Berlin Günlükleri - Sayfalar ve Gölgeler
Night EagleNight Eagle
Üye
[center][img width=500 height=250]http://img190.imageshack.us/img190/1231/berlinchronicles1librar.jpg[/img][/center]

Berlin Devlet Kütüphanesi
23 Ekim 2008
Saat: 21:53


Kitap kokusunun loş okuma ışıklarıyla birleştiği akşam saatlerinde, devlet kütüphanesinde yalnızca birkaç kişi kalmıştı. Kitap sayfalarının hışırdamaları ile uyum içindeki sesszlik, ara sıra tek tük öksürük sesleri ile bölünüyordu. Sükûneti bozan yegane şey, kütüphanede bulunan bir kişinin kulaklığından gelen ve mevcut sessizlikte kütüphanenin içinde yankılanan, ancak oldukça zor işitilen müzik sesiydi.

Kütüphanenin akşam vardiyasından sorumlu güvenlik görevlisi Otto, etrafı kolaçan etmek için çıktığı bahçede sigarasını yakmış şehrin ışıklarına seyre dalmışken, gözü ister istemez açık havada oldukça kolay seçilebilen yıldızlara kaymıştı.

-Bu akşam fazla düşüncelisin Otto, konuşmak istediğin bir şey var mı?

Bu yumuşak ve nazik tavrın sahibi, kütüphane müdürü bayan Juenemann'dan başkası değildi. Bir eliyle pardesösünün yakasını tutarken, diğer yandan da yaşlı Otto'nun koluna hafifçe dokundu.

-Bilmiyorum bayan Juenemann, ilginiz için teşekkürler. Yalnızca... Bilemiyorum.
-Oğlunuz, değil mi? Halen özlüyorsunuz.

Otto sigarasından son bir nefes çekerek, yere fırlattı. Ardından sanki gece vardiyasında çalışan bir günvenlik görevlisi değil de, dünyanın tüm yükünü omuzlarına almış birisi gibi iç çekti.

-Artık dayanamıyorum. Nerede olduğunu bilsem de, ümidim gün geçtikçe azalıyor sanki. Yine de altından kalkabilirim, bu zamana kadar nasıl durduysam. Asıl sorun bu şehir. Bu gece... Her gece daha da yalnızlaşıyor sanki, o da benim gibi sahip olduğu herşeyi kaybetmeye başlıyor.

Bayan Juenemann, bakışlarını şehre doğru yönelterek;

-Hepimizin kaybetmeyi göze alamadığı şeyler var. Ancak elimizde kalanlar, bize devam etme gücünü verir.

Kahverengi pardösülü kadın bahçe kapısından çıktığında, Otto bir kez daha iç çekerek Kütüphanenin içine girdi. Her zamankinden daha yalnız, daha solgun olan kütüphaneye. Ve emindi artık, bu gece elinde kalan son şeyi da kaybedecekti. Hissediyordu. Neden, nasıl olduğunu bilmiyordu. Daha önce de olduğu gibi, sadece hissediyordu.

[hr]

Senryonun bu kısmında yer alacak karakterler:

FLC - Lukas Köenig (Fizik Öğrencisi)
Elegie - Adelinde Jasmine Faustengel (Edebiyat Öğrencisi)
Adramelech - Alexander James Black (Arkeolog)
coren - (Gazeteci)
Elegie
Üye
Kütüphanenin mermer döşemesi üzerinde, heyecanlı bir aceleyle koşturan spor ayakkabıların sesi, kulaklıklarından çıkarak kütüphaneye yayılan cızırtılı, belli belirsiz müzik sesini bastırıyordu arada bir. Bir o raftan diğerine koşturan Adelinde, öfkeyle karışık bir umutsuzlukla, kaybettiği kitabının bir benzerini arıyordu. Satın aldığından beri çantasından hiç ayırmadığı, oldukça kalın bir kitaptı; arkeolojik ve tarihi bildiler barındıran, bu sıralar Adelinde için gerçekten önemli olan bilgileri ona sunan bir belge yuvasıydı. Onu nasıl ve ne şekilde kaybettiği hakkında hiçbir bilgisi yoktu; kaybettiğini farkettiği anda o gün gittiği her yeri gezmişti. Her gün gittiği o cafeyi, yurt odasını, otobüs durağını... Yakalayabilse, otobüsü de arardı belki. Ardından aldığı kitapçıya gitmiş, kitabın başka bir kopyasının daha olup olmadığını sormuştu. Lakin ne o kitapçıda, ne de başka hiçbirinde kitaba rastlayamamıştı. Derslikler? Onlara girmeyeli uzun zaman olmuştu zaten. Şu anda uğraştığı şeyin derslerden daha önemli olduğuna dair oldukça derin hislere sahipti. Bu yüzden buradaydı işte, şu anda derste olması gerekiyordu ama O, buna rağmen raftan rafa koşturarak, kitabını arıyordu. Zaten dersler de onlara herkesin kabul ettiği "gerçekleri" öğretmeye çalışıyordu, kabul edilmeyenin, yok sayılanın sözü bile edilmediğini kısa süre önce farketmişti. Kulağında sakince çalan müziği ise, arada bir kalbine su serperek rahatlatıyordu adeta onu. Dudaklarından mırıltılar halinde şarkı sözleri dökülürken, bazen zihninden hızlıca okuduğu kitap isimleri de şarkı sözlerine karışıveriyordu.

