Hunter The Vigil - Berlin Günlükleri - Karakterler
FLC
Üye
Fizik öğrencisi,

ayrıntıları yazarım bir ara.
Gabriel Archangel
Üye
Preset: Kurye


Kalanları en kısa sürede yazarım...

FLC
Üye
Spoiler:
1) Fizik Öğrencisi

Doğu Almanya'da küçük bir kasabadaki liseden mezun olduktan sonra, Berlin'deki en iyi üviversitelerinden teklif alarak başkente geldiniz. Sizin için yepyeni bir deneyimdi bu; gösterişli, kültürlerin içiçe geçtiği, kozmopolit bir şehir... Tek düşündüğünüz şey sizinle aynı kafadan birisiyle beraber başınızı sokabilecek bir yurt bulabilmekti; sandığınızdan daha çabuk buldunuz.

Otobüs durağında karşılaştığınız ve bir süredir beraber takıldığınız en yakın arkadaşınız, oldukça sakin birisi. Boş zamanlarını kitap okuyarak geçiriyor, insanalarla pek sık iletişime girmiyor. Başlarda, onun bu sessiz ve kendi halinde davranışları hoşunuza gitmişti. Ancak bir gece gittiğiniz kafede, arkadaşınız dışarıda iken merakınıza yenik düşerek çantasını karıştırdığınızda, işlerin ummadığınız biçimde ilerlediğini farkettiniz.

Özellikler: Sayısal zeka, fizik bilgisi, bilgisayar bilgisi, internet kültürü, düşük sosyallik


Ad: Lukas Köenig
Yaş: 19
Kişilik: Aşırı soğuk, dünyaya karşı ilgisizdir. Kolay kolay kimseye güvenmez, fakat soğukluğu nedeniyle kimseye de kolaylıkla güvenini kazandıramaz. Aşırı hırslı ve kıskançtır. Fakat bunları asla dışa vurmaz. İyi ve kötü düşünceleri hep içinde tutar. Karşısındaki insanlardan kendileri hakkında bilgiler almayı sever. Bunları ileride kendilerine karşı kullanılabilecek potansiyel bir koz olarak görür. Aynı şeyi diğer insanların yaptığını da düşündüğü için, kendisi hakkında konuşmayı sevmez.

Bu gibi nedenlerle kolay arkadaş edinemez. Asosyaldir. Kendini internet gibi ortamlarda çok daha "farklı" tanıtarak belli amaçlar peşinde koşar.

Aslında biraz dengesiz.

Görünüş: 1.78 boyunda ve 59 kilo. Oldukça zayıf bir yapısı var. Kısa siyah saçlı ve kahverengi gözlü. Gözleri bozuk, fakat lens kullanıyor. Görünüşüne özen göstermiyormuş gibi yapıyor, fakat bazen buna gerçekten uzun zamanlar ayırıyor.

Envanter: Bir dizüstü bilgisayar, son model bir cep telefonu, sırt çantası, birkaç kitap.

Geçmiş: (sonra yazarım bunu)
SweetNightmare
Üye
Sosyetik
YojimboYojimbo
Mod
Preset:

11) Avukat

Spoiler:
İşinizde başarılı, özverili bir avukatsınız. İdeal bir yaşantınız var, en azından sizin açınızdan. Vefalı bir eşiniz, dünya tatlısı bir kızınız... Ancak son zamanalarda aldığınız her davada, kişiliğinizin törpülendiği hissine kapılıyorsunuz. Kendi potansiyelinizi harcadığınızı, gül dolu bir havuzun dibinde çırpındığınızı düşünüyorsunuz.

Bu düşünceleriniz, sizi biryerlere götürebilecek sıradışı bir dava aramanız için yeterli bir sebep oldu. Ve istediğinizi buldunuz da, hem de hiç beklemediğiniz bir şekilde.

Özellikler: Hukuk bilgisi, siyaset, çekicilik, alkol bağımlılığı, umutsuzluk


Ad: Preston Roman Bright

Yaş: 28

Geçmiş:
Spoiler:
Her  zaman iyi bir öğrenci olmuştum. Şu “liseli gençlik” filmlerinde karşılaştığınız inek tipler gelmesin ama aklınıza. Aynı zamanda futbol takımında oyun kurucuydum, öyle söyliyeyim, eh haliyle okulun en güzel kızı da peşimdeydi (hayır kendisi “ponpon kızların lideri” falan değildi). Kısacası okulun en popüler genciydim. (Durun hemen burun kıvırmayın be, devamı var!)

Liseden sonra futbolu bırakarak, “avukatlık” gibi daha "prestij"li bir mesleğin peşinden koşmaya karar vermiştim. Tamam, kabul ediyorum; bu tercihimde Londra’nın ünlü hukuk şirketlerinden Kendall Roman Bright’ın en büyük hissedarının, yani Bay Kendall Roman Bright’ın (ne tesadüf öyle değil mi?)  babam oluşunun payı olmadığını söyleyemem.  Fakat ne bileyim işte; şu filmlerde gördüğümüz süper “cool” avukatlardan biri olmak da çekici gelmedi diyemem o zamanlar.

Bundan sonrası ise, hızlı bir şekilde ileri sarılmış bir kasetten farksızdı benim için (kaset evet). Nasıl oldu da bu hale geldim; inanın ben de bilmiyorum. Ki bu bilinmezlik hissi, belki de en kötüsü... Oysaki geçmişim ve bugünüm o kadar “kusursuz” ki. Evet evet, sanırım “diğerleri”nin gözündeki hayatımı tanımlayan en doğru sıfat bu olurdu. "Kusursuz”… En az lisedeki kadar parlak bir üniversite hayatının ardından şehrin aranan avukatlarından olmam sadece birkaç yılımı almıştı. Bu esnada  meslektaşım Viola ile (ki babamın eski bir ahbabının kızı olur kendisi, bir başka tesadüf!) mutlu bir yuva kurmuş, yalnızca evliliğimizin ikinci yılında "Brad Pitt ve Angelina Jolie" çiftini kıskandıracak kadar güzel bir çocuğumuz olmuştu.


