Kapitalizm'in Gerekliliği
SerakSerak
Üye
Anıl dedi:


direkt olarak komünist manifesto'dan alıntı yapıp bir şeylere açıklık getirmek istiyorum "o" noktada;

yani nasıl desem "yok saymak" derken "hadi. hop. yok sayıyoruz beyler ehehe" diye bir durum yok ortada. böyle yani neyse.


  Demek istediğini tam anlamadım. Yani sosyalizm özel mülkiyete serbest ticarete iş yerlerine v.b.g. karşı değil mi? Manifestoda kapitalizmin toplumun çoğunluğunu mülksüzleştirdiğini söylüyor burdan komünizmin serbest ticarete, özel mülkiyete karşı olmadığı sonucunu mu çıkaralım? Manifestoyu bilmem ama doğu bloku ülkelerinde uygulama bu yönde oldu. Yani devletten başka kimsenin mülkü olmadı ve bence yanlış oldu.

  Kapitalizmin insan doğasına uygun olduğu veya yansıttığı düşüncesine gelince; ancak insanların acımasız para kazanmak için her hainliği, her adiliği yapabilen, her şeyi satabilen canlılar olduğunu kabul edersek doğrudur. Kapitalizm para kazanmayı her şeyin önüne koyduğu, para kazanmak için yapılan her eylemi doğru kabul ettiği için gezegen için de insanlık için de en büyük tehdit. Bu üretim ve para kazanma çılgınlığı baş edemiyeceğimiz doğal felaketlere sebep olduğu gibi insanın insanlıktan çımasına da sebep olmaktadır. kapitalizm insanı değil parayı merkez aldığı için çökmeye mahkumdur. İnsan parasız yaşayabilir ama doğayı yok ederse yaşayamaz.
hayalgezerhayalgezer
Üye
Para para para.

http://edition.cnn.com/2010/BUSINESS/06/06/china.labor.foxconn/index.html?hpt=C1

Acaba yine ucuz işçi için Latin amerika'da darbe dönemine girilecek mi? Yoksa Çin mi ezecek "işçi muhalefeti"ni?
SilentHunterSilentHunter
Üye
açıkçası bende kapitalizm'in doğallık olduğunu ve insanın kendisinden geldiğini düşünüyorum, yani insanın içinde var sanırım creiGn'in dediği gibi.
acdervisacdervis
Mod
Madem burası dürtülmüş, aklıma gelen bir şeyi yazıp fikir isteyeyim.

Pazar ekonomilerinin ve kapitalizmin en sık(ve Marx tarafından bizzat) eleştirisi yapılan noktalardan biri işçinin yarattığı artı değerin sermaye sahibine gitmesidir. Çalışanın prodüktivitesi artarak sermaye tarafından sağlanmaya devam ettikçe bu uçurum giderek büyümekte. Soru şu;

Sosyalist bir dünyada da işçinin artı değerine el konulmuyor mu? Belirli sendikalist akımlar hariç işçinin yarattığı artı değer alınıp topluma dağıtılıyor. Bu artı değere ne olacağı bizzat işçi değil toplum ya da Stalinist falansak devlet tarafından belirleniyor. Daha sendikalist akımlarda da grup karar veriyor. Elbet kapitalizmdeki eşitsizlik ortaya çıkmıyor teoride, fakat yine de bu sıkça kullanılan söylemin ya da şikâyetin hatalı olduğuna işaret etmiyor mu?
YojimboYojimbo
Mod
@Acdervis

Bu noktada -ki bunu reel sosyalist deneyimlere yönelik bir eleştiri olarak da kabul edebilirisin- devlet kavramının, kapitalizmin epistemolojisinin sirayetinde kalarak anlamlandırılmasının bir çelişki yarattığını söyleyebilirim. Öncelikle, sosyalizm -barındırdığı bir çok farklı fraksiyonla beraber- temel olarak, üretim araçlarının ortak mülkiyetini, dağlımın da demokratik esaslara göre planlanmasının gerekliliğini savunur. Bu şekilde üretim modelinin motivasyonu, neo-liberal düzlemde giderek tekelleşen sermaye sınıfının artı değer maksimizasyonuna değil, total toplumsal ihtiyaçlara dayanacaktır.