"One kiss, my bonny sweetheart, I'm after a prize tonight, but I shall be back with the yellow gold before the morning light..." ...Alman Tarihine Genel bakış, Sayfaların Tozu -Tanrım, kim kitabına böyle saçma bir isim koyar ki?-, Hatırlatmalar, Balkanlar Tarihi... "Yet if they press me sharply, and harry me through the day, then look for me by the moonlight..." Hukuk Tarihi, Berlin'deki Rüzgarlar, Kara Athena, Almanya'nın Yeni Sosyal ve Ekonomik Tarihi..."Daha uzun başlık bulamamış mı?" "Watch for me by the moonlight, I'll come to thee by the moonlight, though hell should bar the way..."

Bir koridoru daha tükettiğinde, sabırsız bir şekilde iç çekti. Birileri, bu kitapların sırasını fena karıştırmışa benziyordu. Bu kadar büyük bir kütüphaneye, bir kütüphane görevlisi tabii ki yetişemiyordu, zaten o da şu anda burada değildi. Muhtemelen bir başka öğrenciye yardım ediyordu şu anda. Olsaydı, direk ona sorardı zaten. Kitaplıkların arasından çıkarak geri kalan sıraya baktığında, tarih kitaplarını barındıran sadece iki kitaplık daha kaldığını farketti. Belki de aramaya Arkeoloji kitaplarından başlamalıydı. Bu iki kitaplığı da bitirdikten sonra, arkeoloji bölümüne de bakmayı düşünerek kitaplıkların arasına daldı yeniden. Bu kadar vakit kaybettiğine inanamıyordu.

Ama çabaları boşa gitmedi. Vakit kaybetmemişti, hayır, aradığı kitap tam da gözlerinin önünde, ona bakıyordu. İskandinavya ve Orta Avrupa'nın Gizli Tarihi, tam da boyuna göre bir hizada, kitabın bordo cildine tezat olacak iki lacivert kitabın arasında duruyordu. Elbette ironik bir şekilde, baktığı son kitaplıklardaydı; her zaman öyle olmaz mıydı zaten? Kaybettiği andan beri damarlarında dolaşan soğuk telaş hissini, rahat bir sıcaklama hissi büyük bir hızla yok etmeye başladı. Hiç vakit kaybetmeden Alexander J. Black'in bilgilerine şükredip kitabı alarak, mutlu bir şekilde kendine boş bir masa buldu. Artık değerli kitabını bulduğuna göre, araştırmaya devam edebilirdi.
AdramelechAdramelech
Üye
...

"Hata nerede?"

Taktığı gözlüğü hafif yukarı çekti ve az önce son kez girdiği evinden aldığı pardesüyü düzeltti hafifçe. Şimdi nereye gideceğinden emin değildi. Ancak şimdi gitmeliydi; Ona saldıran adamların kim olduklarını öğrenmeliydi. Bir kaçak olduğuna göre polislerin onu takip edecek olması işini zorlaştıracaktı.

Ancak daha fazlası vardı. Bunu hissediyordu. Bunu görüyordu.

