Black Günlükleri
CoraxCorax
Üye
Bendeniz  Thomas Christopher Augustus Amadeus Corvus Cosmos Blackmoore. 18. Yüzyıl’ın başlarında, güney İrlanda’da doğdum(tam tarih 1708). Babam İngiltere’den oraya sürgüne gönderilen Lord Abraham Blackmoore idi.  Annem ise babamın tebaasından sıradan bir köylü idi. Yüzyıllar boyunca Londra’dan dışarı adımını atmayan Blackmoore ailesi, babam yüzünden o ilkel adaya sürülmüştü. Annemi ise hiç tanımıyorum. Babamın metreslerinden sadece biriydi. Beni ve kız kardeşimi doğururken öldü zaten. İlk cinayetimi doğar doğmaz işledim.

Kardeşim ile benim çocukluğumuz babamızın şatosunda geçti, dışarı çıkmamıza izin yoktu. Kız kardeşim ile çok yakındık, ki bu çok doğal birşeydi. Babamız bize uzaktı, tek arkadaşımız birbirimizdik. Babamdan her ne kadar hoşlanmasam da hakkını vermeliyim, eğitimimiz için gerçekten çok uğaştı. İngiltere’den çeşitli öğretmenler getirdi,üstelik  kız kardeşimin de  okuma yazmayı öğrenmesini istiyordu. En güzelini de, sona sakladım. Muazzam bir kütüphaneye sahipti. Kardeşimle okumayı öğrenir öğrenmez bu kütüphaneyi mesken tuttuk. Edebiyattan, Pagan tanrılarına, dönemin ilkel bilimlerine kadar pek çok konu ile ilgili kitaplar vardı.

Kız kardeşimden hiç bahsetmedim. Babam, kendisinden beklenmeyen bir incelik yapıp ona, annemizin adını vermiş: Mary. Tabi sonuna Elizabeth eklemiş sonradan, Londra’dakilere birazcık da olsa yaranabilmek için. Yumuşak siyah saçları, ipeksi teni ile bir melek gibiydi, ona hep meleğim derdim zaten. O da bundan çok hoşlanırdı, gözlerinin içi gülerdi.

Eninde sonunda çocukluğu gerimizde bırakıp, ergenliğe adımımızı attık. Birbirimizden başka tanıdığımız olmadığından, ayrıca ergenliğin getirdiği hormonsal değişiklerle birbirimize aşık olmamız kaçınılmazdı. Bunu kimsenin anlayamayacağından gizli tuttuk. Birbirimize zaten yakın olduğumuzdan, ne şatodaki uşaklar, ne de babamız şüphelenmedi bizden. Zaman geçtikçe, birbirimize dokunmaya başladık. Bu dokunmalar, öpüşmelere, öpüşmeler de sevişmelere dönüştü. İlk sevişmemiz kütüphanede oldu, tamamen yalnız kalabildiğimiz tek yer orasıydı çünkü. İkimizde çocuktuk o zamanlar, yaptığımız hataların farkında değildik. Eh tabi, doğum kontrol diye bir şey de yoktu tabi o zamanlar, paso sevişiyorduk.

Zamanla, Mary’nin karnı büyüdükçe endişelenmeye başladık. Endişemiz korkuya, korkumuz dehşete dönüştü. Tahminimle hamileliğinin 5. ayında Mary içine girdiği depresyona yenik düştü, ve intihar etti. Cesedinin yanına kimseyi yaklaştırmadım, babamı bile. Karnını gizleyecek bol giysilerle, şatonun bahçesine, annemizin yanına gömdüm onu tek başıma. O zaman 17 yaşındaydım ve ikinci cinayetimi işlemiştim.

Mary’nin ölümünü atlatmam hiç te kolay olmadı. Kendimi okumaya verdim ama kütüphanedeki her kitabı en az üç kere okuduğumdan pek yardımcı olmadı. Kütüphane artık gözüme değişik gözüküyordu. Kitapların bulunduğu yerden çok Mary ile benim en samimi duygularımızı paylaştığımız yerdi.

20 yaşıma bastığım gün artık burada daha fazla kalamayacağımı anladım. Kütüphaneye son bir kez gittim. Orada yaşadıklarımızı son bir kez hatırladım, ve şatoyu terkettim.

İlk durağım Londra idi. Babamın anlata anlata bitiremediği o meşhur Londra pek te güzel gözükmedi gözüme. Aşırı büyük bir tualet gibiydi. Ancak bütün kötü taraflarına rağmen, pisliğin altında iyi şeyler de vardı, sadece sabırlıca kazmak gerekiyordu.

