Vampire The Masquerade - Los Angeles by Day
Gabriel Archangel
Üye
Beni tanıyan kişi, sen, şöyle uzun uzun bir bak bana, baştan aşağı. Ne görüyorsun söyle? Hangi zamandan kalma bir adam var karşında? Gözleri ne anlatıyor, nasıl bakıyor kara çukurları? Var mı dudaklarında bir tebessüm? Kaşları çatık mı yoksa? Dinç mi teni, yoksa yürüdüğü yollar gibi çizgi çizgi mi?

---

Pençelerinden damlayan kanı kollarını sert bir şekilde savurarak temizledi. Yere düşen siyah, balçık kıvamındaki sıvı yavaş yavaş buharlaşmaya başladı. Önünde boylu boyunca uzanmış cesede baktı. Etin ve kemiğin küllere dönüşünü, ardından saçlarını savuran rüzgara karışıp kayboluşunu izledi. Gözleri halen küllerin ardında ufukta dolanırken sol kolunu havaya kaldırdı. Karanlığın içinden, adeta onu yırtarcasına büyük bir fırtınakuşu çıktı vekendisi için uzatılmış kola kondu. Keskin ve hızlı bir hareketle başını çevirerek gözleriyle geldiği yönü taradı. Onlara doğru yaklaşmaya başlamış birçok siluet olduğunu fark etti. Kimileri büyük, kimileri küçüktü. Kırmızı, sarı, mavi, yeşil ve daha birçok renkten oluşan göz çiftlerini sayıyordu. Giderek artan, ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi gelen korkunç tablo netleşmeye başladığında heyecanla kanatlarını çırptı.

Ragabash'ın gözleri de gelenlere dönmüştü lâkin sesi çıkmıyordu ve kuş çabasının boşa olduğunu kavramıştı. Havalanan kuş hızla yükselişe geçti. Haberi ne kadar çabuk iletirse, bu acemi delinin Umbra'da sağ kalma şansının da o kadar fazla olacağını biliyordu.

---

Yaşam hiç bu kadar zor olmayacaktı. Ne insanlar, ne kadimler, ne de diğerleri için. Kaderin ipleri hiç bu denli karışmayacaktı. Gökyüzündeki bulutlar hiç bu kadar kararmayacak, volkanlar böylesine sık patlamayacak, depremler bu kadar şiddetli olmayacak, güneş hiç bu kadar yakmayacak, okyanuslar hiç bu kadar kabarmayacak ve toprak hiç bu kadar kanla sulanmayacaktı. Ama onlar doğdu ve değişti her şey.

---

Kuş yükselirken derin bir nefes aldı. Kendi kanıyla sulanmış toprağa ve bir zamanlar farklı olan ellerine baktı. Dağılmış yelesini kanlı elleriyle topladı ve hızlıca saymaya başladı. Sallana sallana geliyordu birkaçı, gölgelerin kendilerini sakladığını zanneden ve saymakla dahi uğraşmadığı bir sürü daha belirdi sonra, kimisi uçarak kimisi koşarak yaklaşan bir güruh daha ortaya çıktı onlar yetmezmiş gibi. Hepsi bu mu? dedi içinden anlamsız gururunun desteğini alıp. Sizleri gönderen her kimse beni gerçekten hafife almış olmalı.

Wyrm dölleri yaklaşmıştı. İlk kanın akması için belki de saniyeler sayılıydı. Gözleriyle hedefini seçti. Onun ardından yöneleceğini ve onun ardından yöneleceğini de. Daha geçenlerde bir Stargazer'ın öğrettiği Kailindo'nun saldırı pozisyonlarından birini aldı. Gözlerini kapattı. Etrafındaki sesleri işitiyordu ama Umbra'da olanlar gerçekten duymaktan çok uzaktı. Derin derin nefes aldı. Nemli rüzgarın tenine dokunuşuna karşı koymadı. Onunla bir olduğunu, dinginleştiğini ve gücü üzerindeki kontrolünü hissetti. Ağzından fısıltı şeklinde bir kelime çıktı.