Hızlıca kapıyı açtı ve içeri girdi. Kütüphane görevlisini ve Güvenliği geçip kütüphanenin ucundaki bir kısıma ilerledi. Kütüphane'nin mermer zeminine hafif adımlar attı ve neredeyse hiç ses çıkarmaksızın yavaşça yürüdü. Oralarda biri olduğunu anladığında kulağına hafif bir müzik sesi gelmişti. Oraya ilerledikçe sesin arttığını fark etti.

Alexander yumruklarını sıktı, ne olursa olsun hazır olmalıydı. Ancak beklediğinin tersine bir kızın yanında duruyordu. Fazla mı paranoyaklaşmıştı? Kulaklıklarına gömülmüş, bir kitap okuyordu. Kitabın bordo cildindeki ismi görünce gözleri hafifçe açıldı. Kadın onu farketmemişti ancak Alexander "bunun" neden kitabını okuduğunu merak etmişti.

Tam karşısındaki sandalyeye oturdu ve kızın kulaklıklarını çıkarmasını bekledi. Kız kulaklığı çıkarıp kim olduğunu sormak üzereyken cevap verdi.

"O kitapta yazanlar eski, yazıldığı sıralar bazı kitaplar elime geçmemişti ve bu nedenle doğru bilgiye sahip değil o kitap. Bir kısmı yanlış bile sayılır. Esasen Keltler İskandinavya'dan gelmemişlerdir. İşin güzel tarafı onlar tamda bu toprakların yakınlarında ortaya çıkmışlardır. Biliyorsun onların dini ve büyücülükle alakalı konularda büyük bir bilgileri vardı. Antik Mısır'dan son-" Alexander sustu. Aptallık ettiğini düşündü, hemde böyle bir durumda geveze olma gibi bir lüksü var mıydı? Ayağa kalktı ve gitmek üzere hamle yaptı.

"Özür dilerim, rahatsız etmem gerekirdi." Elinin içinde, demirlerle yakılarak oluşturulmuş izleri gördüğünde hatırladı...
FLC
Üye
Devlet kütüphanesinin uzun ve aralarında yürümeye korkutacak kadar dar şekilde yerleştirilmiş raflar arasında durmadan gidip geliyordu. Ayak sesleri geniş mermer odada yayılıyor, sayfa seslerine karışıyordu. Kitaplık raflarının hemen başında bantla özenlice yapıştırılmış kitap numara ve konuları yazan kağıdın yanına son kez ve bıkmış bir şekilde ilerledi.

Parmağıyla listeyi bir kez defa daha kontrol ettikten sonra derin bir iç çekti Lukas.

"Aah, neden kitaplar hiçbir zaman olması gereken yerde kalamaz?"

Yaklaşık 2 saattir buradaydı, fakat hala aradığı kitap hakkında tek bir ipucu bile bulamadı. Tarih  bölümünü baştan sona yavaş yavaş, raflardaki bütün kitaplara teker teker bakarak tekrar katetti. Sonuç son 4 denemesinde olduğu başarısızdı. Yine de elinde "Kuzeyin Soğuk Sırları" adlı, eskilikten dağılmakta olan bir kitap vardı. Kitabın tozdan solmuş buz mavisi cildi her ne kadar sağlam gözükse de, saman sarısı sayfaları her an ciltten ayrılıp dört bir yana dağılacak gibiydi.

Şüphe çekmemek, adına bilim bölümünden aldığı birkaç fizik kitabının arasındaki buz mavisi kitaba bakarak;
"Eh hiç yoktan iyidir." diye iç geçirdi ve kitabı aldığına dair kütüphane görevlisini aramaya başladı.

Büyük koridoru geçti ve kütüphane müdürünü şehrin muhteşem manzarası önünde güvenlik görevlisi ile konuşurken gördü. Yine de tüm bu güzel manzaraya rağmen, yüzleri bu muazzam görüntüden zevk almıyormuşçasına düşünceliydi. Tam onlara doğru yönelmişken, kadın birden hareketlendi ve düşüncelerle dolu olduğu belli olan güvenlik görevlisini arkasında bırakarak kütüphaneden ayrıldı.

Lukas da elinde kitapla öylece kalakalmıştı. Hiç tanımadığı insanların sorunları kendisini alakadar etmezdi. Elindeki kitapla masasının arkasında sessizce oturan adama yaklaştı.

"Pardon efendim, bu kitapları ödünç aldım da."