  Ve şu an; her akşam işten çıkıp “sıcak yuvasına”  dönerken, köprüde durup, içi “boş” bir Black Label şişesini serin sulara fırlatan, kendini şişenin yerine koymaktan keyif alan bir adam olup çıktım. Hayır arada anlatmayı unuttuğum trajik bir kaza yaşamadım, 11 Eylül’de İngiltere’ydim merak etmeyin, şu yeni çıkan "emo" trendine meraklı da değilim… Aslına bakarsanız tüm hayatım tam olarak bir önceki paragraftan ibaret. 


Matrix’de aklınıza kazınan sahne nedir mesela? İlk filmde Trinity’nin Neo’ya verdiği “hayat öpücüğü” ya da Revolutions’da modifiye edilmiş Ajan Smith ile mimikten yoksun Neo’nun epik savaşı mı? Benim aklıma gelen ilk sahne, Neo’nun metro istasyonunda esir kaldığıdır, hani bu karanlık tüneli ne kadar arşınlarsa arşınlasın devamlı aynı istasyona çıkıyor yolu.


Psikoloğa gitmeyi denemediğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Fakat hepsine hikayemi anlattığımda karşılaştığım bakış, sokaktaki insanlardan farksızdı. “Daha belanı mı arıyorsun arkadaşım!”.  Bunu dillendirmeseler de o kadar alışkındım ki bu bakışa, en kalın maskenin ardından bire görebilirdim gerçeği. Ardından gelen öneriler ise standarttı: “Neden bir tatile çıkmıyorsun?”. (Gezmediğim ülke kaldı mı sanıyorsun be adam! Tabi ki güzeller güzeli eşim ve bebeğimle birlikte… ) bu işe yaramazsa "Al şu Prozac'ı kes sesini"... Aslına bakarsanız bu ilacın benim hissizleşmiş hayatımı daha da hissiz hale geitrmekten başka bir işe yaradığı söylenemezdi. Lakin en azından mevcut hissiyatsızlığımı sorgulayamayacak kadar köreltiyordu beyin hücrelerimi... Eh bu da birşeydir öyle değil mi?

Fakat aslında ne var biliyor musunuz? Haklılar… Hayır, tatil konusunda değil. “Belamı” aradığım konusunda. Lise yıllarında futbol oynuyorum demiştim ya; düşünüyorum da kendimi canlı hissettiğim tek zamandı o anlar. Her an kemiklerinizi bir mısır gevreği gibi çiğnemeye can atan ("popüler" oyun kurucu bayanlar arasındaki kadar sevilmezdi karşı rakip tarafından evet), her biri Maymunlar Cehennemi'nden fırlamış gibi duran, streoid mahsülü defans oyuncuları arasından, topu en uçtaki koşucunuza ulaştırmak... Korku, heyecan, zafer, şey belki ezilmiş bir surat… Kısacası size insan olduğunuzu hissettirecek her şey. “Bela”lı bir spor, öyle değil mi?
   
Sadece “diğer”lerinin beklentilerine uygun bir insan olmaya çalışırken, Sims karakterlerinden farklı bir yanımın kalmadığını hissediyorum (nefret etmemin sebebi de bu mu acaba oyundan. Sanmıyorum). 1010101010111000…. Hayatım iki rakam arasına sıkışmış sanki. Soluduğum hava dahi sanal, zahiri…

İşte bu yüzden çıktım bu “sonunu göremediğim” sefere. Ve hayır; ne karım, ne de babam biliyor nereye gittiğimi. Bir dava peşindeyim; kedisini çamaşır makinesinde yıkayan çılgın bir kadını, ya da vefakar karısını yeni modeliyle değiştirmek isteyen bir para babasını savunmuyorum üstelik. Dedim ya sonumu göremiyorum, ve hissediyorum, korkuyorum… Yaşıyorum... İnanmayacaksınız ama Prozac bile kullanmıyorum doğru dürüst bu aralar.


Kişilik: Parlak kariyeri ve sıcak yuvasıyla "kusursuz" bir hayata sahip gibi gözükse de; neredeyse tüm yaşamını yalnızca kendisinden "beklenilenleri" vermek adına didinmekle geçirmiş olması, tutkularından yoksun, hisleri körelmiş, kim olduğunu tanıyamayan bir adama dönüşmesiyle sonuçlanmış. Özveriyle başladığı avukatlık mesleği dahi, kendisini heyecanlandırmaktan uzak bir rutin halini almış. İçinde bulunduğu kişilik bunalımı yüzünden son birkaç aydır kendini alkole vermiş. Bu süre zarfında sadece hala "hissedebildiğini" görebilmek adına; sık sık kendine zarar vermesiyle sonuçlanan kavgalara karışmış. Çevresindeki insanların hayatına imrenerek bakmalarından nefret ettiği için bir süredir kendini çevresinden soyutlamış halde... Daha fazla bu "maskeli balo"yu sürdürebileceğinden kuşkulu. Son olarak neredeyse tanıdığı kimseye haber vermeden peşine düştüğü bir dava onu Berlin'e sürüklemiş. Bu dava uzun süredir kendini "heyecanlandıran" ilk şey olduğundan, Preston için çok önemli.


