırıldandı kendi kendine. Ayakları kendiliğinden yolu bulmuştu bile. Adam onu tanımış, tek söz söylemesine gerek kalmadan favori coffee lattesini hazırlamış ve önüne koymuştu bile. Nadya sadece kafasını sallayıp selam verdi, parayı ödedi ve dışarı çıktı. Kendini en yakın banka atarken zihnini boşaltmaya çalıştı. İlk yudumunu almak için bardağı ağzına götrüdü. Bu onu kendine getirirdi.

"Yanınıza oturabilirmiyim ?"

Bunu diyen 30 yaşlarında görünen yakışıklı ve pardesülü bir adamdı, Nadya'nın gözlerinin içine bakıyordu.

Nadya omuz silkti sadece. Otursun ya da oturmasın şu an onun içinbir şey farkettirmiyordu. İstediği tek şey rahat rahat kahvesini içmekti. En fazla kalkıp başka yere giderdi. Kimseyi çekecek durumda değildi.

"Ben Los Angeles Cinayet Bürosundan dedektif Goddard Hawkins"
"Eğer rahatsız etmeyeceksem size bir kaç soru sormak ve öneride bulunmak istiyordum bayan Luminitsa"

Nadya kafasını salladı. "Elbette ki iyi bir vatandaş olarak sorularınızı cevaplayacak ve suçlunun bulunması için gereken herşeyi yapacağım, yüce adaletin yerini bulması için elimden geleni ardıma koymayacağım!" dedi hafif alaycı bir tonda. "Kafam o kadar karışık ki, şu an herşeye açığım." dedi iç çekerek sonra kıkırdadı ve vurguladı. "Herşeye."

"Harika, bakın buraya yapılan saldırı TV'den öğrendiğiniz gibi pek çok yere yapılmış birşey, terörist işi olduğu sanılıyor fakat ben o kadar emin değilim, öncelikle hayatınızın tehlikede olduğunu düşünüyorum, burası rastgele seçilmedi,hedef alınmış noktalardan birisi, bu kişi büyük ihtimal sizdiniz çünkü dükkanlar ve barlar kapandığında olmuş bir olay bu sabaha karşı"

Nadya kaşlarını kaldırdı ve merakla gözlerini kırpıştırdı. "Yani diyorsunuz ki, eğer dün akşam birden bire bir arkadaşımı ziyaret etmeye karar vermiş olmasaydım, o haçın üzerinde yanan ben olacaktım?" Derin bir iç çekip kafasını geri attı, boş elini gözlerine bastırdı ve zorlukla yutkundu. "Ama neden?. . . Neden ben? Yani, benim kimseye bir zararım yok ki?" o sırada iç sesi ise kendi kendine kıkırdadı "Dolandırdığım ve şantaj yaptığım bilmemkaç bin kişi hariç sanırım."  
Roselyn
Üye
P III
"Nedenlerini bilemiyoruz, fakat bir akrabanız varsa onlara gitmenizi veya bir süre arkadaşlarınızda kalmanızı öneririz, gelişmelerden sizi haberdar edeceğiz, şüphelendiğiniz birisi varmı ?"

"Ne yazık ki. . ." Gözlerini adamın gözlerine çevirdi gülümseyerek, alaycı bir gülümsemeydi bu, kendi kendini ti ye alan. "Genellikle böyle şeyleri ilk öğrenen ben olurum, bar işletmenin en çekici yanlarndan biri. Ama bu sefer bunun geldiğini göremedim." Sonra kaşlarını çattı. "Ama kalabileceğim yer?. . . Sanırım bir otel odasından başka çarem yok gibi görünüyor."

"Bir aileniz yok mu?"

"Var ama iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum. Hem muhtemelen iş yerimi ve evimi bulan biri ailemin de yerini biliyordur. Hem. . . ailemle aramın süper olduğunu söyleyemem." gülümsedi. "Belki bardan birilerini kaldırır ve her gece bir başkasında kalırım. Böylelikle izimin sürülmesi de zorlaşır. Haksız mıyım?" bir kahkaha patlattı.