İlk cümlemde ifade ettiğim gibi, bugün sözünü ettiğimiz "devlet" nosyonunun kendisinin -esasında Marx'ın da ifade ettiği gibi- sosyal hiyerarşik düzenin ve sınıfsal çelişkilerin bir uzantısı olduğu düşünülürse, sosyalizmi ve "ortak mülkiyet olgusunu" doğrudan "üretim araçlarının devletleştirilmesi"ne indirgemek, esasında bizi sözünü ettiğin gibi bir çelişkiye düşürebilir. Şayet bu noktada devlet kavramının hiyerarşik dikey örgütlenme modeline yönelik işleyen bir eleştiri mekanizması söz konusu olmazsa, bu otokratik algı, bürokratik oligarşinin kemikleşmesinin de tesiriyle bir tür "devlet kapitalizmi" olgusunu doğuracaktır. Bu sebeple, sosyalist toplumlarda desantralizasyon ile, sendikalar, meslek odaları, işçi konseyleri, belediyeler, halk meclisleri, köy enstitüleri vs. gibi yatay örgütlenme alanları üzerinden doğrudan demokrasinin ve otonominin öne çıkması, sivil toplumun kendini yönetme becerisini geliştirebilmesi adına zaruridir. Kamu, -bugünkü sermaye destekli partilerin oligarşisinin aksine- tabandan-tavana örgütlü bir şekilde, karar mekanizmalarını efektif bir şekilde kullanarak, siyasetin birincil aktörü haline gelmek durumundadır kısacası, benim sosyalizm tahayyülüme göre. Bu noktada daha liberter sosyalist bir çizgiye yakın durduğum söylenebilir. Yani, bizzat işçinin de kendi emeği üzerinde söz söyleme hakkı bulunmalıdır, keza sosyalizm en basit ifadesiyle, emeğin bir meta olmaktan çıkarak, kendi sahipliğini kazanması durumudur.
FirewingFirewing
Üye
Abi zaten bahsettiğin halkın örgütlenerek siyasette aktif hale gelmediği durumlarda, şu hep geveleyip durduğumuz "Cumhuriyet, halkın kendi kendini yönettiği rejim biçimidir" söyleminin içi fazlasıyla boş oluyor. Demokrasiden falan söz etmek anlamsız oluyor.

Gerçi tartıştığınız nokta bu değil ama, ülkenin içerisinde bulunduğu duruma işaret eder nitelikte bir çıkarım. Bu noktada cumhuriyet rejiminin de sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.
YojimboYojimbo
Mod
Halkın örgütlenerek siyasette aktif hale gelmesinin ön koşulunun, -özellikle neo-liberal düzlemde giderek şiddetlenen- sosyal hiyerarşinin ve sınıfsal çelişkilerin ortadan kalkması olduğunu düşünüyorum. İktisadi anlamda demokratik bir düzene sahip olunmadığı müddetçe, bu taban üzerinden siyasi anlamda demokrasinin tam manasıyla hayata geçirilebileceğini düşünmüyorum. Tabi ki, tarihsel olarak demokratik kazanımları göz ardı ediyor değilim fakat altyapı-üstyapı ilişkisi açısından bakıldığında, bu şekilde düşünüyorum.
FirewingFirewing
Üye
Abi iktisadi anlamda demokratik bir düzene sahip olmak için çok ciddi reformlar yapmak gerekiyor ki bunun sonu tabiri caizse "hacı hadi ülkeyi kapatıyoz yenisini açacaz" a kadar gidiyor. Olması gereken odur belki ama uygulanabilirliği konusunda olumlu bir fikre sahip değilim.
acdervisacdervis
Mod
Yojimbo dedi:

*yer kaplamasın diye snip*


Siyasi ve ekonomik kurumlar ne kadar ufalırsa ufalsın işçi kendi emeğinin hakkını tamamen alabiliyor mu?

Basit bir örnek vermeye çalışayım. Bir köy ve tarım arazisi var. Bu köyün köy meclisi var, tarım arazisinin (işi basitleştirmek adına) tüm üretim ve sermaye aracı kararını kolektif olarak alıyorlar. Emeğinin karşılığında her çalışan belirli bir maaş alıyor. Tarım arazisine ekimin nasıl yapılacağı hakkında rapor hazırlayan ziraat mühendisi ile traktörle tarla süren ve ekim yapan çiftçinin reel(pazara göre değil, reel) olarak yarattığı değer aynı değil. Fakat köy meclisinin üzerinde hep beraber anlaştığı maaş skalaları bu değer farkını birebir vermiyor(pazar da vermiyor). Bu iki işçiden birinin emeğinden fazla, diğerinin emeğinden az ödüllendirilmesi anlamına gelmiyor mu? Ortada sermaye sahipliği de yok.