Görünüm: Uzun boyu, atletik yapısı, bakımlı, omuzlarına kadar uzattığı kumral saçları ile son derece çekici bir tipken; son dönemlerde yaşadığı psikolojik çöküntü neredeyse bambaşka bir herife dönüşmesine sebep olmuş. Alkol ve uykusuzluk problemleri yüzünden gözleri kan çanağı halini almış, suratı bir ölüyü andıracak kadar beyazlamış, bakımsız kalan saçları yağlanmış. Suratını kaplayan yer yer beyazlamış kızıl kirli sakalı, göz altında oluşan torbalar ile olduğundan çok daha yaşlı gözükür hale gelmiş. Alkolün de etkisiyle karıştığı kavgaların birer hatırası olarak, sol kaşı ve sağ elmacık kemiğinin üzerinde dikiş izleri taşıyor. Yine sağ gözünün altında küçük bir morluk var. Nadiren insanların arasına karıştığı şu son dönemlerde, kendisinin tiksindiği hayatına imrenerek bakan zombi sürülerinden; geniş çerçeveli, koyu siyah camlı güneş gözlükleri ve yakasını kaldırarak dolaştığı uzun paltosuyla saklanmaya çalışıyor. Aniden verdiği kilolar (Prozac ilacının etksiyle), eski yapılı halinden iyiden iyiye uzaklaşmasına neden olsa da; uzun yıllar sporla uğraşmasının bir getirisi olarak (boyunun da avantajıyla) fiziksel olarak hala atletik yapısını koruyor denebilir.

Envanter: Uzun paltosunun iç cebinde taşıdığı küçük bir şişe Black Label, bir kutu Apranax ağrı kesici, bir kutu Prozac (güçlü bir antidepresan)...

Resim:

Mad Dok
Üye
Preset:

10) DJ
Spoiler:

Berlin'in yeraltı eğlence anlayışında hiçbir sınır yoktur. Kesintisiz uyuşturucu, seks ve müziğin ayakta tuttuğu bir organizmaya benzer. Bunu çok iyi biliyorsunuz ve bunun bir parçası olmak için doğduğunuzu düşünüyorsunuz. Bu nedenle eski bir fabrikada kurulan gece klübünde DJ oldunuz, bu nedenle kendinizi sert müziğin ve uyuşturucunun temposuna bıraktınız.

Fakat geçen hafta gece klübünde yaşanan olaylar, esrarengiz cinayet, tüm eğlence anlayışınızı değiştirdi. Artık çevrenize karşı daha temkinli, tanıdıklarınıza karşı daha güvensizsiniz. Her an birilerinin sizi de para veya uyuşturucu uğruna, gözünü kırpmadan öldürebileceğini düşünüyorsunuz. Bu paranoyayı daha ne kadar devam ettirebilirsiniz?

Özellikler: Uyuşturucu bağımlılığı, bıçak kullanma, paranoya, sokak kültürü, hırsızlık


Ad: Mikael Frei

Yaş: 25

Kişilik: Mikael, hiçbir zaman otoriteyi sevmedi, her daim özgürlüğüne aşırı düşkün biri oldu. Onun özgürlük anlayışı son derece bireyseldi, kafasına ne eserse yapar, sevdikleri dışında kimseyi umursamadan, zevk aldığı şeyleri abartabildiği kadar abartırdı. Ne adalet umrundaydı, ne Tanrı, ne de geleceği, sadece mevcut özgürlüğü...Müziğe bayılırdı, özellikle Metal müziğe; lakin işi gereği farklı türden parçalara da sıkça yönelmiş, müzik birikimini hayli artırmıştı.
Mike buydu işte, varlığı ile yokluğu bu dünyada hiçbir şey değiştirmeyecek olan, olabildiğine serbest, müzik düşkünü genç bir DJ...Dünyada en az bir milyon tane Mike vardır sanırım.

Görünüm:
Siyah saçlı, yakışıklı bir genç. 1.90 boyunda, yaklaşık 100 kilo, evet oldukça iri...Rammstein başta olmak üzere beğendiği grupların tişörtleri ve siyah kot pantolon giymeyi çok sever, bunların dışına pek çıkmıyor.

Geçmiş:
Spoiler:
Mike, orta gelirli bir ailenin 4. oğlu olarak Berlin'de doğdu, tüm yaşamı da burada geçti. Eğitim hayatı "yok" gibiydi; zira dersler hiçbir zaman zerre umrunda olmadı. O kulaklıklarını takar, sigarasını yakar ve okula giren sınıf arkadaşlarını izler, ardından kafa arkadaşlarıyla içmek üzere sevdiği mekanların yolunu tutardı. Üniversite'yi yarıda bıraktı, müzikle uğraşmaya başladı. Bir yandan da, her geçen gün Berlini ve sokaklarını daha iyi tanıma, Berlin'le bütünleşme fırsatı buluyordu. Şehri artık avucunun içi gibi biliyor ve seviyordu.
Uyuşturucu, alkol, müzik ve seks, gencin yaşamı bir süre sonra bunlardan ibaret hale gelmişti. Ailesini kaybetti, ağabeyleri kendi ailelerini kurmaya başlamıştı, o ise sadece gününü gün ediyordu. Yine de ağabeyleri ve sıkı dostlarıyla arası iyiydi, insan yerine koyduğu ve değer verdiği bir onlar vardı zaten. İnsanların kalanı ise zerre umrunda olmadı, hiçbir zaman olmadı...
Mike'ın hayatı...Evet, bundan ibaret.



Envanter:
Sustalı bir bıçak, MP3 çalar, cep telefonu, uyuşturucu haplar.


