Death Note: When Reapers Fall
Fool Arcana
Üye
Fool Arcana
Üye
[center]Bölüm 1

İlk Kurban[/center]

[center][img width=290 height=360]http://i5.photobucket.com/albums/y171/mertgunn/deathnote3.jpg[/img][/center]

[center]Herşey ilk kurbanın ölümüyle başlamıştı, Londra'nın arka sokaklarından birisinde bir araba tekerleğine girmiş ve bedeni parçalanmış şekilde bulunan Robin Hawkins ismindeki kurban 1 Aralık 2011 günü bulunmuştu.

Bu garip ve esrarengiz ölüm çoğu kişinin dikkatini çekmemişti fakat pek çok şeyin başlangıcıydı.

Bir yerlerde birisinin elindeki kalemin mürekkebi daha yeni kurumuştu...

"Onun olduğuna o kadar emindim ki..."
[/center]
deddodeddo
Üye
Floransa'nın merkez kilisesinin paralel sokağında alışılmışın dışında bir kalabalık, kalitesiz bir CD çaların sesi eşliğinde sırasıyla nefes tutuyor, şaşırıyor ve en sonunda alkışlıyordu. Her alkıştan sonra kulakları rahatsız edecek derecede yere çarpan bozuk para sesleri, göstericinin işini iyi yaptığını kanıtlar cinstendi. Gösterici yüzlerce turisti etkileyen son ilizyonunu sergilediğinde önünde bozuk paralardan bir dağ oluşmuştu bile.

Gün ağarmaya başladığında kalabalık gittikçe azalmış, günün hasılatı yavaş yavaş kendini belli etmeye başlamıştı. Son gösterisinin bir parçası olarak yavaşça bozuk para yığınına yürümeye başladı. Teatral havayı koruyan bir müzik açan asistanına kimsenin farkedemeyeceği şekilde işaret ettikten sonra son hareketi için doğruldu. Yapmacık da olsa kimsenin anlayamayacağı şekilde elini titreten sihirbaz paraları tek bir hamleyle yok edince kalabalığın "WOW" sesi adeta iki blok öteden duyulacak cinstendi. Paralarının kaybolduğunu düşünen bir dilenciyi canlandıran ilizyonist sahte göz yaşlarına boğulduğunda kalabalık çoktan alkışlamaya başlamıştı bile. Senelerin tecrübesi, ona en başarılı oyuncudan daha iyi ağlamayı öğretmişti.

Asistanından gizli onayı aldığında ağlamaklı yüzünü buruşturarak ayağa kalktı. Rolunu sürdürecek şekilde kalabalığa eğildikten sonra eşyalarının yanında bekleyen asistanıyla göz göze geldi.

-Ci vediamo.

O gün kurduğu ve kurmuş olacağı tek cümleydi bu. En azından İtalyanca...

Gece yarısı olduğunda sokak eski sakinliğine yeniden büründü. Yerini ezbere bildiği sokak ızgarasına eğildiğinde lağımdan gelen metal şıngırtalarını duyabiliyordu. Bugünkü kalabalık bu sese fazlasıyla aşinaydı. Aldırmadan onun için bırakılan poşeti aldı, içindeki kırmızı defterciği şöyle bir gözden geçirdiğinde aklında kalanlar sadece bir isim ve tarihti.

-Hayato Deguchi, 10 Ağustos 1983.
-Kim inanır ki buna?


Sokağı terkettiğinde lağım suyunda erimekten başka çaresi olmayan, torbadan düşmüş ve hiç okunamamış not yavaşça akan, pis suyun üzerine konmuştu bile.

[tt]-Long time no see.[/tt]
Kolombus
Üye
21.00

Yorucu bir mesaiden sonra paltosunu kapıp işyerinden çıktı. Hepsi gibi zor bir iş günüydü, fakat 400 paxa ulaşmanın verdiği tatmin duygusundan dolayı neşeliydi. Apartman kapısından çıkınca havanın ne kadar soğuk olduğunu unuttuğunu fark etti. Paltosunun düğmelerini kapadı ve atkısını sardı. Bir kaç ara sokaktan geçti ve Tverskaya caddesine çıktı. O sırada yoldan geçmekte olan eski sevgilisine takıldı gözü.. Kızın ona yaklaşıp gülümsediğini geç fark etti :

- Privet Viktor !
- Privet...
- Kak ?
- Haraşo, kak vı ?
- Ya toje, spasiba...

Havadan sudan konuştular biraz. Ardından yanlarında bir mercedes durdu. Kız Viktor'a 2 öpücük kondurduktan sonra koşarak mercedes'e atladı. Viktor'un içi parçalandı, ama kendine hakim olmalıydı. Dünya'da çoğu şey salak bir kızdan önemliydi çünkü.