Çok detay bir soru ama kafama takıldı.
YojimboYojimbo
Mod
@acderviş

Öncelikle, kapitalizmin epistemolojisinden kopuştan kastım biraz da bu hususla ilgiliydi esasında. Sosyalist üretim modelinin temel motivasyonu, sermaye sınıfının kar maksimizasyonuna değil, ortak yarara ve total toplumsal ihtiyaçlara dayanır. Kapitalizmin yarattığı "İşçinin emeğinin kendisine yabancılaştırılması", yani -bir diğer deyişle- emeğin metalaştırılması olgusu ortadan kalkar, üretim araçlarının ortak mülkiyet haline gelmesi ile. "Emeğin kendi sahipliğini kazanması"ndan temel kasıt da budur esasında (Bu noktada toplumsal örgütlenme şekli de önemlidir elbette, son paragraflarda bu konuya da değineceğim). Üretim safhasında harcanılan emeği kollektif bir olgu olarak, bütünsel bir bakış açısı ile ele almak gerekir. Örneğin; üretim safhasında, kol emeği ile kafa emeği arasındaki diyalektik ilişki anlamlandırılmalıdır. Bu ilişki, her iki emek türünün birbirinin karşıtı olmasından kaynaklanır. Kol emeği somut, kafa emeği ise soyuttur. Bu iki, birbirine karşıt emek türü, bir bütünün birbirini tamamlayan iki eşit parçasıdır esasında. Yani kafa emeğinin karşılığı ile kol emeğinin karşılığını toplumsal açıdan birbirinden bağımsız ele almamak gerekir, keza yaratılan değerin kendini var edebilmesi, ancak bu şekilde mümkün olabilir. Yanlış anlaşılmasın, bu noktada şüphesiz bir emek/değer teorisi üzerinden hareket etmek gerekir; bunun üzerine hala tartışmalar sürmektedir ve sürmelidir de, elbette daha uzun süreler, daha verimli bir şekilde -kafa ya da kol emeğiyle- çalışan, topluma daha çok şey katan bir birey ile, bütün gün üretmek yerine kaytaran bir bireyi aynı kefeye koymak adaletli olmayacaktır :) Fakat emeğin yarattığı değer konusunda kompleks bir sürecin işlediği de göz önüne alınmak durumundadır. Kesin olan şey, bu gibi kararların, emeği bir meta haline getirerek kendi artı-değer maksimizasyonu adına kullanan sermaye ve toprak sahiplerinin iki dudağı arasında olmayacağıdır. Tabandan tavana ve yatay koordinasyon ile işleyen bir doğrudan demokrasi olgusu içerisinde -emeğinin sahipliğini elde etmiş olan- halkın konsensusuna dayalı dinamik bir süreç söz konusu olmalıdır sosyalist bir toplumda.

NOT: Benim sosyalizm tahayyülümün ortodoks görüşlere göre, daha özgürlükçü ve anti-otoriter bir çizgide olduğu söylenilebilir elbette. (Bunu yazımın sonlarında biraz daha açacağım.) Tabi bu şekilde ifade edince, hemen görüşlerimi bir kalıba sığdırmaya çalışanlar tarafından, "revizyonist!", "liberal!", "anarşik!" vs. şeklinde sınıflandırıldığım da olmuyor değil :) (Toplumsalcı anarşist felsefecilerden ve teorisyenlerden de etkilendiğim doğrudur efenim :)) Esasında, reel sosyalizm deneyimlerinin kapitalist restorasyonlarla tarih sahnesinden çekilmesinin akabinde, bu durumu -tarihsel koşullarıyla birlikte- bir eleştiri süzgecinden geçirdikten ve konuyla ilgili farklı görüşlere sahip düşünürler üzerine okumalar yaptıktan sonra, günümüz dünyasının dinamiklerini de doğru bir şekilde okumaya çalışarak, kendi sosyalizm tahayyülümü şekillendirmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Hala da fırsat buldukça geniş yelpazede okumalar yapmaya çalışıyorum (son dönemlerde fazlasıyla ihmal etsem de), dinamik bir proses yani benimkisi. Bir kaç sene öncesinde yazdıklarıma dönüp baktığımda, bunu daha net görebiliyorum. Özünde durmaksızın devinen diyalektik bir olgu olan sosyalizmin geleceği adına gerekli bir proses olduğu kanaatindeyim bunun aynı zamanda.