"Buda bir fikir tabii ki..." Adam üzülerek ayağa kalktı , "Gitmem lazım, iş çağırıyor, bu benim kartım lütfen bir sorun olursa arayın"

Nadya kartı aldıktan sonra, "Bu gece sizde kalsam?" dedi şaka yollu, kıkırdayarak.

Adam parmağındaki yüzüğü gösterip gülümsedi,"Çok isterdim fakat..." dedi ve gülümseyerek uzaklaştı.

Nadya gözlerini devirdi. "Tahmin etmiştim zaten." dedi iç çekerek. Hala kahvesi vardı ve kahvesiyle ateşli bir gece geçirebilirlerdi! "Sen ve ben kahve. Ateşli bir geceye var mısın?" dedi karton bardağa bakarak.

Bardaktan cevap gelmemişti...

"Sen de mi? Niyeyse herkes beni terk ediyor." Son yudumu da içip bardağı buruşturdu, yandaki çöp sepetine attıktan sonra kalktı, omuz silkti. "Zaten seni hiç sevmemişim. Sorun kesinlikle bende değil sende kahve. Duygularımla oynadın." dedikten sonra Confessions'a doğru yürümeye başladı. Kendini daha iyi hissettiğine göre işleri gözden geçirebilir ve son duruma bakarak neler yapması gerektiğini bulabilirdi. Bu son olan olay işleri de azaltacaktı. İç çekti.
"Galiba zor günler beni bekliyor." diye mırıldandıktan sonra ıslıkla en sevdiği şarkıyı söylemeye başladı yürürken.
Roselyn
Üye
Herşey bittiğinde Reverie Nadya’yı öptü ve öyle gitti, kapıdan usul bir klik sesi geldi sadece. Zaman sabaha karşıydı, Nadya yorgundu. En azından bu gereksiz aksiyon biraz olsun enerjisini almış götürmüştü.

Mayışmış bir halde yatakta yatıp gerindi, bir süre mırıldanarak yattıktan sonra yataktan kalkıp banyoya yöneldi. Güzel bir duştan sonra çekilecek uyku çekecek ve güne muhtemelen daha iyi başlayacaktı. Güzel biten gece güzel de başlayabilirdi pek tabii.
Duştan çıktığında kapının önüne konmuş bir tepsi yemek gördü. Garipsedi, kapı kolunu çevirdiğinde ise kapının kilitli olduğunu fark etti.

"Ve ben de belki evin tadını çıkarırım diye düşünüyordum!" İç çekip kapının önündeki tepsiyi alıp masaya koydu. Odada bulunan dolabı açıp kurcaladı, “Giyecek bir şeyler vardır herhalde. . .” diye mırıldandı kendi kendine.

Deri bir ceket, deri bir pantolon, beyaz kumaş gömlek, bir çift de deri bir bot buldu. Temiz oldukları için güzelce giyindi. Giyindikten sonra oturup yemeğini yemeye başladı. Bir yandan odayı inceliyor, bütün günü nasıl geçireceğini düşünüyordu.

Yemeği bittikten bir süre sonra kapının kilidini duydu, içeriye bir genç girdi; etrafa bakışından ve kıyafetlerinden evde çalışanlardan biri olduğu belli oluyordu. Tepsiyi işaret etti.

"Heyoo, insan yüzü!" kıkırdadı. "İşim bitti bununla. " dedi tepsiyi itekleyerek.
Genç tepsiyi alıp yavaşça geri çıktı, Nadya’yı süzdü bir yandan çaktırmadan giderken.

Nadya’nın aklından bir an için bu genci kandırıp belki evden kaçabileceği düşüncesi geçti, kilit altında tutulmayı sevmezdi. . . Ama bir yandan düşününce karnı toktu, bu duvarlar arasında güvendeydi. . . galiba. Dışarıda aç açıkta avlanmaktansa en azından güzel bir yerde güzel yemekler yedikten sonra başına ne gelse daha iyiydi.