Paris ikinci durağım oldu. Orayı Londra’dan daha güzel bulduğumu söylemem yerinde olur. Bir sonraki durağım Madrid, her açıdan bir hayal kırıklığı idi. İspanya’nın sıcak havası, İrlanda’ya hiç te benzemiyordu. Zaten doğru dürüst bir şey de yoktu, tam bir hayal kırıklığı.

Roma, Berlin, Prag, Budapeşte, Bükreş, Atina, Konstantiniyye, Sivastapol ve son olarak Moskova. Gençliğin verdiği özgüven sayesinde aptaldım o zamanlar. Arkamda baya belirgin izler bıraktığımın farkında değildim.
CoraxCorax
Üye
Yolculuğum 14 yıl sürdü.

Her ne kadar, eve dönmeye pek hevesli olmasam da, evim en rahat çalışabileceğim yerdi. Kiliseden, meraklı gözlerden yeterince uzak. Gerek büyü, gerek bilim olsun yeterince bilgi ve tecrübe sahibi olmuştum artık.

Ya da ben öyle sanıyordum.

Prag’da, dönüş yolculuğumda, ne kadar yanılmış olduğumu gördüm. Avrupa savaşın pençesindeydi, her zamanki gibi. Şu Avrupa monarşilerini anlamak gerçekten çok zor olabiliyor. Kaldığım yerde savaştan başka bir şey konuşulmuyordu. Can sıkıntısından ölmek üzereydim, ta ki O’nu görene dek.

Şimdiye kadar hiç görmediğim bir zariflikle masama geldi. Sesi derinden geliyordu, ama aynı zamanda çok çekiciydi.

“Oturabilirmiyim bayım?"

Karşı koyamadım. Korkuyordum, aynı zamanda da hayatımda hiç hissetmediğim kadar yoğun hissediyordum duygularımı. Oturdu masama. 10 dakika kadar süren sessizlikten sonra, sonunda ağzımı açtım.

“Kız kardeşime çok benziyorsun.”

Gülümsedi. Mary’den biraz uzun boylu ve teni biraz daha koyu, ama onun dışında bir ikizi gibi. Yoksa Babamızın bizden sakladığı üçüncü bir kardeşimiz mi var?

Onunla beraber geçirdiğim her dakika tıpkı Mary ile geçirdiğim dakikalar gibi, hatta daha da zevkli. En sonunda dayanamayıp onu odama davet ediyorum. Merdivenleri kol kola çıkarken kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyor. Elini kalbimin üstüne koyup gülümsüyor. Dudaklarını yaladığı zaman kalp krizi geçirmek üzereydim.

Sonunda odama varıyoruz. Gaz lambasını yakmaya yelteniyorum, ama kolumdan tutuyor. Karanlık istiyor.

“Seni uzun zamandır takip ediyorum Thomas. Taa Londra’ya ayak bastığından beri. Yüzyıllardır senin gibi bilgiye aç biri ile karşılaşmadım. Zihin öyle bir şeydir ki, besledikçe daha da acıkır. Onu asla doyuramazsın. “

Bana doğru attığı her adımda beynim çığlık atıyor. Zihnim ikiye bölünmüş durumda; bir yarısı dehşet, öteki yarısı zevk çığlıkları atıyor. Yanağıma dokunuyor, parmakları buz gibi. Dudaklarımız birbirine değdiğinde istem dışı bir şekilde gözlerimi kapatıyorum. Boynumu hafifçe sola eğiyor. Soluğunu boynumda hissederken gözlerimi açıyorum.

Dişleri…

O sivri dişleri boynuma gömüldüğünde soluğum kesiliyor, ağzımdan sadece bir inilti çıkıyor. Odanın sessizliğine karşın zihnim çığlık çığlığa. Milyonlarca ses var, ama her sesi çok net bir şekilde anlıyorum. Gözlerim kararıyor.


CoraxCorax
Üye
Karanlık...

Her yer karanlık...

Mary... Yardım et...

Gürültü kulaklarımı sağır edecek neredeyse. Keşke sağır olsam da kurtulsam, ama nafile. Her sesi, her kelimeyi çok net bir şekilde duyup, anlıyorum. Bu ses ormanında kimler yok ki: babam, Mary, yolculuğum taa en başında, Londra’da, kaldığım o köhne yerin bakıcısı. Aklımı kaybettiğimden neredeyse eminim.