----

Neyse, sosyalizmden devam edelim; sosyalizm olgusu söz konusu olduğunda, bilhassa "mülkiyet ilişkileri" tanımlanırken sıklıkla yanlış ifadelerin kullanıldığına şahit oluyorum. Öncelikle; sosyalizm, üretim araçlarının, toprağın, yer altı ve üstü kaynaklarının ortak mülkiyetinden söz eder. Bu araçlar ve kaynakların, neo-liberal eksende giderek tekelleşen küçük bir sınıf tarafından, artı-değer sömrüsü ile kar maksimizasyonu adına değil; hali hazırda bu araçlara ve kaynaklara kafa ve kol emeği ile değer kazandıran kamu tarafından, tüm toplumun faydası için, yani total toplumsal ihtiyaçlar adına, var olan tüm potansiyeli ile kullanılmasının, dağılımın da demokratik esaslara göre planlanmasının gerektiğini savunur. Bu bağlamda sosyalizm, üretim modeli olarak karşlıklı faydaya dayalı (mutual aid) işbirliğini savunurken; sermayenin tek bir odakta birikmesine engel olup, emek/değer teorisi üzerinden dağılımın demokratik esaslara göre planlanmasını sağlayarak, geniş perspektifte bireysel mülkiyeti de arttırır esasında. Bu noktada, işçi sınıfının "kapitalist iktisadi model" içerisinde, bugünkü sosyo-ekonomik durumu, sosyal güvencesiz çalışma koşulları vs. üzerinden yola çıkarak, sosyalizmin herkesi bu sefil yaşam standardında eşitleme gibi bir amacı olduğu sonucuna varabiliyor bazıları, bunun temelsiz bir analoji olduğunu söylemek durumundayım. Mevzu, zaten herkes için, emek/sermaye çelişkisinin sebep olduğu insanlık dışı koşulları ortadan kaldırmaktır tam aksine.

Yine mülkiyet konusunu bir örnek üzerinden izah etmek gerekirse; barınma bir hak haline gelir sosyalist düzende, dolayısıyla herkes oturduğu evin sahibi olur. Kapitalist iktisadi düzende, toplumun yüzde kaçının oturduğu eve sahip olabildiği, kaçının ise kiracı konumunda yaşadığı göz önüne alınırsa, -hatta buna barınacak yeri olmayan insanlar da eklenirse-, sosyalizmin bu açıdan, bireysel anlamda, -başkalarının emeğini metalaştırmak suretiyle sermaye birikimi yapılmaması koşuluyla- "herkes için" daha fazla bireysel mülkiyeti savunduğu anlaşılabilir.

Yani, kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çatışma, genel kanının aksine doğrudan mülkiyet kavramından ziyade, mülkiyet ilişkileri ve emek/sermaye çelişkisi noktasından doğar. Sosyalizm, bireysel mülkiyete değil, -hali hazırda ancak kamunun emeği üzerinden değer üretebilirken, emeği bir meta haline getirerek, dolaylı yoldan emekçileri "mülksüz" kılan- üretim araçlarının özel mülkiyetine karşıdır. Buradaki ayrımı doğru yapmak önemli.

Tabi, 300-350 milyon arası çocuk işçinin küresel şirketlerin neo-liberal politikaları eşliğinde ucuz üretim gücü olarak, sömürü şartlarında çalıştırıldığı ve milyonlarcasının sağlıksız çalışma koşulları sebebiyle henüz 30'lu yaşlarında iş hastalıkları ve kazaları sebebiyle hayatlarını kaybettiği, WFP raporlarına göre 830 milyon civarında insanın açlıkla mücadele ettiği bir düzende, öncelik, herkes için, "insanca" yaşam adına, beslenme, barınma, sağlık (ki buna iş sağlığı ve güvenliği de dahil edilmeli şüphesiz), eğitim gibi kavramları birer "hak" olarak güvence altına almak olmalıdır sosyalist bir düzende.