Fotoğraf:
anger rabbit
Üye
Preset: Emekli Polis

Spoiler:
15) Emekli Polis

Yıllarca polis departmanında emek verdiniz, ancak hiçbir zaman amirlikten fazla yükselemediniz. Kariyerde gözünüz yoktu, siz işinizi en iyi şekilde yapmaya çalışan oldunuz her zaman. Mesleğiniz ile gurur duyuyorsunuz, hatta bazen eski günlere dönmeyi arzuluyorsunuz.

Seneler sonra, yanınızda yetişen bir dedektifin sizden yardım istemesi, yeniden o günlere dönmek için muhteşem bir fırsat diye düşündünüz. Ancak olayın iç yüzünün bu kadar derin olabileceği, aklınıza bile gelmemişti.

Özellikler: Dövüş yeteneği, silah kullanma, sokak bilgisi, sözle etkileme, eski kafalılık, yüksek irade


Ad: Siegmund Kuntz

Yaş: 53

Kişilik: Katı, eskikafalı ve soğuk yapısıyla berlin polisinin en sevilmeyen üyesiydi Siegmund Kuntz. Hemen hiç yakın arkadaşı, veya bundan bir şikayeti, yoktu. Böyle katı olmanın onu sokakta gördüğü pisliklerden koruduğuna inanırdı. Emeklilik günlerinde de bu düşünceleri değişmedi. Kuralcı ve düzenli yapısından dolayı hiç evlenemedi.

Uyuşturucu veya içki kullanmaz. Uzun yıllar Narkotik şubede çalışması nedeniyle akıl almaz olaylar gördüğü için soğukkanlıdır. Ayrıca sokak satıcılarıyla irtibatta olduğu için sokak diline ve torbacı jargonuna aşinadır.

Babasından öğrendiği bir yakın dövüş tekniği de sokaklarda çokça hayatını kurtarmıştır.

Geçmiş: Çok katı bir ailenin çocuğu olarak yetişti Siegmund. Küçüklüğünde bile izlemesi gereken belli kurallar vardı ve küçüklüğünde bile mesafeli ve kuralcı bir yapısı vardı. Babası bir askerdi ve onu bir asker gibi yetiştirmişti. Gençken polis olmayı babasının otoritesinden bir kaçış olarak gördüğü için polis akademisine yazıldıysa da bundan polislik hayatı boyunca kurtulamamıştı. Babası öldükten sonra bile...

Yine de, narkotik şubede geçen polislik hayatı boyunca kuralların korunmasının zaman zaman kuralsız yöntemlerden geçmek zorunda olduğunu öğrenebilmişti. Bu onun için acı bir tecrübeydi. Kurallardan ayrılmaktan rahatsızlık duyuyordu.

Emeklilik hakkını kazandığında, çalışabilecek olmasına rağmen elindeki davanın bitmesini bekleyip emekli oldu. Gördüklerinin ona yettiğini söylüyordu. Yine de, emekli olduğunda eski alışkanlıklarından vazgeçemedi. Bütün hayatı polislikti. Emekliliği çok istemiş olmasına rağmen emekli olunca polisliği özlemeye başlamıştı.

Görünüş: Uzun boylu ve iri biri. Emeklilik günlerinde de aksatmadan spor yaptığı için gücünü kaybetmemiş. Beyazlamadan önce saçları sarıydı ve koyu mavi gözleri ver. Genelde kahverengi-siyah ceketler ve sıradan renklerde gömlekler giyer. Giysileri her zaman her zaman ütülüdür ve dolapta oldukça düzenli bir şekilde dizilidir.
Elegie
Üye
Preset: 2) Edebiyat Öğrencisi
Spoiler:
Edebiyatı her zaman çok sevdiniz. Aileniz bu konuda size destek verdi, eğitiminizi aksatmadı. Onlar sizin mühendis veya doktor olmanızı istese de, tercihiniz karşısında size güvendiler. Şimdi ise Almanya'nın en prestijli üniversitelerinden birinde edebiyat öğrenimi almaktasınız.

Gününüzün çoğunu kütüphanede, özellikle Avrupa tarihi ve edebiyatı hakkında araştırma yaparak geçiriyorsunuz. Ancak birkaç hafta önce, bir edebiyat konferansı esnasında duyduğunuz bazı hikayeler oldukça ilginizi çekti. Araştırdıkça, hikayelere kendinizi daha fazla kaptırmaya başladınız. Artık ne dersleri düşünüyor, ne de sınavlara giriyorsunuz. Araştırmanız, artık tam anlamıyla bir takıntıya dönüşmüş durumda.

Özellikler: Literatür, araştırma becerisi, iletişim, tiyatro yeteneği, fotografik hafıza


Hakkında;