Işık... O’nu görüyorum. Etrafındaki karanlığı yaydığı ışıkla dağıtıyor. Ama karanlık çok inatçı, sürekli onu sarmalamaya çalışıyor. Bana elini uzatınca sesler giderek yükseliyor. Kreşendo...

O’nun elini tuttuğumda ışık kayboluyor. Sadece karanlık var. Karanlık ve onun buz gibi eli.

Uyanıyorum.

“Thomas Christopher Agustus Amadeus Corvus Cosmos Blackmoore. Karanlıklar dünyasına hoş geldin...Ben senin yeni annenim.”
CoraxCorax
Üye
Su…

Çok susadım… Biraz su, lütfen… Lütfen… Birisi yardım etsin…

“Kendinle savaşmayı bırak. Doğanı kabul et. Artık sen bir insan değilsin. Çok daha fazlasısın.  Kabullen!”

“Söylemesi kolay tabi. Seni kaltak! Susuzluktan ölüyorum burda!”

“Beslenmelisin, sevgili çocuğum… Ama ölümlüyken tattığın şeyleri unut. Artık seni doyurabilecek tek bir şey var. Hayat sıvısı, en kırmızı nektar. Kan.”

Kan mı? Şaka yaptığını sanıyordum, Şaka yapıyor olması için yalvarıyordum Tanrı’ya. Ta ki önüme o kaseyi koyana dek. Kanın o metalik kokusu hiç bu kadar tatlı gelmemişti burnuma. Farkında olmadan kaseyi diktim. Her yudumda daha fazlasını istiyordum. Kasedeki kan bittiğinde elinden şekeri alınmış çocuk gibiydim. Daha fazlası için yalvaracaktım neredeyse. O da bunun farkına varmış olmalı ki elini omzuma koydu ve sabırlı olmamı söyledi. Zamanı geldiğinde beni “ava” çıkaracakmış.

“Av” kelimesi tüylerimi ürpertiyor. Ama aynı zamanda da daha önce hiç hissetmediğim bir şeyin su yüzüne çıkmasını sağlıyor. O bunu farkedip gülümsüyor.

“Sabırlı ol çocuğum. Sabırlı ol. Senin için büyük planlarım var.”
CoraxCorax
Üye
Büyük planları varmış…

Bir aydır gece gündüz, zerre uyumadan okuyorum. Sadece okuyorum.  Yolculuğum süresince okuduklarım, şimdi okuduklarımın yanında solda sıfır kalır. “Atam” Leydi Jessica Atreus’un gerçekten muazzam bir kütüphanesi var. Hem “normal” kitaplar hem de “anormal” kitaplar bakımından.

Vampir oluşum pek birşeyi değiştirmedi, en azından dışımda. İçimdeki değişiklikler daha dramatik. Artık kalbim atmıyor, bir zamanlar utanınca kırmızılaşan yanaklarım artık bembeyaz.  Acaba Mary beni böyle görseydi ne derdi? Beni gene beğenirmiydi? Sanmam.

Bu karanlıklar dünyasında hiçbir tanıdığım yok.  Şu atama bir türlü kanım ısınamadı. Kanım ısınamadı, heh. İçimdeki değişiklerin biri de espiri  yeteneği olmuş. Neyse, atamın bana söylemediği bazı şeyler var, sesler bu şeylerin oldukça önemli olduğunu söylüyor.

Sesler, evet. Vampirleştiğimden beri bazı sesler duyuyorum. Sanırım atamda bunun farkında. Bir açıklama fena olmazdı hani. Dönüştürüldüğümden beri kütüphaneye kapatıldım resmen. Pek bir şikayetim yok, kitaplarla insanlara kıyasla daha iyi geçinirdim zaten ama azıcık da olsa bilgilendirme iyi olurdu.

Leydim geliyor.

-Hazırlan çocuğum, Prens’i ziyarete gidiyoruz.
-Prens mi? Tanrım, vampirlerin soğuk elleri kraliyet ailelerine kadar mı uzandı yoksa?

Gülüyor. Sinsinsice.

-Emin ol ki, daha yükseklere bile uzandık. Ama bu Prens, senin bildiğin prenslerden değil. Camarilla’da belirli bir bölgeyi yöneten bir vampire Prens denir. Biliyorum çocuğum, seni bu konularda eğitemedim, ama söz, döndüğümüzde bütün sorularını cevaplayacağım.
-Pekala. Hazırım zaten, gidelim.
-Hazır mısın? Bu kılıkla mı? Dilencilere benziyorsun! Sana Prag’daki en yetki sahibi vampire gidiyoruz dedim. Böyle pasaklı bir şekilde gelemezsin. Uşaklar sana kıyafetler getirdiler, onları giy. Hemen.