Elindeki kitapları masaya bırakırken, diğer eliyle arka cebinden kütüphane üyelik kartını çıkardı.
Elegie
Üye
Masaya öyle hızlı oturmuştu ki, ilerlerde bir öğrencinin ona sert bir şekilde baktığını, göz ucuyla bir anda görmüştü ama pek umrunda olduğu söylenemezdi. Çantasını omzundan çıkarıp yanındaki sandalyeye bıraktı, içinden küçük not defterini çıkardıktan sonra kendini önündeki kitaba vererek, kitapların o tatlı kokusunu hâlâ taşıyan saman kitap sayfalarının arasında hafif mırıltılarla kaldığı yeri aramaya koyuldu. Saman kağıttan yapılmış kitapları severdi, bir kitabı ilk eline aldığında sayfaları yüzüne doğru çevirerek kokusunu içine çekmek gibi bir alışkanlığı vardı; yeni kitapların böyle bir kokusu yoktu ama saman sayfaların kokusu benzersizdi. Not defterine göre en son 199. sayfadaki Kelt Dininin Çeşitliliği başlıklı bir yazıyı okumuştu. Bu bölümü hatırlıyordu, sayfanın sol tarafında, ilk paragrafın kenarını kaplayan bir resim vardı; mızrak ve sapanlarıyla, pelerini resmi çerçeveleyen, gölge içindeki yüzüyle genç bir adam imgesi; Tanrı Lugh. Sabırsız bir şekilde sayfaları karıştırmaya başladı;  55, 103, 151, 186, 216..."Hayır, birkaç sayfa önde..."

Sonunda aradığı sayfayı bulmuştu. Hafif bir tebessüm yüzüne yayılırken kelimeleri okumaya başladı. Bir süre sonra, sol dirseğiyle masadan destek alıp, kahküllerini yavaşça geriye atarak alnını eline dayadı. Giderek etraftaki insanlardan kopmaya başladı; ne etrafından geçen öğrencileri görüyordu, ne de bir süre onu inceleyen adamı fark etti. Ne zaman ki, binokular görüşüne bir pardesü girdi, o zaman hemen karşısına oturan adamın merak ve kuşkuyla bakan gözlerle onu süzdüğünü gördü. Bu gözlerde bir mutluluk da sezilebiliyordu, evet. Nedenini araması pek uzun sürmedi, zira kitabın arkasında fotoğrafı olan, zayıf yapılı adam tam karşısında oturuyordu. Hareketli bir dalga büyük bir hızla kalbinden tüm vücuduna yayılmaya başladı, kitaptan çok daha fazlasını bulmuştu! Kulaklıklarını çıkartıp birşeyler sormak üzere ağzını açtığında ise, adam konuşmaya başladı.

Tüm kitap bir yanılsamaydı, eksik, hatta yanlıştı adamın sözlerine göre. Kendini tutamayarak, anlatmaya başlayan yazarı büyük bir ilgiyle dinlemeye koyulmuştu Adelinde, lakin adam tam birşeyleri, daha doğru bilgileri anlatmaya başlayacakken aniden susarak ayağa kalkmıştı. Yüzündeki ifadenin keskin değişimi, fark edilmeyecek gibi değildi. Adam gitmek üzere hamle yapar yapmaz, Adelinde ayağa fırlayarak adamın zayıf bileğini yakalayıverdi, bunu kesinlikle kaçıramazdı. Özür dileyen adama "önemli değil" anlamında başını sağa sola salladı ve hevesle parlayan yeşil gözlerini adamın gözlerine dikti, keskin bir fısıltıyla konuşmaya başladı. Daha sessiz olması gerekirdi belki, ama öğrenme hırsının yarattığı o tatlı heyecanı bastıramıyordu.

"Lütfen, bay Black, rahatsız etmiyorsunuz. Tam aksine, sözleriniz benim için çok önemli!" Cümlesinin sonuna doğru adamın bileğini hâlâ iki eliyle tuttuğunu fark ettiği anda utanarak elilerini çekti, saygısızlık ediyordu ama kendini tutamamıştı. "Daha fazla anlatabilir misiniz? Sizi gerçekten dinlemek istiyorum." Ona oturmasını işaret ederken, utandığı zamanlarda hep yaptığı gibi dağılmış kahkülleriyle oynamaya başladı.
AdramelechAdramelech
Üye
Bir an kararsız kaldı. Nasıl güvenebilirdi?