Evine gitmek için metro ile aktarma yapmaktan başka şansı yoktu. En yakın metro durağı kızıl meydanın karşısındaydı. Kızıl meydana yağan kar tanelerini izleyerek metroya doğru yürüdü. Metronun girişinde bedava dağıtılan Moscow Times'dan kaptı bir tane. Genelde turistler okurdu bu gazeteyi ingilizce olmasından dolayı. Moskova'da tek ingilizce bilen adam olduğuna yemin edebilirdi, çok nadir duyuyordu 2. dilini. İstasyona girdi, hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken yürüyen merdivenleri kullanarak aşağı indi. Metroya binip gazetenin sayfalarını çevirmeye başladı...

TyraelTyrael
Üye
Olduğu yerde hafifçe kaykılıp gözlerini bıkkınlıkla muhattabına dikti. Almanca öğretmeni Christof, 23 yaşındaydı ve bu diyalogdan fena halde sıkılmıştı, işin daha da hoş yanı, bunu hiç saklama ihtiyacı bile hissetmiyordu. Parmaklarını birleştirdi ve gözlerini öfkeden kızarmış muhattabına dikti. Karl Muller, kırklı yaşlarında, zengin, kel ve saygıdeğer bir adamdı. Fakat oğlunu almaya geldiği okulda, artık nasıl olmuşsa Christof'un sınıfından atılan bir kola kutusu saygıdeğer kel kafasına düşüvermişti! Şimdiyse kola kutusunun esasında Christof'un da atabilmiş olduğunu ima ediyor, yüksek zekasını kullanarak müthiş teoriler oluşturuyordu.
Christof sağ kolundaki saatini hafifçe kontrol etti. Saat 4 olmuştu. Sakin, buz gibi bakan gözlerini Muller'in yüzüne dikti. ''Söylediklerinizi dinledim, eğer bundan öte bir şikayetiniz varsa okul yönetimiyle görüşmenizi salık veririm.'' diyerek ağır ağır yerinden kalktı. Bunları gözlerini saatinden ayırmadan söylemişti, sakin görünüyordu. Çantasını sol eline alıp sınıftan dışarı çıkmaya yeltendi. Bay Muller'se şaşkınlıkla donakalmıştı, Christof'un kapıya yöneldiğini görünce yangından çıkmış gibi sağa sola atılmaya başladı fakat bu Christof'u hiç caydırmadı. Uzun adımlarla, yaylanarak okuldan çıktı ve evine yöneldi. Evi okulun çok yakınında olduğu için yürüyerek gidip geliyordu.

Oturduğu apartmana gelince kapının önünde biraz durup gelen seslere kulak verdi. Üst komşu yine kavga ediyordu. Zaten müthiş ahlakları ve örnek dinginlikleriyle sabıktılar, bu yüzden duyulan kavga sesleri hiç de şaşırtıcı değildi. Apartmana girip 1. katta bulunan evine çıktı hızlı hızlı, kilidi açıp içeri girdi. Sakince eve göz gezdirdi, her şeyin yerli yerinde olduğuna kanaat getirince kapıyı kapadı ve anahtarı telefonun yanına doğru fırlattı. Ev karanlıktı, Christof karanlıkta oturmayı severdi, ayrıca tavanları anormal derecede yüksekti. Tavan yüksekliğinin bir görkem ve kudret belirtisi olduğuna inanan Christof, bu evi sırf bu özelliği için almıştı.

Esasında üstünü değiştirmesi gerekirdi, fakat üşeniyordu. Bu sebeple doğrudan kaneye yöneldi ve biraz uzandı. Karnının acıktığını hissetti. Bir bisküvi paketi kaptı ve bilgisayarın karşısına oturdu. Bir yandan atıştırıp bir yandan maillerine bakmayı planlıyordu. Bilgisayarı yavaş yavaş açılırken okuğu kitaba göz attı, açıldığını görünce onu yazıcının üstüne bırakıp arkasına rahatça yaslandı. Önce sevdiği bir müzik açıp, maillerine bir göz attı. Hiç ilgi çekici bir şey yoktu. Haber sitelerine de bakmaya karar verdi, ve hiç acele göstermeden, miskin bir şekilde sitenin adresini yazdı. Girdiğinde onu bazı ilginç haberlerin karşılayacağını bilmiyordu..
homemir
Üye
Masasının başında kahvesini yudumlayarak önündeki kağıtlara bakıyordu Akira. Akşam geç yatmıştı; çünkü kız kardeşini havaalanına götürmüştü. Kız kardeşi Londra Üniversitesi'ne okumaya gidiyordu. Hemde tam bursla. Kız kardeşi adına mutluydu; ama Londra'ya tekbaşına gittiği için içi biraz huzursuzdu. Kardeşine güveniyordu; ama hiç görmediği Londra'ya güvenmiyodu.