Spoiler:
Adı: Adelinde Jasmine Faustengel
Yaş : 22
Kişilik:Sürekli çalışan bir zihne sahip Adeline, aynı sebepten ötürü oldukça değişken bir ruh haline sahiptir. Neşeyle gülerken bir anda sönebilen bir ışığa, ya da ani parlayan bir öfkenin birden durgun bir denize dönüşmesine her an şahit olabilirsiniz. Adelinde'i tanımak isteyen biri olursa şayet, biraz zaman harcaması gerekebilir. Belki de bu yüzdendir ki, aslında oldukça sosyal ve cana yakın bir kız olmasına rağmen fazla yakın arkadaşı yoktur. Hani, her zaman gittiğiniz cafede gördüğünüz insanlar olur ya? İşte Adelinde, sürekli orada bulunacak kadar insanlarla iç içe, ama kimsenin tanıyamadığı kadar onlardan uzak olan kişidir. Yalnız kalmaya dayanamayan bir kişiliğe sahip Deline, insanların olduğu bir ortamda kitabını çıkararak okumayı tercih eder, ama kimsenin yanına gidip tanışmak için atılımda bulunamayacak kadar da çekingendir. Korkusu yalnız kalmak değildir, aksine, zaman zaman insanları etrafından uzaklaştırarak yalnız kalmak, düşünceleriyle baş başa vakit geçirmek ister; bu yüzden sıklıkla kendini doğaya vererek parklara gittiği, ormanlarda gezdiği olur. Ama çevresinde hiç insan göremediği, sesini duyamadığı an hiç hoşuna gitmemektedir. Sessizliğin onda yarattığı rahatsızlık hissinden midir bilinmez, sessizlik anlarında uzaklardan gelen ince bir ses, hayatın hâlâ devam ettiğini müjdeleyecek bir ritm aramaktadır sürekli. Bulamadığı anlarda ise müzikçaları en yakın dostu olmuştur her zaman.

İnsanlardan çekindiğini söylemiştik. Bu durum, çocukluğunu yalnız geçirmeye alışık olmasından kaynaklanmaktadır. Bir ilişkiyi "başlatmaya" alışık değildir Adelinde, tanışma faslında utanır, inanılmaz derecede çekingen davranabilir. Ama bir insanı tanıdıktan sonra ne kadar çabuk kaynaştığı tanıştığı kişiyi oldukça şaşırtabilir. Çekingenliği onun soğuk görünmesine neden olsa da aslında oldukça konuşkan ve neşelidir, canı sıkılanların geldiği insandır. Çok hareketli bir insan olmamasına karşın, başını kaldırmadığı kitaplar ve hayranlık uyandıracak derecedeki hafızası yardımıyla anlattıkları oldukça ilgi çekici olabilir. Ama, hiçbir zaman tam anlamıyla içini açmaz Adelinde. Rol yapma yeteneğiyle, en kötü anında bile oldukça mutlu görünebilir. Aklından geçenler ona özeldir, dertleri kendisine özeldir ve gerekmedikçe kimseyle onları paylaşmaz. Kendisiyle paylaşılmayana da saygı gösterir. Zaten bir diğer değişmeyen parçası da budur; "Hiçbir şey yapamıyorsan, saygı göster.". Saygıya çok önem vermektedir.

Aklı sürekli çalışmaktadır Adelinde'in. Okuduğu tek bir cümle, duyduğu incecik bir ses zihninde bir çarkın dönmesine, bir ışığın yanmasına her an neden olabilir. Ne kadar küçük bir şey olursa olsun. Birbiriyle bağlantısı olmayan şeyleri bile biraz hayal gücü yardımıyla birer puzzle parçasıymışçasına birleştirerek kocaman bir resme ulaşabilir.  Kitaplar ise çocukluğundan beri en büyük tutkusu, en yakın dostları olmuştur. Sayfaların arasında kendini delicesine kaybedebilir. Özellikle de tarih ile ilgili kitaplar. "Geçmişini bilmeyen, geleceğini bilemez." klişe bir laf olabilir, ama klişe olması için doğruluk payı da gerekir, değil mi? Geçmiş ona ders veren şeydir, yaşayamadığı tecrübeyi ona sunan şeydir. Araştırma kitapları dışında kurguya sahip kitapları, romanları çok sevse bile çok zor beğenmektedir, zira kurguda bir mantık hatası yakalarsa, (ki önüne gelenin kitap yazdığı bu dönemde çoğu kez yakalamaktadır) aldığı bütün haz küle döner. Başarı takıntısı vardır Adelinde'in. Ne kadar ilgi duysa da, başaramayacağına inandığı bir işe başlamaz bile. Ama uslanmaz merakı, onu her şeyi bilmeye zorlayarak sürekli bir araştırma haline sokar ve bu öğrenme hırsını engelleyebilen bir şey şu ana kadar görülmemiştir. Aynı zamanda sessizlikten hoşlanmaması nedeniyle, müzik de ayrılmaz bir parçasıdır. Fazla gürültülü olmaması şartıyla her türlü müziği dinleyebilir. Sözsüz müzikleri tercih eder, sözlerin melodideki sihri körelttiğini düşünmüştür her zaman. Parlak şeylerden fazla hoşlanmaz, gözünü yorduğunu düşünür. Hatta, fazlasıyla güneşli havalarda sık sık başının ağrıdığı, güneş battığı zaman ise geçtiği görülür. Aynı nedendendir ki, parlak renklerden de pek hoşlanmaz.


Görünüş:
Spoiler:
Ortalama bir genç kızın boylarında olan Adelinde tam olarak 1.74cm uzunluğunda ve 47 kg ağırlığındadır. Zayıf görünümlü bir kızdır, fazla yemek yemez, ince bir bele ve zarif bir yapıya sahiptir. Bembeyaz teni; yüzünde, pek kıvrımı bulunmayan burnu ve yanaklarına yayılan doğal pembelikle renklenir. Yuvarlak yüz hatları ve iri, yeşil gözleri onun daha çocuksu görünmesine neden olur. Zaten çoğu insan 22'den çok, 18-19 yaşında göründüğünü söylemektedir ona. Kahküllerini genellikle kaşlarının hizasında tutar, saçları ise önden arkaya doğru daha uzun olacak şekilde katlı bir şekilde kesilmiştir; yüzünü çerçeveleyerek önce omzuna, ardından da sırtının yarısına kadar dökülür. Bir Alman olmasına rağmen çikolata kahvesi saçları, ona ve annesine Türk büyükannesi Yasemin'in hediyesidir. Kısa saçı hiç sevmediği için, bir de büyükannesinin tüm fotoğraflarında beline kadar saçları olduğunu gözlemlediği için, küçük farklılıklar dışında saçlarını hiç kısaltmamıştır. Zaten ailesi tarafından ona benzediği de söylenir. Adelinde'i parlak ve şatafatlı kıyafetlerle görmek imkansızdır. Parlak renklerden hoşlanmaması nedeniyle genellikle koyu ve mat tonlarda, fazla süslemeli olmayan kıyafetleri tercih eder. Bir kot pantolonun üzerine siyah bir tişörtten iyi kıyafet mi olurmuş ki? Beli biraz süs olsun diye bir ruj, ya da bir çift küpe, gerisi doğallıktan uzak ve sahte.