Vampirlerden şimdiden nefret etmeye başladım.
CoraxCorax
Üye
Prens ile olan görüşmemiz beklediğimden daha farklı bir şekilde oldu.  Leydi Atreus’un bu şehirde oldukça fazla gücü var gördüğüm kadarıyla. Prens’in ondan çekindiğini hissettim.

Atamın söylediğine göre(pek kibar bir şekilde söylenemez), Prens bir Ventrue. Bu Ventrue klanı vampir dünyasının elit kısmını oluşturuyor, Camarilla denen birliğin yöneticileri genelde bu klan içinden seçiliyor. Ellerini kirletmekten korkan kan emici sürüsü bunlar, başka bir şey değil.

Şaşırdığım şey, öldükten sonra bile romantik duyguların sürdürülmesi. Bu kelimenin tam anlamıyla bir mucize. Kalbimimiz artık atmamasına rağmen, tam olarak ölmemiş, hala sevip sevilebiliyoruz.

Prag daki ikinci ayımı doldurdum. Atam söz verdiği gibi bana bilmem gereken herşeyi anlattı. Sayıları 13 olan ana vampir klanları, onların bloodline denilen bir nevi yan-klanlarından bahsetti.

En çok ta bizim mensup olduğumuz klan hakkında konuştuk. Malkavian klanı. Klanımızın ismi, kurucusu  olan vampir Malkav’dan gelmekte imiş ve bu klanın vampirleri, heh, deliymiş. Evet deli. Artık kafamdaki sesler için mantıklı bir açıklamam var, deliyim. Ama deliyim derken aklınıza kafasına huni takan gerizekalılar gelmesin,  ha evet, aramızda onlardan da var, ama azınlıktalar. Bizler Camarilla’nın kahinleri, soytarıları, başağrısıyız. Pek çok vampir bizi sevmez, ama biz olmazsak Camarilla olmaz, bu yüzden bize katlanıyorlar.

Leydim Atreus gözüme artık Mary gibi gözükmüyor, gözükmesine de gerek yok zaten. Mary benim içimde. Zihnimin bir parçası artık, daima yanımda. Tam da istediğim gibi….
CoraxCorax
Üye
Günler ayları, aylar seneleri kovaladı.

Bugün, embrace edilişimin yıldönümü. Bir senedir klanımın ve tüm kindredlerin bilinen tarihinin ve politikalarının üstünde çalışıyorum. Mary de çok yardımcı oluyor bana. Zihmindeki bütün sesleri susturdu, sonunda yalnız kalabildik.

Mary’nin bana yaptığı iyilikler bunlarla da sınırlı değil, kadınlara daha değişik bir şekilde bakmamı sağladı. Yeryüzünün en karışık canlılarını anlamamı sağladı. Bunun için ona ne kadar teşekkür etsem azdır.

Bu arada, deliliğimden zevk almaya başlıyorum desem yeridir. Mesela elime boyaları aldığımda, akıl sağlığı yerinde olan birinin kesinlikle yapamayacağı resimler yapıyorum. Bunların bazıları öylesine… etkili ki, görenlerden bazıları uzun bir süre boyunca kendilerine gelemedi. Ayrıca, şunu belirtmeliyim ki, daha yeni yeni gelişmeye başlayan modern tıp, tam bana ve deliliğime göre bir meslek. Yeni keşfettiğim, ama adını henüz koyamadığım sanat biçimini, neşter ve kemik testeresi ile yapmak fırça ile yapmaktan daha zevkli.

Atam, kısmen destekliyor beni. Bütün bunların açığa çıkıp bizi zor durumda bıracağından korksa da. Ama elimde ona karşı kullanabileceğim çok büyük bir koz var. Ben zihnimdeki sesleri susturdum, bu Malkavian klanı tarihinde bir ilk. Atam altın yumurtlayan tavuğu kesmeyecek kadar akıllı, kim ne derse desin.





CoraxCorax
Üye
Kriz sanatımı icra ederken geldi.

Tam elimdeki parçayı eserime yerleştiriyordum ki, herşey karardı. Vampir olduğum bir sene boyunca deliliğime alışsam da, böyle bir şey ilk kez başıma geliyordu. Bilinmeyenin korkusu sarıp sarmaladı beni. Korku ile beraber, merak ta vardı. Karanlığın içinde yapayalnızdım, Mary bile terketmişti beni.