Bunları düşünürken saatine baktı. Kız kardeşi kalacağı yere varmış olmalıydı. İş telefonundan arayamazdı. Akira, kız kardeşinin kalacağı yeri ayarlamak için işten fazlasıyla yurt dışını aramıştı. Bu yüzden patronu Akira'ya yurt dışını aramayı yasaklamıştı. Eve gidince arardı. Evden yurt dışını indirimli arayabiliyordu. Birden patronunun cırtlak sesini duydu:

-AKİRAAA!! 5 dakika sonra seni odama bekliyorum!!

Ne diyecekti acaba? Akira bu adama çalıştığı için kendinden utanıyordu; ama adam iyi para veriyordu açıkçası. Akira gitmeden önce Londra'nın hava durumuna bakmak için bir İngiliz haber sitesi açtı. Biraz gündeme ve birkaç habere göz gezdirdikten sonra hava durumu sayfasını açtı.
Misafir
image


"Afedersiniz? Afedersiniz! Afedersiniz efendim, anket yapabilir mi-peki efendim, iyi günler..."

Saat sabahın altısından beri bu meydandaydı Micheal. Aksi gibi sabahın lanet olası şu tavşan kıçına benzeyen saatinden beri, bir kişiyle bile anket yapamamıştı! İnsanların anketörler üzerindeki şüpheci bakışlarından mıdır bilinmez, hiç bir insan Micheal'a yardım etmiyordu; en ufak sorusunu bile "İşim var, belki sonra!" diye geçiştirerek. Neler değişmişti? Neler olmuştu? Gazetelerin ücra köşelerinde yazan garip olaylar yüzünden mi kimse yanaşmıyordu ankete katılmaya? "Kapınıza gelip, sizi ilaçla bayıltan anketör" gibi efsaneler yüzünden mi tüm anketörlere şüpheyle bakılıyordu? Tanrı görüyor ve arttırıyordu anlaşılan. Kaderine bir küfür salladı Micheal. Tekrar işine koyulmaya çalıştı ama kafasının tası atmıştı bir kere.

Islington küçük ve tarihi sayılabilecek bir yerdi. Aynı küçük bir köy gibiydi her yönden, herkes birbirini tanırdı, yaşlanıp emekli olan insanların taşındığı, ufak bahçelerinde sinir stres attığı yerlerden biriydi Islington. "Londralıyım!" demek yerine, sıkıcı bir ses tonuyla "Islingtonlıyım... başka soru?" diye cevap verirdi yerel halk. Herkesin üzerinde hafif bir karamsarlık, hayattan bunalmışlık vardı sanki.

Micheal; Micheal Dresden tipik bir İrlandalıydı. Neşeli, canlı, tasası derdi olmayan biriydi normalde. Ta ki çok sevdiği Dublin'den, okumak için Londra'ya gelene kadar. Bir yandan da çalışmaya karar vermişti, liselilere özel öğretmenlik yapmaya çalıştı, çöp topladı, hatta bir ara Londra UFO Müzesi'nin önündeki uzaylı kostümünü giyerek, müzeye daha çok insan çekmek gibi müthiş ama bir o kadar da absürd bir görev üstlendi.

Kafasının tası atmıştı bir kere. Meydanın öbür ucundaki gazete bayiine doğru ilerledi, bakalım yine ne kadar canavar aktifleşmişti Londra'da?

"Hım hım hım! O hoy, The Guardian her zamanki gibi Tom." diye seslendi gazete bayiinin içindeki adama. "Vay, genç ve uzaylı anketörümüz yine buralarda..." dedi Tom, konuşan bir lamanın çıkarabileceği derecede yumuşak ve sıkıntılı bir sesle. Micheal içinden Tom'un lama gibi tükürmemesini diledi, diledi, diledi. Tom, Micheal'ın yüzüne bakarak yere tükürdü ve Micheal böyle bir dileğin gerçekleşmemesinden üzüntü duyarak bir agnostik olmaya karar verdi. Tom'a parayı uzattı, gazetesini aldı, ilk sayfaya göz gezdirmeye başladı.

"Greenpeace Islington Belediye Başkanı'nı esir aldı!"

Tom'a dönerek "Sen en iyisi bana bir Islington News ver Tom!" dedi içinden kahkahalarla gülerek. "Greenpeace, ha?"