Geçmiş:
Spoiler:
Acaba kim demişti, sessizlik huzurdur diye? Huzurdan çok korku yayıyordu üzerine. Sessizlikte en ufak bir ses bile, ölüm demekti. Küçük bir çıtırtı, onu yemek için bekleyen yaratığın dişlerinin şakırtısıydı. Rüzgarın uğultusu onun hırıltılı nefesiydi, kalbinin atışı bir ölüm marşındaki davullardı sessizlikte. Sessizlik ölüm getiriyordu. O gece fazla sessizdi. Hayır, sessizlik huzur değildi.

Adelinde, Almanya'nın Hamburg kentinde dünyaya gelmişti. Ailesinin ilk çocuğuydu, torun bekleyen büyüklerinin ilk gözdesiydi. Çok büyük değildi Adelinde'in ailesi; anne ve baba dışında iki büyükbaba ve bir büyükanneye sahipti. Annesi ona hamileyken  bir yazar olan, Türk asıllı anneanesi vefat etmişti, doğumuna sadece bir hafta kala. Bu yüzden ona ikinci bir isim, Yasemin verilmişti. Adelinde onu sadece fotoğraflarından bilirdi, bir de gelecekteki torunları için yazdığı minik hikayelerden oluşan, onlara bıraktığı kitaplardan. İki ailenin de tek çocuklarıydı anne ve babası; ne bir halası, teyzesi, ne de bir amcası ya da dayısı vardı. Belki de iki ebeveynin de kardeş özlemiyle büyümüş olması nedeniyle, Adelinde'in kardeşi gecikmedi. O üç yaşında iken bir erkek kardeşi oldu; Kaiser. "Çok çirkin!" demişti Deline onu gördüğünde, "Ailemi bu küçük ve çirkin şey ile mi paylaşacağım?" Ama yıllar geçtikçe alıştılar birbirlerine, her iki kardeş gibi. Diğer çocuklar kardeşine sataştığında onu koruyan Deline, canı yandığında sarılıp onu kollayan Kaiser... Arada bir anlaşamasalar da, kardeştiler işte. Birbirlerine bağlıydılar. Mutlu bir aile tablosu, değil mi? Pek öyle sayılmaz.

Kaiser, hastaydı. Doğduğu andan beri hastaydı. Nedenini bilmiyordu Adelinde, sormaya da hiçbir zaman cesaret edememişti. Hatırladığı tek şey, çocuğun bir anda bembeyaz kesilerek yere yığılıverdiğiydi. Korkunç bir sessizlik ardından gelirdi her zaman. O sessizlik ve çocuğun bembeyaz tenine işlenmiş iki parça zümrüt gibi görünen ışığını bir süreliğine kaybeden yemyeşil gözleri, kızın zihnine kazınırdı her seferinde. Adelinde ne kadar uğraşırsa uğraşsın, cevap vermezdi. Halbüki oldukça neşeli, ve konuşkandı Kaiser. Evin altını üstüne getirir, gürültü yapardı sürekli. Öylesine yaramazdı ki, bir keresinde Adelinde'i evin bodrumuna kitleyivermişti. Aileleri bir yemeğe gitmişti, büyükbabalarının uyuması ise çok zaman almamıştı, her zaman uyurdu. İki kardeşin evin altını üstüne getirmek için bekledikleri andı bu. Zamanı en iyi şekilde kullanmalılardı artık. O gece amaç, onlara anlamsız bir şekilde yasaklanan bodruma girmek ve geceleri uğulltular çıkaran yaratığı avlamaktı. Ekipman ise basitti, iki adet sapan, bol bol taş, mutfaktan buldukları ekmek bıçağı, annelerinin dikiş makası ve yaratığı yakalamak için elbette büyükbabalarının balık ağı. Büyük olarak, abla olarak Adelinde önden gitmeli, bıçağıyla yaratığı korkutmalıydı. Kızı kapıdan içeri ittirip arkasından kapıyı kapatarak onu içeri kilitleyen Kaiser'e göre ise herşey sadece bir oyun, küçük bir şakaydı. Tüm bunları o kadar seri bir biçimde yapmıştı ki, içeride kopan gürültüyü ilk başta algılayamamıştı bile. Adelinde'i fazla ileri itmişti, kız merdivenlerden düşmüş ve elinde taşıdığı bıçak bacağına saplanmıştı. Üstelik kapının bozuk kilidi artık dönmüyordu. Orada üç saat geçirmişti Adelinde, sessizlik ve karanlık içinde tam üç saat. O üç saatin, kardeşinin hareketliliğinin hediyesini sol bacağında taşır Adelinde, derin bir bıçak izi. O gün belki kızmıştı ona, ama şimdi kızamıyordu. Adelinde'i oradan çıkarıp hastaneye götürdükleri andan beri, ne kadar pişman olduğunu görmüştü. Hep gülümseyerek anıyordu onu. Çünkü o günden sonra çok uzun süre vakit geçirme olanakları olmamıştı.