Avucu terlerken kaşındı. Parmakları kaşınan yüzeyi kaşırken izler tekrar canlandı kafasında. O anı hatırladı.

[center]***[/center]

Bir kadın cesedi. Kadının saçları kıpkırmızı. Cesedin etrafında beş tane alev... Ceset yanarken çığlık atıyor. Gerisi... Yok.

[center]***[/center]

Alexander bir an gözlerini yumdu. Derin bir nefes aldı. Neden güvenmeliymişim gibi hissediyorum ki? Aptal bir kütüphanenin ortasında benim kitabımı okuyan bir kız, onca olan şeyden sonra.. Gözlerini açtığında kızın kahkülleriyle oynadığını gördü. Ona bakmıyordu tam olarak. Derin bir nefes daha alıp paltosunu çıkardı ve masanın bir kenarına koydu.

Daha deminki ani hareketinden sonra hafifçe kaymış gözlüğünü tekrar düzeltti ve kızın sol elindeki yarayı görmesini istemediğinden hafifçe yumruk yaptı elini. Kızın önünde duran kitabı aldı ve şöyle bir göz atıp yerine koydu. Bütün bunları yaparken bir şiir mırıldanıyordu sakince, en azından sakinmiş gibi hareket etmek istiyordu.

"Diyeceğim şey aslında baya alakasızdı, Keltlerin benim düşünceme göre Mısırlılardan sonra en gelişmiş büyü bilgisine sahiptiler. Bu arada, Lugh'un Lugus'a sonrada Logos'a dönüştüğünü düşünüyordum. Diğer dil bilimciler Lugere'ye dönüştüğünü söylüyorlar ancak bence dönüştüğü kelime yinede Logos; Ki o Antik Yunanca'da Kelime veya Sembol anlamına düşüyor." Sesinin kısılmaya başladığını farkettiğinde hafifçe boğazını temizledi. "İncil'in Yunanca çevirilerinde Tanrının oluştuğu şeye Logos denir, İngilizce çevirilerinde Logos'a "Kelime" diyorlar."

Hafifçe gülümsedi, kız ona Alexander'ın anlayamadığı bir şekilde bakıyordu, beğenip beğenmediğini pek anlamadığı için susmaya karar verdi. Konudan konuya atlayan biri olarak kendini rahatsız hissetti, kızın pek hoşuna gitmediğini düşüncü söylediklerinin. Neyi öğrenmek istiyordu?

"Ama senin ilgini çeken şey kelimeler değildi. Öğrenmek istediğin neydi?" Nefesini verdi bu sefer, yüzündeki ifadeleri bıraktı.
Elegie
Üye
Yıllardır aradığı adamı tam karşısında bulmanın heyecanı, birden ne sormak istediğini toparlayamamasına neden olmuştu. Spekülasyonlar mı? Hikayesi mi? Yoksa araştırmanın ta kendisi mi? Konuşmaya başlamak üzere birkaç nefes alış ve dudak kıpırtısından sonra, birden en büyük merakı dudaklarından dökülüverdi. Belki de, en son sorması gereken soru buydu;  "Thule sosyetesi ile ilgili ne biliyorsunuz, bay Black?"

Alexander bir an irkildi. Ne öğrenmeye çalışıyordu bu kız? Yinede tehlikeli olabilirdi. "Hiçbir şey."

Adamın irkilmesi Adelinde'in gözünden kaçmadı, demek ki gerçekten bu işte bir şeyler vardı. Lakin konuyu başından savması, direk lafa girmesinin bir yan etkisi olmalıydı. "Özür dilerim bay Black, belki de pat diye sormamalıydım ama-" Adamın gözlerinin içine bakarak devam etti. "-uzun zamandır bu konuyu araştırıyordum ve sizi karşımda, sorularımı beklerken görmek açıkçası beni biraz heyecanlandırdı." Hafif bir tebessüm bir an yüzünde belirdikten sonra, devam etti. "Bir süredir bu konu üzerinde araştırmalar yapıyorum ve adınızı gerçekten çok duydum. Yani bir şeyler bildiğinize emin gibiyim." Başını hafifçe yana yatırarak, şefkatli bir şekilde ona baktı. "Yıllardır ortalarda olmamanızın sebebi mi inkar etme nedeniniz?"