Gaia!

Rüzgar bir anda durdu. Ufuktaki güneş saklandı. Bulutlar gökyüzünü fethederek soluksuz bir geceyi Umbra'ya taşıdı. Şimşekler, gök gürültüleri ve yıldırımlar bir anda başladı. Göğün her kükremesi, karanlık dolu kalplere adeta korkunun gerçek anlamını işledi. İçlerinden birkaçı ileri çıkmak için yeterli cesareti bulsa da, insanın derisini kaslarından sıyırıp atabilecek bir poyraz onları karşıladı. Bir anda, hiçbir uyarıda bulunmadan ve merhametsizce onlara saldırdı. Karşılarında duran kurtadam bütün öfkesiyle saldırdı.

Karşılarındakinin basit bir garou olmadığını anlayan Wayrmdölleri teker teker savruluyordu. İsteyerek ya da istemeyerek, onun öfkesini üzerlerine çekmişlerdi ve şimdi bunun bedelini ödüyorlardı. Kimileri düşmana ulaşabilmesine rağmen zarar vermekten çok uzak darbeler indiriyorlardı. Karşılarındaki gözlerde göremedikleri karanlık bir nefret vardı. Onlara, yaratıcılarına ve yoluna çıkan herkese karşı duyulan katıksız bir öfke, pençelerinin açtığı yaraları kapatılamaz bir şekilde dağlayan kutsal ateşten farksız bir şekilde ragabashın kalbini dolduruyordu. Her hamlesinde ve her uluyuşunda daha da büyüyen bu duygu patlamasının, bilinçli gözlerden kaçması imkansızdı.

Wyrmsölleri birer birer düşerken, kurt, aralardan kaçmaya çalışanları fark etmişti. Birkaç saniye sonra etrafını saran kalabalığın yerinde yeller esiyordu. Kendisine doğru, gücünü olduğu yerden dahi hissedebildiği biri yaklaşıyordu. Yaratıkların geri çekilişi kendisinden korkmalarından mı yoksa yaklaşan her neyse ondan çekinmelerinden mi anlayamadı. Aklındaki sorunun cevabını bulmak için düşünmedi. Zihninin savaştan başka bir şeye odaklanmasını istemiyordu. Yaklaşan her ne ya da kim ise bunu az sonra nasıl olsa görecekti.

Birkaç saniye sonra, ağaçların arasından müthiş bir hızla ona doğru dalışa geçmiş düşmanını gördü. Hızlı bir hareketle gelen hamleden sıyrıldı. Sürpriz saldırıların kendisine karşı işe yaramaması genelde rakipleri için sonu acı biten hikayelere dönüşürdü. Ancak bu sefer durum biraz farklı gibiydi.

Karşısında kendisinden iki ayak daha uzun koç boynuzlarına sahip başka bir kurtadam duruyordu. Duruşu, bakışları ve üzerinden adeta akan gururuyla Dolunay altında doğan bir Ahroun olduğu aşikârdı. O yeryüzündeki metislerden biriydi ve kehanette bahsi geçenin ta kendisiydi. Kıyameti getirecek olandı. Kabilelerden en gururlu olanı düşürecek, önünde boyun eğmeyen kabileleri Wyrm'ın kudretiyle yok edecek olandı. Perfect Metis...

Savunma pozisyonuna geçen Ragabash ileriye doğru bir adam attı. Ahrounun gözlerine baktı. Ağır bir şekilde başını aşağı eğip kaldırarak ona selam verdi. Kadim adetlere göre, düşmanını tanıdığını ve onunla savaşmaktan onur duyacağını göstermiş olmuştu ama bir Ahroun'un gözünde bir Ragabash tiksinç bir böcekten fazlası olmamıştı geçmişten bugüne.