Kaiser, tam 7 yaşında iken ölmüştü, olaydan iki ay sonra.

Öldüğü günü hiçbir zaman aklından çıkaramadı Adelinde. Fazla sessizdi o gün, sabahın erken saatleriydi. Kötü bir rüya görmüştü Adelinde. Ne bir kuşun ötüşü vardı bahçede, ne de komşuların gürültüsü. Kaiser bile yatağına oturmuş,  sessiz bir şekilde pencereden dışarıyı izliyordu. Anlam verememişti Adelinde, yedi yıldır onun sesiyle uyanırken, bir sabah çocuğun sessiz odasına girivermişti. Çocuk ona gülümsemiş, ve bir ricada bulunmuştu; büyükanneleri Yasemin'in onlar için yazdığı öykülerden birini okumasını istemişti. Zaten Kaiser'in sakin durabildiği yegane zamanlardı büyükannelerinin masalları, ikisinin de belki tek ortak noktalarıydı. Öykünün adı Kurt ve Zambak'tı; bir büyücü ile bir avcının sonu kötü biten aşk masalıydı; Kaiser'in favorisiydi. Adelinde, çocuğun neden bu masalı sevdiğine anlam veremiyordu bir türlü, yine de kardeşini kıramamış, kabul etmişti. İkisi de yatağa uzanarak üzerlerine battaniyeyi çekmişlerdi, Kaiser Adelinde'e sarılarak başını göğsüne koymuş ve ablasının okuduğu masalı gözleri kapalı, sessizce dinlemişti. Ardından, kızın bacağında hâlâ sarılı olan sargı bezlerine takılmıştı gözleri. "Özür dilerim." demişti Kaiser; "Beni affedecek misin?" "Önemli değil, Kaiser. Geçti bile. Artık üzerine de basabiliyorum. Hem, yaratık orada yoktu, eminim bizden korkarak kaçmıştır!" Kısa gülüşmelerin ardından çocuk, mutlu bir şekilde gülümseyerek sarılmıştı ona yeniden. "Seni seviyorum, abla." "Ben de seni seviyorum." Ve bu son konuşmaları oldu. O an gözlerini kapatarak gömüldükleri sessizlik, bir daha hiç bozulmadı. Ailesini, evlerini dolduran sessizliği hiçbir şey bozamadı.

O günden sonra Adelinde, kendini kitaplara verdi. Sessizlğe dayanamıyordu, Kaiser'in yokluğunu her an ona hatırlatan o sessizlik kızı çıldırtıyordu. Sürekli olarak bir kitap çıkararak yüksek sesle okuyordu, sadece kardeşi için. Önce büyükannelerinin masalları, ardından da kitapçıda bulmuş olduğu her türlü kitap. Yıllar geçtikçe büyükannesinin masallarında bahsettiği bazı olayların gerçekliğini de keşfedince, onları araştırmaya başladı. Bir süre sonra ise okuduğu kitapları elemeye. Hatalar bulduğu, açıklar yakaladığı kitabı; "Kaiser bunu saçma buluyor." diyerek atmaya başladı. Çok geçmeden kararını vermişti; bir yazar olacaktı ve milyonlarca kitap yazacaktı. Her şeyiyle mükemmel kitaplar.

Yirmi yaşında, amacına ulaşmasını sağlayacak en büyük adımı attı. Almanya'nın en iyi üniversitelerinden birinin edebiyat bölümünü kazandı. Başarılı dersleri nedeniyle ailesi, başka bir mesleği seçmesini tercih edebilirdi elbet, bir doktor, bir mimar ya da bir mühendis. Ama Adelinde'in kararına saygı duyuyorlardı, yegâne çocuklarının seçtiği yol elbette en iyisi olacaktı. Adelinde bunu kanıtlamakta gecikmedi. Derslerine oldukça sıkı bir biçimde sarılarak onları hiçbir zaman aksatmadı. Ama bu sadece iki yıl sürdü.

Uzun bir süre önce değil, birkaç hafta önce katıldığı bir konferansta belki de kimsenin dikkatini çekmeyecek bir şeye fazlasıyla takılmıştı. Konferans basit bir tarih konferansıydı belki, ama aralarından iki kelime Adelinde'in hayatını altüst etti; Thule Sosyetesi. Bunu daha önce duymuştu, Kurt ve Zambak'taki karakterlerden birinin soyadıydı Thule. Birçok tarih kitabında da adı geçerdi zaten. Ama burada üzerine yüklenen anlam, nazilerin bulunduğu bir örgütten oldukça farklı bir yöne gidiyordu. Üstelik konferansı veren adam, bunun üzerinde biraz fazla durmuşa benziyordu. Konferans çıkışında adamı yakalamaya çalışsa da, adam Adelinde'in soru sormasını beklemeden gidivermişti. Araştırma işi sadece Adelinde'e kalmıştı demek ki. Çok geçmeden, yanılmadığını anladı Adelinde. Onların üzerinde başka bir anlam vardı. Artık, dersler umrunda bile değildi, garip bir takıntı haline dönüşmüştü bu, sanki bir çeşit sorumluluk gibi. Belki Kaiser'in neden bu masalı sevdiğinin anlamıydı bu, belki de büyükannesinin sıklıkla yazdığı doğaüstü masalların kaynağı, ya da henüz bilmediği bambaşka bir şeyin nedeni.