"Bu bilgiyi neden istedin ki- Adın neydi?"

"Adelinde."

Alex biraz arkasına yaslandı. Kız merak ediyordu. Arkasında bir şeyler olsa da pek önemli değildi onun için artık. "Peki, bu bilgiyi bende mevcut olsaydı, neden seninle paylaşmalıydım ki? Çünkü Okkült bilgisi.. genellikle kişiye özeldir diyelim." Gözlerini kızın gözlerinden ayırdı ve kitabın açık sayfasındaki kelimeleri incelemeye başladı.

Gözlerini adamdan ayırmadan, bir süre düşündü Adelinde. Ona geçerli bir neden sunabiliyor muydu? Daha doğrusu sorulması gereken soru, karşısındaki adamın nasıl bir cevap istediğiydi. Ancak bulamadı. Belki de en doğrusu, en basit şekilde bunu cevabını vermek olurdu, sadece kendine göre. Derin bir iç çektikten sonra, dalgın bir şekilde yanıtladı; "Çünkü, bilmem gerekiyor. Bir şekilde bir ipin ucunu yakaladım, bağlanması gereken yeri arayıp da bulmazsam, hayatım boyunca zihnime dolanacak, düşüncelerimi bulandıracak, biliyorum. Beni içine çeken bir bataklık gibi." Yeniden dünyaya dönmüşçesine adama baktı tekrar. İçinde giderek yükselen heyecanı bastırmakta güçlük çekiyordu. "Hiçbir bilgi kişiye özel değildir, bay Black, kitapları yazmanızın sebebi bu değil miydi? Konferanslarınızda üstü kapalı da olsa bu konuların üzerinden geçme nedeniniz bu değil miydi? Belki-bir ihtimal-birilerinde bu sözcükler birer ampul yakar da bilmek isterler? Öyle değil mi?"

Alex kitaba bakmaya devam etti. Aklı başka yerlere dalıp gitmişti kızın sözlerinden sonra; Geçmiş.. Hangi ip diye düşündü? Hareket etmedi, sadece konuştu. "Araştırmayı bıraktım. Araştırmamak adına her şeyi yaptım. Sen Abyss'in dibine giden bir ipi yakaladın Adelinde. Abyss'in dibi yok. İp sadece yok eder seni, içini. Bir yere kadar gelip bırakırsan hayatın boyunca seni rahat bırakmayacak görüntü-" Derin bir nefes aldı ve Adelinde'e baktı. "Ve hayır Adelinde, Ben kimseyi bulmak istemedim. Bir zamanlar istemiştim, bukitap o zamanlardan kalma işte. Ancak anlaman gereken şey bu, hatan bu. Sen gruplar arıyorsun ancak bu bilgiler sana bir grubun veya bir topluluğun verebileceği şeyler değil. Thule'yi buldun ve katıldın diyelim. Sana ne yapmalarını bekliyorsun güzel bir karşılama töreni yapıp seni "yıllardır bizi araştırdın aferim" diye aralarına alacaklarını mı yoksa iki üç serseri tutup seni öldürtmeye çalışacaklarını mı? Yoksa istediğin bilgiyi alabileceğini mi sanıyorsun Adelinde? Burası öyle bir dünya değil üzgünüm ama hiç bir yerde aradığım şeyi bulamazsın." Son cümlelerinde neredeyse bağırdığını farketti ve sustu Alex. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor ve titriyordu. Gözlerinden o eski deliliğin okunabileceğini bildiği için gözlerini kapadı ve kendini kontrol etmeye çalıştı.

Adamın keskin tavırları gözünü korkutmak için miydi, yoksa başına gelen gerçekten kötü birşeyler miydi, emin olamadı Adelinde. Olması da gerekmiyordu. Belli ki, gerçekten yolunda gitmeyen birşeyler vardı, zira adamın son tavırları, sesinin giderek yükselişi üzerine kütüphanedeki insanlar onlara dönüp bakmaya başlamıştı. Ama adamın sözleri, gözlerinin büyük bir şok etkisiyle büyümesine neden oldu. "Yani, hâlâ varlar, yani 2. Dünya savaşından sonra..." Bir an duraksadıktan sonra, göz ucuyla kütüphanedeki insanları kontrol etti. Bu konular bağırılarak konuşulmayacak kadar ciddiydi ve giderek daha da ciddileşiyordu. Kimsenin onlara bakmadığına emin olduktan sonra kararlı bir ifade ile adama döndü yeniden. Artık sakinleşmişe benziyordu. "Bakın, bay Black. Benim amacım, onlara katılmak falan değil. Tehlikeli bir şeyler olduğunu biliyorum, uğraştıkları şeyler de normal değildi aslında, bunun da farkındayım. Zaten bilmek istediğim, gerçekten, NE ile uğraştıkları." Gözleri bir an not defterine iliştikten sonra, düşünceli bir şekilde ekledi. "Ve neden hâlâ bunlarla uğraştıkları..."