İşte bu yapayalnızlığın pençesindeyken gördüm onu. Ahtapotumsu bir yaratık, kollarını bana uzatıyor. Bu karanlık alemde kıpırdayamıyorum. Kollarında… Kollarında eserimde kullandığım vücud parçaları var. Eserimin adı “Afrodit” olacaktı, kadın vücudunun estetikliğine ithafen. Ama artık olamayacak gibi, üstüme kollar, bacaklar, göğüsler yağıyor.

Çığlık atıyorum. Öyle kuvvetli bir çığlık ki, Malkavian Delilik Ağı’nda yankılanıyor, bütün Prag daki Malkavianlar duyuyor. Karanlıkta atamın varlığını hissediyorum, çekip çıkarıyor beni buradan.


"Thomas! Kendine gel!"

Prag daki bütün Malkavianlar etrafımda(topu topu 7 kişiyiz zaten). Hepsi sanki akıllanmışım gibi bakıyorlar bana.

“İyiyim ben, harikayım. Hıhı evet, harikayım. Neden buradasınız? Sizi çağırdığımı hiç hatırlamıyorum. Özellikle de seni, manyak Wolfgang! Defol git Prens’i yalamaya devam et!”

“Thomas..?”

“Ne var?”

“Ne gördün?”

“Bilmek istemezsin canım…”
CoraxCorax
Üye
İlk krizimden itibaren 5 sene geçti.

Sene 1748. Aylardan Mart. Leydim Atreus araştırmalarım için gerekli kitapları okumam için Londra’ya gitmeme izin verdi. Yolculuğuma başladığımda, henüz bir insanken bir süre bulunmuştum Londra’da ama o süreyi şimdi ile kıyaslamam çok yanlış olur. O zaman bu dünya hakkında hiçbir halt bilmeyen bir gençtim. Şimdi ise bu dünya hakkında daha çok bilgim var. Başkalarının bildiğimi sandığından da çok.

Mart 20
Araştırmalarıma başladım. Şehirin Prens’i bana iyi davranıyor, şimdilik. Benden korkuyor. Şimdiye kadar benden korkmayan tek vampir, Paris Prens’i idi. Kendisi bir Toreador’du ve çok hoş bir bayandı. Hiç unutmam, Paris’teki ilk gecemde beni yatağına davet etmişti. Onunla sevişirken bir ara  sanki kalbimin yeniden atmaya başladığını hissetmişim.

Konuyu dağıtmayayım. Bu hızla gidersem, araştırmam bir hafta gibi bir sürede bitecek gibi gözüküyor. Ama içimde kötü bir his var. 1-2 gündür anafikiri ateş olan hayaller görüyorum.
CoraxCorax
Üye
8 gün boyunca kütüphaneden çıkmadım. Beslenmedimde, ama bir süre daha idare edebilirim. Buradaki kitaplar öyle değerli ki, öylesine muhteşem ki, kimsenin dikkatini çekmiyor. Toplam 2203 kitap var bu yeraltı kütüphanesinde. Keşke hepsini teker teker okuyabilecek zamanım olsa.

Bulduğum eski yazmalara göre (İsa'dan bile eski) şu ana kadar sadece bir Malkavian deliliğininden geçici bir süreliğine olsa da, kurtulmayı başarmış. Ama nasıl başarmış yazmıyor. Bu vampirin adı, atasının adı yok, sanki biri bu bilgileri itinayla silmiş, ya da ben normalden de fazla paranoyaklaştım. Hala yaşıyor mu bu vampir? Sanmam.

Ayak sesleri... Birisi buraya koşar adım geliyor.

Kapı aniden açıldığında ben dövüşe hazırım. Az önce üstünde oturduğum tahta tabure elimde bir silah artık. Ama beslenmediğimden ötürü, zayıfım.

Neyse ki, dövüşmeye gerek kalmıyor. İçeri giren Prens'in yardımcılarından biri.

"Gitmeliyiz! Avcılar!"

Bir yerden bir sıcaklık geliyor. Yeryüzüne çıktığımda Prens'in adamları ile pelerinli bir grup insan dövüşmekte. Tedirgin oluyorum, ne de olsa ilk savaşım. Daha önce hep savunmasız insanları öldürdüm.

Prens'in yardımcısı beni kapılardan, gizli geçitlerden geçirip çatışmadan uzaklaştırıyor. İçimden bir ses onun fazla yaşamayacağını söylüyor. İçimdeki ses her zamanki gibi haklı çıkınca seviniyorum, Prens'in yardımcısı kalbine saplanan okla yere düşüyor. Kimin yaptığını görmem için arkamı dönmeme gerek yok. Bir avcı, tatar yayını dolduruyor.