Islington News'in ilk sayfasına baktı bu sefer de.

"Londra'nın arka sokaklarından birisinde bir araba tekerleğine girmiş ve bedeni parçalanmış şekilde bulunan Robin Hawkins ismindeki kurban 1 Aralık 2011 günü bulundu."

"Nasıl bir fantezi bu böyle?" diye iç geçirdi ve anketörlüğe devam etmeye karar verdi.
[WT]Elessar
Üye
Sıradan bir gece, sıradan bir bar, sıradan bir barmen. Evet, hayatımın pek de iç açıcı olmayan özeti... Neyse ki bu durum bu gece değişecek. Bugün, şu son yılda sürekli düşündüğüm adımı atacağım. En sonunda, artık hazırım.

Ama daha o zamana çok var ve sarhoşlar şimdiden etrafı kızdarmaya başladı bile.
"5'te sarhoş alarmı!"
"Ben hallederim."

5 numaralı masaya gittim, kafayı çekmişiki tane dana kadar herif, kadınları taciz ediyordu. Çoğu da bu durumdan rahatsızdı.

"Beyler sizinle birşeyler konuşmalıyız."
"Hıck, söyle gülüm."
"Dışarıda söylemeliyim ama, burada olmaz."
"Hadi ama, söyle burada."
"Dışarı çıkıyor musunuz, çıkmıyor musunuz?"
"Bir düşüneyim... Hayır."
"Peki..."

Adamın kasıklarına tüm gücümle bir tekme geçirdim. Oturduğu yerde hayatının acısını yaşayan adam küfürler savurmaya başladı. Bir tekme de suratına atınca, beyaz bayrağı çekti. Diğeri daha da öfkelenmişti; ne var ki öfke herşeye yaramıyordu.

"Şimdi! Dışarı!"
[WT]Elessar
Üye
Adamları yaka paça dışarı çıkardım ve kaldırımın ortasına fırlattım. Bara doğru yöneldim.

"Hey sen; bizden öyle kolay kurtulamazsın."

Ona doğru baktığımda elinde bir sustalı olduğunu gördüm.

"Gangsterler... Hiç çekilmiyor..."

Belimde duran tabancayı çıkardım, şarjörünü kontrol ettim, mermiyi sürdüm ve tabancayı adama doğrulttum.

"Tamam, tamam... O kadar abartmaya gerek yok değil mi? Biz de zaten gidiyorduk..."

İki adam arkalarını döndü, söverek anayola çıktılar. Emniyeti açmadığımı bile farketmeyen iki salaktı onlar...

...

"Bay Franklin, ne söyleyeceğimi bilemiyorum."
"Ama ben senin ne söyleyeceğini biliyorum. Ona evlenme teklif edeceksin, değil mi? Eheh."
"Demek bu yüzden erken çıkabilirim. Kim ulaştırdı bu haberi size? Onu yakalayıp boğasım var da..."

Beraber koyu bir kahkaha attık. Haberi yetiştiren Jessi'den başka biri olamazdı. Değerli, sevecen, gül yüzlü ablam Jessi...

"Her kim ise..." Hala gülüyorduk... "...sen erkenden git ve onunla evlen. Ha bu arada..."
"Buyrun Bay Franklin..."
"Bekarlığa vedanı burada yapacağız. Güzel kadın görmeyeli epey oldu."
"Yoksa... bayan Pineheart?"
"Evet, pörsüdü..."

Karnımız ağrıyana kadar güldük...

...

"Aşkım, eve geldim."

Etraf sakindi ama üst kattan garip sesler geliyordu. Sanki...

"Maria?! Quinton?!"

Etraf tamamen sessizleşti. O anda aklım da susmayı tercih etti.

"Jake... Sana söyleyecektik ama..."
"Jake... üzgünüm..."

Sağ kolum belime uzandı...

...

"Sanığın daha önce bir suçu olmaması ve suçu işlediğinde bulunduğu psikolojik baskı nedeniyle cezasının üç yıla indirilmesine ve bu süre dahilinde hastaneden dışarı çıkmamasına karar verilmiştir."
FireMcFireMc
Üye
Saat sabahın 7'sini gösteriyordu. İşe gitmesi gereken saatin 2 saat evveli. Genelde kalktığı saatti. İşe gitmeden önce, yapması gereken çok fazla şey olmamasına rağmen, içini rahatlatmak adına 2 saat önceden kalkıyordu. Diğer bir ilginç özelliği ise, kalktıktan sonra, elini-yüzünü yıkamak, dişlerini fırçalamak, duş almak, kahvaltı hazırlamak gibi rutin işlerin aksine, kalkıp elini çenesi ile birleştirip, masasının başındaki aynı sandalyede oturması idi.