Masanın üzerinden not defterini ve kalemini kaparak kucağında hızlıca birşeyler karalamaya başladı, bir yandan da konuşuyordu. "Siz söyleyene kadar, ne onların, ne de bahsettiğiniz ancak ne olduğunu bilmediğim diğer grupların hâlâ varlıklarını sürdürdüklerini bilmiyordum. Ben onların, ikinci dünya savaşından sonra seslerinin çıkmadığını, yok olduklarını sanıyordum sadece. Evet, bana biraz bilgi verdiniz ve buna minnettarım." Başını kaldırarak yeniden kararlı gözlerini adama dikti ve hafifçe gülümsedi. "Korumaya çalışmanızı anlıyorum ama, birileri bunları ortaya koymadıktan sonra kaç kişiyi koruyabileceksiniz? Merak edebilecek tek insanlar sadece bizler değiliz, bay Black...

Alexander Black gözleri açtı. Bu sefer bir tebessüm vardı ama o kadarla kalmadı, fısıltı şeklinde güldü. "Yanlış anlamışsın, ben kimseyi ne koruyorum nede düşünüyorum üzgünüm. Sadece Kendimi düşünüyorum, Adelinde."

Aynı şekilde bir tevessümle karşılık verdi; "Affedin. En azından düşünüyorsunuz, bay Black. Benim de yaptığım, engel olamadığım bu; düşünmek. Düşünüp de bir yere varamamak, işte bu da beni çıldırtan şey. Bir filmin başını düğümüne kadar izleyip, sonunu görememek gibi. Gerisini her zaman merak edersiniz ve içinizi kemirir durur..." İç çektikten sonra, daha sakin bir tavırla konuşmaya devam etti. "Sizi fazla üsteleyerek sıkmak istemiyorum, ama beni doğru ya da yanlış bir yerlere götürebileceğini düşündüğüm tek kişi, tek yol sizsiniz. Özellikle de, kitabınızdaki birçok şeyin hatalı ve yanlış olduğunu söyledikten sonra." Kollarını kavuşturarak, yeniden eski saf meraklı haline döndü, yalnız ses tınısında biraz şefkat de sezilebiliyordu. "Anlatmanız, size zarar vermelerine mi neden oluyor?"

"Anlatmam değil, bilmem yetiyor sanırım. Bildiğim şeyin ne olduğundan emin olmasamda.." Hafifçe kaşlarını çattı. "Sana Thule hakkında hiç bir şey söyleyemem. Ama öğrenmek istiyorsan, bir yere kadar sana yol gösteririm. Ne yazıkki yollarımızın ayrılacağını tahmin ediyorum, öyle yada böyle."

İşte, artık bir yerlere geliyorlardı. Göstereceği yolun ne olduğundan emin olmasa da, ona yol gösterecek yegane tabelanın yönünden gitmeye kararlıydı Adelinde. "Ben ise tam aksine, bir yolda ilerleyen iki kişiyi düşünüyordum. Belki de iki, birinin ulaşamadığından fazlasına ulaşır, bilmediğinden fazlasını öğrenir. Şunu biliyorum ki, bilgi açlığı insanda varsa hiçbir zaman tükenmez, bendeki de tam olarak bu." Adama dönerek samimi bir şekilde gülümsedi. "Bunca şeyi araştırarak öğrenme sabrını gösterdiğinize göre, sizin de öyle. "

"Başaracağımız bir şey olduğundan emin değilim. Bir zaman sonra ben çekileceğim, yol senin yolun, ben senin yolunda yürüyemem Adelinde, ancak yolu gösterebilirim." Hafifçe sırıttı. "Şeytan gibi, oda sadece sana bir şeyleri söyler, sende gerçekten öyle diyip hayatını değiştirirsin."