Üzerinde en çok çalıştığım disiplinimi kullanıp deliliğimi ona da bulaştırıyorum. Normalde yerde kahkaha ata ata sürünmesi gerekirken gözü seğirip hafif bir tebessüm ediyor. Disiplinlerimin avcılar üstüne normalden daha az etkili olduğunu biliyorum, ama bu kadar az etkili olduğunu değil.

Neyse, bu kadarı bile yeterli bana. Tatar yayını dolduramadan üstüne atlıyorum. Suratına yumruklarımı indiriyorum. İndiriyorum. İndiriyorum. Vücudumun kontrolü bende değil artık. İkinci yaşamımdaki ilk kudurmamı o anda tecrübe ediyorum.

Kendime geldiğimde avcının suratı tamamem dağılmış bir halde, ama hala hayatta. Ellerimdeki kanı yalıyorum. Tadı normal. Savunmasız insanların kanları, korkunca salgılanan hormonlar sayesinde daha tatlı oluyor. Ama seçme şansım yok, bulduğumu yiyeceğim. Dişlerimi boynuna geçirdiğimde kendine geliyor avcı, gözden geriye kalanlar faltaşı gibi açılıyor. Kurtulmaya çalışıyor, ama nafile. Kontrol bende. Bende.

Ondan sonra Prens'in yardımcısını kurutuyorum. Kontol bende.

Kendimi iyi hissediyorum. Ama ne kadar iyi hissedersem hissedeyim, bir avcı ordusuyla başa çıkamam. Tek şansım topuklamak.

Topuklarım popoma vura vura koşuyorum Londra sokaklarında. Aklımda tek bir düşünce var, Prag'a geri dönmek!

 
CoraxCorax
Üye
28 Mart

Avcılar bütün şehri sarmış durumda. Gerizekalı Prens eğlenceye daha az düşkün olsaydı, bütün bunlar başımıza gelmezdi. Boşver bunları, bir an önce bu lanet adadan kaçmalıyım. İkinci anavatanım olan Prag, türümün en güçlü kalelerinden biri. Oraya ulaşabilirsem güvende olurum.

Londra'daki Malkavianlar doğrusunu söylemek gerekirse, beklediğimden çok daha aşağı. Tamam, Prag'daki Malkavianlarda çok elit bir topluluk değil belki(ben hariç tabii ki) ama hiç olmazsa sofra adabımız var ve ender de olsa bilimsel fikir alışverişi yapabiliyordum. Londra'nın Malkavian yaşlısı bile yok. Yani var da, yok. Kendini 7 sene önce bir odaya kapatmış, günde iki kere verilen fareler ile besleniyor. Meh, zavallılar. Bizim Prag'daki yaşamımızı görseler ne yaparlar acaba. El değmemiş kız ve oğlan çocukları, yeni doğmuş bebekler, yeni doğum yapmış kadınlar, hamile kadınlar... Bizim menümüzün sınırı, hayal gücümüz.

Güneş battı. Artık dışarı çıkabilirim, her ne kadar tehlikeli olsa da burada daha fazla kalmak istemiyorum. Beslendim, dün geceki duruma bir daha düşmem.

Fransa'ya gidecek bir gemi arıyorum Londra rıhtımında. Amacım burdan Paris'e gidip güzel Prens'in korumasına sığınmak. Evet, mantıklı. Özledim zaten onu.

Aklım cinsellikten başka şeylerde olsaydı, peşimdekileri görebilirdim. İki kişiler. Pelerinleri var, ne silah taşıdıklarını göremiyorum. Kalabalık içinde beni yok etmeye çalışamazlar, yoksa millete neden benim toza dönüştüğümü açıklamak zorunda kalabilirler. Onları sığınağa götürmemi bekliyorlar. Sığınağın yerini öğrendikten sonra da, hepimizin işini bitirecekler. Onları hayal kırıklığına uğratmak istemem.

Planı kurdum kafamda, attım hafızaya. Beyin bedava sonuçta, niye hamallık yapayım? Onları sığınağa götüreceğim, onlar klandaşlarımı yok ederken aradan sıvışacağım. Burdan ayrılacağım gemi de hazır. Herşey hazır.

Elimdeki silahlar, kabzasında ailemim arması bulunan bir hançer ve disiplinlerim.
discussioncontroller