Hem, daha kötü ne olabilirdi ki?
Eflatun
Üye
Nicodemus benzin almak için arabayı yanaştırıyor. Benzini doldurup lokantaya giriyor ve yemek ısmarlıyor. Ben ise bu sırada benzinliğin marketinden aldığım traş bıçağı ile, benzinliğin tuvaletinde uzayan sakalımı traş ediyorum. Sıra saçıma geliyor. Traş sabununu saçlarıma sürüp kazıyorum. Traşlı başım ve yüzüm bende sade bir ferahlık yaratıyor. İşimi bitirince benzinliğin karşısındaki ikinci el giysi satan dükkana doğru ıssız sokağı adımlıyorum. Dükkanın kapısı açık, sahibi ise görünmüyor.    İçeri giriyorum. Beni soğuktan koruyacak şeylere ihtiyacım var. Dişi-iblislerle döğüşürken umurumda olmayan günlük ihtiyaçlarım-beni insan yapan/içimdeki iblisi uzak tutan şeyler- baskın hale geliyor. Ve ben gündelik şeylere tutunmanın lüksünü yaşıyorum. Açık televizyondan gelen haberler bildik dehşeti tam anlamıyla Amerkan işi bir reyting şovuna çeviren sunucularla dolu. Kıyamet kopuyor ve bütün haber kanalları bunu veren ilk kanal olmak istiyorlar. Meslektaşlarımı özlemişim...

Üstüme siyah boğazlı bir kazak, gri içi yünlü bir iş pantalonu, üzerine gri kapüşonlu bir sweet ve gene siyah rüzgargeçirmez yün/kaşe bir denizci tipi palto alıyorum. Parayı ödemek üzere kasaya yanaşırken artık kazıdığım kafam üşüyor. Koyu, siyah bir bere seçiyorum. Elim için siyah deri  eldivenlerle ihtiyaçlarımı tamamlıyorum. Dükkan sahibini beklemem sonuç vermiyor. Cebimdeki paranın bir kısmını hesaplayarak tezgahın arkasına ufak bir not ve ataçla bırakıyorum. Eski elbiselerimi bir torbaya koyuyor ve sokaktaki çöp tenekesine atıyorum.

Niko yemeğini yerken gelişimi duyup kafasını kaldırıyor. Görünüşüm onda hiçbir değişikliğe yolaçmıyor. Yeni görüntüme alışmak için bir saniye kadar bakıp yemeğine dönüyor. Gerekliliğin adamlarına/kadınlarına özgü halkçıl bir sadelikle, kısaca,

-"Yemeğin soğuyor.", diyor.

Haklı. Yemeğimizi sessizce yiyoruz. Yemekten sonra sigaralarımızı sessizce içeceğimiz gibi.
Gabriel Archangel
Üye
Prens'in Malikanesinin önünde geriniyordu... Hava buz gibiydi, alışılmadıktı ama temizdi, ve Abel'in beyninin temiz havaya fena halde ihtiyacı vardı... Prens'in Ghoul'u Marcus onun için temiz birşeyler ayarlamış ve tüm itirazlarına rağmen dışarı çıkması üzerine eline güzel bir altıpatlar tutuşturmuştu...

Efendisinin deliliğinin birazını almışsa muhtemelen içeri döndüğünde onu silahı ve giysileri aşırmakla bile suçlayabilirdi, herkes çingeneleri suçlardı zaten... Deli bir Ghoul'u da bu konuda suçlayamazdı...

Başına gelenler düşündü... İnanılacak gibi şeyler değildi, ah birde şu garip algılar, beynine enjekte edilen şey muhtemelen hala etkiyordu, zira en ufak ayrıntılara kadar hatırlıyordu. İntikam almalı mıyım?  diye sordu kendisine; Hayır! en azından şimdi değil! Zira karşındakiler sipsivri dişleri olan dişlekler ve en iyi ihtimalle bütün kanını kuruturlar, bir dişleğe çevirirler yada Strauss'un önerdiği gibi bir Ghoul'a dönüştürürler, daha kötüsü şu Frankielerden olma meselesi... diye cevapladı kendi sorusunu ve kıkırdadı, açık açık kendisiyle tartışıyordu.