"Peki şeytanın bazen gizlenen gerçekleri fısıldadığı olmaz mı? Karısını aldatan bir adamın karısının kulağına bu haklı kıskançlığı fısıldamaz mı?" Daha çok kendi kendine konuşuyor gibi bir hali vardı, düşünmeden dökülüyordu sözler dudaklarından. "Yoldan çekilip çekilmemek sizin seçiminiz, bay Black. Ben beni hayata bağlayan zincire sıkıca tutarak o yol üzerinde neler döndüğünü öğrenmeye gideceğim. Belki de bir süre sonra öğrendiğim kadarı bana da yeter, bilemiyorum..." Bir an, adamın avcundaki yaraları fark ederek duraksadı. Eline yayılmış, oldukça ciddi bir yaraya benziyordu; kızarmış ve kabarmıştı, su toplamış gibiydi. Meraklanmadan edemedi Adelinde, bazen merakın insan formuna dönüşmüş hali olduğunu düşünüyordu zaten. "Ellerinize ne oldu, bay Black?"

Alex, kızın, önceden saklamaya çalıştığı yarayı görmesinden rahatsız olmamıştı. Bazı şeyleri bilmesi gerekecekti değil mi? "Fedakârlık yapman gerekecek. Kanınla veya derinle veya akılla. Sonuncusu kaybetme olasılığının en yüksek olduğu şey aslında." hafifçe gülümsedi. "Benim yapmam gereken işler var. Eğer şimdi bekleyeceksen burada bekle, gidersen bir daha görüşemeyebiliriz." dedi ve ayağa kalkıp paltosunu eline aldı. "Ve lütfen böyle saçma kitaplar okuma." diye kitabını gösterdi. Ancak hala sol elindeki kızgın demirle oluşturulmuş yazıları düşünüyordu.

Adamın fedakarlık hakkında söylediklerine hak vererek, belli belirsiz başını sallarken yüzüne hüzünlü bir gülümseme oturmuştu. "Dünya bir kurban yeri, istediğimiz her şey için bir şey kurban etmemiz, dünyaya sunmamız gerekir, bu dünyanın kanunu bu. Ve her seferinde değerli bir şeyi kaybediyoruz, her ne kadar elde ettiğimizin değeri asla kaybettiğimiz kadar olmasa da..." Adamın kitabı işaret etmesiyle, kendini tutamayarak gülmeye başladı Adelinde. Bir an, adamı gerçekten ikna edemeyeceğini düşünmüşse de, sonunda bunu yapmıştı. "Kesinlikle, kitaba dokunmayarak burada sizi bekleyeceğim efendim." dedi gayet neşeli bir sesle. Alex rafların arasında kaybolurken kulaklıklarını her zamanki yerlerine yerleştirerek, konuşma boyunca çalışmaya devam etmiş müzikçalarının geldiği şarkıya verdi kendini.

Dead Can Dance - "The Lotus Eaters" Naytıgıl tarafından verilmiş rp müziğimizdir efemmm...
AdramelechAdramelech
Üye
Alexander Kütüphaneden hızlıca ayrıldı ve merdivenlerden üst kata çıktı. İkinci katın koridoruna geldiğinde karşılaştığı tek şey sessizlik ve karanlıktı. Sessizce Kapıların üstünde o ismi aradı. Sigrun Juenemann

Odayı bulduğunda bu tekinsiz koridorda yürümekten yeteri kadar korkmuştu. Bir şeyler vardı. Odayı iyice dinledi. Ancak ses duymayınca geri, Kütüphaneye hamla yaptı. Ancak Merdivenlere geldiğinde.. Sigrun’un odasından bir ses geliyordu. Bir patırtı. Alexander garip bir şekilde korkusuna yenildi ve bağırdı.

“Kim var orada?”

Ses birden bire kesildi. Alexander odaya gitmek üzere yürümeye başladı ve kapının orada bir kez daha sordu. "Sigrun, sen misin?" Ses artık yoktu. Buzlu camdan içeriyi inceledi ancak hiçbir şey göremedi. Bu tekinsiz koridorda daha fazla kalmaya niyeti olmayan Alexander, kütüphaneye doğru hızlıca ilerledi…
discussioncontroller