Envanter:
Spoiler:
A5 boyunda bir-iki not defteri, A4 boyunda bir eskiz defteri, içinde 8 renk stabilo kalem bulunduran alüminyum bir kalemkutu, 0.5 kalınlığında Rapido marka yazı kalemi, bir makas, Nokia 7390 modeli kameralı bir cep telefonu, telefon için şarj aleti. Aynı zamanda sıklıkla değişse dahi çantasında daima kalın bir kitap bulunur.
Eflatun
Üye

Preset:
Spoiler:
21) Ambulans Görevlisi

Geceleri ölümün eşiğinde gezmek... Sizin için en uygun tanım bu, çünkü Berlin'in en yoğun hastanelerinden birinde ambulans şöförü olarak çalışmaktasınız. Aracın arkasında yaşam ile ölüm arasında gidip gelen birisinin varlığı size artık sıradan bile geliyor. Ama bazı geceler, kendinizin bile hangi çizgide olduğunu idrak etmekte güçlük çekiyorsunuz. Çok kan gördünüz, çok fazla yaşam, çok fazla ölüm... Berlin'in düz, soğuk caddlerinde; karanlığın ve ölümün nasıl birşey olduğunu hissediyorsunuz adeta. Siz daha da hızlandıkça, o çizgiye vardığınızı hissediyorsunuz.

O akşama kadar, herşeyi gördüğünüzü sandınız. Diğer tarafa geçmenin serinliğine alıştığınızı... Belki de, ölüm hakkında bildiğinizi sandığınız herşeyi yanlış biliyorsunuz.


Özellikler: İleri sürüş becerisi, sağlık bilgisi, acil yardım, empati, insomnia


Ad: Heinrich Heinz Fichtner
Yaş: 41
Kişilik: Heinrich bir varoluşçudur. İçinde bulunduğu topluma kayıtsız , insanlara soğuk gelen tavırları ve sert mizacının da etkisiyle iş dışında neredeyse sosyal ilişkiler kurmayan inatçı bir adamdır. Ailesinin Nasyonel Sosyalist Partiye üye olması çocukluğunda derin yaralar almasına yolaçmıştır. Davranışlarında hayvansal tepkiler çok baskındır. Damıtılmış içkileri sever.
Görünüş: Sarı kısa saçlar, koyu renk gözler. Üniformasının üstüne giydiği rüzgargeçirmeyen yünlü pardesü.
Envanter (Yanınızda bulunan ekipman, varsa silahlarınız): Şok tabancası. Cüzdan. 100 euro. Cep telefonu. Kibrit. Arı ölüsü. Anahtarlık ve ambulansın anahtarları.
Geçmiş:
Spoiler:
Daha sonra gireceğim

AdramelechAdramelech
Üye
Editleyemediğim için yeniden yazdım öncekini silip, son hali budur. :ihi:

Preset: Arkeolog

Ad: Alexander James Black

Yaş: 32

Kişilik:
Spoiler:
Hafif depresif, sürekli arayan ve o içindeki boşluğu nasıl kapatacağını bilmeyen herif. Okkült'e de bu yüzden merak sarmıştı zaten. Büyüdükçe büyüyen bir istekti bu onun için ve o bunu asla reddetmedi. Güç onun için her şey oldu ancak bnu farklı yönlerde aradı. O bilginin güç olduğunu düşündü, en gizli ve unutulmuş bilgiler için her türlü yolu denedi.


Görünüş:
Spoiler:
Siyah Tşört - Kot Pantolon ikilisini çok sevsede genellikle duruma göre giyinirdi. 1.79 boyunda, zayıf görünümlü bir tip. Hayatı boyunca adam gibi ne kası ne yağı oldu vücudunda. Yinede bu vücuda rağmen sırtında kocaman bir dövme vardır. Yüzüklerini genellikle cebinde taşır, ancak kolyesini asla çıkarmaz. Kollarında bazı kesikler vardır, eskiden kalan anılar.


Envanter: Hapise girdiğinde cebindekiler; Evinin anahtarı, ki orada da kitapları vardı. Az biraz nakit. Pentagram kolyesi ve üzerinde Rünler olan iki adet yüzük.

Geçmiş:
Spoiler:
Okkült'e girdiği dönemler hakkındaki ilk hatırası, kendini bir düzlükte, yüzüne yağmur yağarken uyandığı zaman. O zamanlar lise'ye gidiyordu ve İngiltere'de yaşıyordu. Oradan buradan gizli gizli edinip oldukça katı olan ailesinden saklıyor ve okumayı bitirdiklerini iyice sardıktan sonra evin bahçesine gömüyordu.

Lise'de bir depresyona girdi ve uzun süre bunun acısını çekti. Sebebini oda biliyordu; Okkült çalışmaları sırasında gördükleri.. Zaten çok sevilen biri değildi ve bu tür uğraşları, çalışmaları, onun toplumdan gittikçe uzaklaştırıyordu. Sonunda bir gün Okkült'ü bıraktı, bu onun için bir alkoliğin alkolü bırakması gibiydi ancak bıraktı.

Üniversite zamanı geldiğinde Arkeolog olmaya karar verdi. "Eski İlgi Alanlarına" gönderme olacaktı bu. Ancak o kadarla sınırlı olmadı. Almanyada okumaya başladıktan sonra pek çok garip şey buldu. Bulduğu şeyler onu Okkült'e çekti. Sonunda, Üniversite bittiğinde kendi evinde yüzlerce kitap olmuştu, Tarih ve Okkült kitapları.

İşinde saygı değer biri olmak için ilerledi, kendini geliştirdi ve sonunda bir konferansa katıldı. Tarih Boyunca Büyücülük ve Antik Medeniyetlerde Yeri hakkında kendi verilerini üstü kapalı anlatırken, birden kendini cinayetten hapishanede buldu.

Şimdi ne yapacaktı?



discussioncontroller