Klasik bir Londra sabahı idi, Craig 2 saat önceden kalkıp, masasının başında 10 dakika geçirip, rutin işlerine koyulmuştu. Bir anda duraksadı, elini saatine atıp, ayarlama mekanizmasını kendisine doğru çekti. Bir adet kağıt çıktı, üzerine; "gazete" yazıp, gömleğinin ön cebine koydu. Bu sırada saatini de kontrol etti. 1 saat, 12 dakikasının olduğunu görüp rahatladı. Hemen, 6. katında oturduğu 12 katlı apartmanın altındaki büfeye doğru gitti. Hemen, pek fazla incelemeden en üst raftaki gazeteyi çekti. Kahvaltıda okumak adına, tek sayfasına dahi bakmadı, evine gidene kadar. Özenle hazırladığı sofranın başına oturup, çayını koydu. Bir yudum alıp, gazeteyi okumaya başladı. İlk sayfada, her gün ilk sayfada olan haberler vardı. İlk sayfada olmalarına rağmen, artık o kadar da dikkat çekemiyorlardı. 2-3 sayfa çevirdi, fotoğraf iğrençti ama, amnezyak olduğundan beri bu tür iğrenç fotoğraflar, resimler, ilüstrasyonlar pek de dikkatini çekmiyordu. Olayın sıradan bir ölüm vakası olmadığı hissine kapıldı. Belki de, uduyduğu ilk tekerleğin arasına sıkışmış insan vakası idi. İçinden; "acaba döndü mü?" diye geçirdi. Olamazdı, çok düşük bir ihtimaldi. Fakat, bir his bunun "o"nun cinayeti olduğunu düşündürüyordu. Bir cinayet ile açıkça belli olamayacak bir şey idi bu. O yüzden, beklemeye karar verdi. Önündeki günlerde, haberleri daha dikkatli takip etmeye karar verdi. Bunu unutmamak için, eline bir kağıt kalem alıp, not tuttu ve bunu da gömleğinin cebine koydu.

Bu düşünceler içinde kahvaltısını bitirip, iş için yola koyuldu.
PISLIXPISLIX
Üye
"GÜÜMMMMM! Vüiyü vüiyü vüiyü vüiyü, Voolüuuv lüüuvv lüuuuv lüüüuv, dooooo diiiii dooooo diiiii doooo diiiii doooo diiiii, vüüüüüüüüeee vüüüüüüüüüüeeee, biink biink biiink biink..."

Daha yeni aldığı arabasının alarm sesini duyunca gözlerini araladı. Yatağının yanıbaşındaki dijital saate gözucuyla baktı. 03.23 idi. "Offff!" dedi. Bu alarm, neredeyse herkesin alarmının melodisiyle aynıydı. Ama bununla beraber içinde de büyük bir huzursuzluk vardı. Bunun, arabasının yeni olmasının verdiği çömezlik duygusu olduğunun farkındaydı. Ama bir yandan da bulunduğu semtte, öyle hırsızlık vb. vakaların çok az görüldüğünü biliyordu. Yataktan kalkmak ve kalkmamak arasında gidip gidip geldi. En sonunda merakına yenik düşüp yataktan kalktı. Ropdöşambrını giydi. Anahtarlarını ve yastığının altındaki 1911'i alıp dışarıya çıktı. Kendisini, silahını yanına almadan asla güvende hissetmezdi.

Dışarı çıktığında, kendi arabasında bir sorun olmadığını gördü, bu yüzden bir oh çekti. Aslında oh çekilecek bir manzara değildi. Freni patlayan bir kamyon, minik beyaz bir arabayı biçmişti. Öyle ki, araba yer ile bütünleşmiş gibiydi. O arabadan sağ çıkmak imkansız gibi görünüyordu. Ağır adımlarla beyaz arabanın yanına kadar yürüdü. Kapısından sarkan kanlı bir kol dikkatini çekti. Kola uzanmak için eğildi, yaralının nabzına baktı.

"Ölmüş." dedi yanında duran kamyonun sürücüsüne çok soğuk bir şekilde. Kamyon sürücüsü o anda hıçkırıklara boğuldu. Dr.Sağbırakmayan ise, arkasını dönüp yine aynı soğuklukla evine yavaş adımlarla yürüdü. Nasılsa sabah erken kalkıp Londra St Mary's Hastahanesi'ne gittiğinde aynı cesedi görecekti. Evine gidip uykusuna kaldığı yerden devam etti.
discussioncontroller