Görüşlerimin geleneksel algılara göre özgürlükçü fraksiyonlara nispeten daha yakın olduğunu ifade etmiştim, bu noktada şunu da eklemeliyim; geçen sayfada sözünü ettiğim gibi, bireylerin toplumsal karar alma tecrübesini ve beceresini arttıracak, katılımcılık ve gönüllülük esasına dayalı yatay örgütlenemelerin konsensusu ile şekillenen bir doğrudan demokrasi algısı inşa edilmeksizin ve tabandan-tavana, bu eyleyiş biçimlerinin ön plana çıkışıyla, devletin bugünkü -sermaye sahiplerinin oligarşisinden beslenen- otokratik kimliği tasfiye edilemeksizin, insanlardaki sosyalizm algısının da "devletleştirme" kavramında öteye geçemeyeceği aşikardır. Kimi reel sosyalist deneyimlerde de tecrübe edildiği üzere; karar alma mekanizmaları üzerinde halkın etkinliğini ve katılımcılığını arttıracak, toplumsal bilinci ivmelendirecek bir örgütlenme modelinin hayata geçirilemeyişinin sonucu olarak, siyasi gücün, toplumsal iradeden bağımsız ve denetimsiz bir merkezi otoritenin elinde toplanması durumda, bu yapı, devletin otokratik karakteristiğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak muhafazakarlaşacak ve status quo'yu korumak adına devrimci dinamizmini zaman içerisinde kaybedecektir. Bu noktadan sonra ise, ancak bir pseudo-sosyalizmden, ya da bürokrasinin kemikleştiği, lider fetişinin ön plana çıktığı bir tür devlet kapitalizminden söz etmenin mümkün olabileceğini düşünüyorum.


Bununla birlikte, sözünü ettiğim gibi, siyasi anlamda otonomiyi ön plana çıkaran, sendikalar, meslek odaları, işçi konseyleri, belediyeler, halk meclisleri, köy enstitüleri vs. gibi yatay örgütlenmeler üzerinden, tabandan-tavana işleyen bir doğrudan demokrasi olgusu ile, ekonomik açıdan "merkezi demokratik planlama" kavramı arasında doğrudan bir karşıtlık ilişkisi kurmaya da gerek olmadığını düşünüyorum. Küresel kapitalizm varlığını sürdürdükçe, merkezi planlamanın bütünüyle tasfiyesinin ampirik olarak gerçekleşebileceğini de sanmıyorum zaten. (Bu noktada, diyalektik bir bakış açısıyla, tarihsel bir gereklilik olgusundan da söz edilebilir.) Söylemek istediğim daha ziyade, günümüzde sosyalizmin var olabilmesi adına; bu merkezi yapının, geçmişteki askeri-bürokratik oligarşi olgusundan sıyrılarak, kendini, hiyerarşik bir dikey örgütlenme modelinin tepesi yerine, iç içe geçmiş yatay örgütlenmelerin merkezinde konumlandırmasının, bu şekilde, sivil toplumu karar alma mekanizmalarıyla içselleştirecek, daha katılımcı ve dinamik bir kimlik kazanmasının gerektiğidir. Gramsci'nin deyimiyle, bir tahakküm aracı olarak devletin yok oluşu, ancak "sivil toplumun kendini düzenleme becerisinin tümüyle gelişimi" ile olanaklıdır. Sosyalist bir toplumun da, bu evrimsel sürecin mümkün olabilmesi adına gerekli dinamiklere sahip olması gerekir. En azından benim gelecekteki "sosyalizm" tahayyülüm bu şekilde diyebilirim.

İnceden Kojin Karatani'nin Proudhon ve Marx sentezinden oluşan X sosyalizmi, diğer bir ifadeyle “associationism” (ortakçılık diye çevirebiliriz sanırım :)) çizgisine kayıyor son paragraflarda yazdıklarım sanırım. ("Sanırım" diyorum keza Karatani üzerine daha fazla okuma yapmam gerekiyor bu konuda. Uzun zamandır erteliyordum, bu yazı vesilesiyle aklıma geldi bak o da :))

Beğenenler: acdervis

discussioncontroller