Başını sağa sola salladı ve Malikanenin bahçesinden çıktı, cebinden yarısı bitmiş bir paket çıkarttı ve bir sigara yaktı... Mary geldi aklına, kızı bir daha görebileceğini sanmıyordu... Güzel ve zeki bir kızdı. Yine başını salladı ve fırtına içinde yürümeye devam etti...
Gabriel Archangel
Üye
Bütün öğleden sonra ve akşam üstü fırtına içinde oradan oraya sürüklendi, ama eline bir kanyak şişesi geçirdiğinde soğuk eskisi kadar etkilemiyordu... Eski paketi bitmiş yoldan bir amerikan sigarası daha almıştı ve hava kararmaya başlıyordu...

Garipti, kendi kendisine pek çok konuda tartışmış ve rahatlamıştı... Bazı şeyleri kendisine hiç itiraf edememişti, ama oturduğu bir mekanda bu tartışmaları sürdürürken pek çok kişi dönüp dönüp bakmışlardı ona... Lanet Black! Ne sapladı beynime? diye homurdanarak ilerlemeye devam etti... Dönmeli miydi? Kaçabilirdi, pek çok yol vardı! Ama hayır, bir intikam meselesi vardı, o kaltağın kıçının tekmelenmesinde ufakta olsa bir rol oynamaya niyeti vardı...

Fırtınanın içinden bir taksi kendisini sarı renkleriyle belli ediyordu. Ağır adımlarla taksiye ilerledi ve araca bindiğinde gerçekten donmak üzere olduğunu anladı. Taksici aynadan ona baktı; Nereye?

Abel bitkin bir şekilde malikanenin adresini verdiğinde adamın mimiklerinde hafif bir değişiklik hissetti, ancak tam motor çalışacakken; Önce Santa Monica Pawnshop'a gideceğiz! dediğinde adam ses çıkartmadan yola koyuldu... Abel taksiciyi tanıyor gibiydi ama emin olamadı... Taksiciyi tanıtan resimli küçük belgede Adamson, C. yazıyordu... Gülümsedi ve boş verdi...

Pawnshop'un önünde durduklarında, Taksimetreyi açık tut hemen geliyorum! dedi ve araçtan inip koşar adım ara sokaktan geçip binaya girdi, Mary küçük evdeydi ve kapıdan Abel girince boynuna atladı... Çingene garipsedi ama fazla belli etmedi...

Birkaç dakika sonra yanında kızla birlikte taksiye geri dönmüşlerdi; kızın yüzünde şaşkın bir ifade vardı... Abel; Black'in Malikanesinin adresini tekrarladığında yakaladı, adamın adres üzerine gerçekten bir fikri vardı ama kurcalamayacaktı... Mary'i büyük bir tehlikeye atıyor olabilirdi, ama daha büyüğünden korumaya çalışıyordu ve ince buz üzerinde yürüyordu ama vampirlerin şu Maskeli balolarına bir zarar vermedikçe o ince buz üzerinde rahatça yürüyecek yeteneğe sahipti Abel...

Mary; Günlerdir yoktun ve şimdide bir aile ziyareti! diye başladığında; Başım beladaydı hayatım ve dayım ve yakın bir dostu beni bu beladan çekip aldılar. Onlarla tanışmanı istiyorum, tatlı insanlardır... Ahh ne tatlı ne tatlı! Ayrıca bir mimari harikası denebilecek bir Malikaneye gideceğiz, eğitimin için hoş olabilir. diye cevapladı Abel...

Yolculuk sona erdiğinde, taksici parayı uzatan Abel'in yüzüne uzunca baktıktan sonra uzaklaşırken. Çingene genç kadına döndü, Tatlım bilmeni isterim ki bu evin bazı kuralları var. bir hiç birşeyin yerini değiştirme, iki yanımdan çok çok gerekmedikçe ayrılma, zira seni tek kıstırırlarsa( bütün kanını kurutabilirler) uzun sürecek çok an sıkıcı bir soru yağmuruna tutulabilirsin ve üç Bodrum'un yanında bile dolanma (zira o manyak sana bir zarar verebilir!) Christopher Dayı bundan pek hoşlanmıyor...

Aç kurtların önüne bir kuzu atmak gibi bir şeydi bu ama dışarıda çok daha tehlikeli şeyler kol gezerken kurtlar daha iyi ev sahipleri olabilirlerdi...

kapı açıldığında; Nasılsın Markus? dedi ve Ghoula göz kırptıktan sonra Mary'le birlikte içeriye girdi...
discussioncontroller