Demek bir böcek…

Ahroun'un hırıltılı sesi son kelimeyi özellikle belli etmek istiyor gibiydi. Aşağılayıcı bir anlam yüklemiş olduğu bu kelimenin rakibini kışkırtmasını istiyordu. Disiplininden uzaklaşarak kendisine pervasızca saldırması onun için bulunmaz bir nimet olurdu. Çünkü farkında olduğu bir şey varsa, o da bu genç eniği küçümsenin kötü sonuçlar doğurabileceğiydi. Yıllardır kendi hamlelerinden kaçabilen bir düşmanla savaşmamıştı. Bir yanı heyecanlıydı, kendisinden çok farklı yetenekler barındıran bu vücudun gerçek sınırlarını test etmek istiyordu. Diğer yanı sabırsızdı, bir an önce onu öldürüp etinin ve kanının tadına bakmak için can atıyordu. Ruhunun başka bir dilimi, biraz öncekinin aksine sabırlı olması gerektiğini biliyordu, bu adamın kuvvetini hissetmişti. Son parçası ise onunla konuşmak yerine ilk hareketi yaparak rakibi kışkırtmayı denemişti, bu hamlenin ardına koyabileceği en uygun şıkkı tartmakla meşguldü şimdi.
Gabriel Archangel
Üye
Hakareti duymazdan gelen ragabash, bu anı bir fırsat bilerek rakibini inceledi. Fiziksel gücünün kendisinden yüksek olduğu en kaçınılmaz gerçekti, hızlı olabileceğini biraz önce görmüştü ama bu kadarı kendisini yakalamaya yetmezdi, dayanıklı olacağı ise bir başka gerçeklikti, ancak her zırhın açık bir noktası vardır diye düşündü. Rakibinin gözlerine kilitlendi. Yüzünde görünmeyen bir gülümseme zihninde bir an olsun yer etti. Hedeflerini seçmişti. O hedeflere daha dikkatli bakınca birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını gördü. Sağdaki daha dingindi, hafifçe kısılmış şekilde onu izliyordu. Sabırlı ve kurnaz bir yankesicinin avına yaklaşırken ki şeytani tebessümünü yansıtıyorlardı adeta tıpkı kendi geçmişi gibi. Soldaki gözde ise öfkeyi ve arzuyu gördü. Yok etmek mi oyun oynamak mı istiyor diye düşündü. Ya da her ikisini de mi?

Saldır ragabash! Sonun diğerlerinden farklı olmayacak. diye gürledi Ahroun

Adım Abel Hysteroya, ruhumun çağırılışı ise [i]Haberci'dir büyük kardeşim, kanımdan olan.[/i]

İsmin umurumda mı sanıyorsun böcek?!

Öyle yada böyle varlığına son verecek kurdun ismini bilmeye hakkın var, Kusursuz olan!

---

Ruhlar ve gölgeler derler ki; onlar duruncaya dek fırtınalar hiç dinmedi, rüzgar hız kesmedi, bulutlar uçup gitmedi ve yıldırımlar toprağı hiç bu kadar şiddetli dövmedi. Derler ki; O gece Umbra'da haykırışlar eksik olmadı, kilometrelerce ötedeki varlıklar bile uyumak istemedi.

---

O sabah güneş bir başka doğdu, ağaçları, toprağı, hayvanları ve insanları kucaklayarak kar fırtınasına inatla gücünün yettiğince okyanusun üzerine çıktı. Uyandığında artık bu hikayedeki yerini biliyordu Abel, ancak bedenen ona ne kadar direnebileceği ortadaydı. Zihninin içine saklandığı gerçek silahını geliştirmek zorunda olduğunu biliyordu ve müttefiklere ihtiyacı vardı. Yüzünde memnun bir sırıtışla Markus'un hazırladığı kahvaltı için giyinmeye başladı. bu savaş kazanılabilirdi, Materyal dünyada yeniden karşılaşıncaya dek hazırlanabilirdi.
discussioncontroller