Life is Strange: Before the Storm – Olmuş Bu!

YAZAN Utku Çakır

"O meşe ağacı çok yalnız gözüküyor. Galiba ağaçların bile kimsesizleri var."

Before the Storm’un büyük bir hâyâl kırıklığı olması için her şey hazırdı aslında: Farklı bir stüdyonun elinden çıkıyor oluşu, Max ve doğaüstü özelliklerinin oyunda yer almayışı ve hikâyeyi ilerletmek yerine geriye götürüyor olması... DontNod’un 2015 yılında ortaya çıkardığı şaheser; hikâyesi, karakterlerin deneyimledikleri inanılabilir, gerçek hayat zorluklarıyla kalbime dokunmuştu. Evet, Life is Strange belki bir süper kahraman oyunuydu ama Max’in zamanı geriye sarma gücü oynanış açısından çok büyük bir öneme sahip olsa da, Life is Strange’in esas gücü karakterleri ve kendileri hakkında anlattıkları hikâyeleriydi. Before the Storm’un, Life is Strange’i özel yapan irili ufaklı detayı, oyun sanki DontNod’un elinden çıkmış gibi oyunculara sunabilmesi için aynı anda tik atması gereken o kadar fazla kutucuk vardı ki... Oyunun ilk bölümü itibariyle söyleyebilirim ki; Before the Storm olmuş!

Ana karakterimiz Chloe. Normalde bu fotoğrafta çıktığından daha kendine güvenir bir duruşu var.

Oyunu ilk açtığımda, yapımcı ve dağıtımcıların logolarının ardından kendimi bulduğum ana menü ekranı ve arka planındaki ilkbaharın özgür ama hüzünlü sabahlarını anımsatan gitar tınlamalarını duyduğumda gözümü kapattım ve uzun süreli ayrılıktan sonra eski bir dostuyla ansızın karşılaşan biri gibi içimi çektim... Evet, bu bir Life is Strange oyunuydu.

Her ne kadar esas incelemesini, oyunun ilerki zamanlarda yayınlanacak diğer iki bölümün ardından yapacak olsam da, Before the Storm’un açılış bölümü, bana 2015’de Life is Strange’i oynarken hissettiklerimin aynısını yaşattı. Before the Storm'un başrolü bu kez Max değil. Arcadia’nın, tarihi ve doğasının, yeni nesil oligarşiyle çatıştığı tozlu sokaklarında bu sefer Max’in çocukluk arkadaşı Chloe Price gezmekte. İlk oyundaki olaylardan birkaç yıl önce geçen Before the Storm, Chloe’nin, arkadaşı Max’in Arcadia’yı geride bırakıp Seattle’a taşınmasının ve babasının ölümü sonrası sosyal hayattan iyice koptuğu bir zamanda; annesi, arkadaşları ve okuluyla arasının iyice açıldığı bir dönemi konu almakta.

Chloe ve Rachel. Birbirlerine uzak ama bir o kadar da yakın iki insan.

Babasının ölümü ardından, en yakın arkadaşı Max’e en çok ihtiyacı olduğu zamanda tek başına kalan ve kabuğuna çekilen Chloe’nin yolu, bir şekilde ilk oyunda kayıp olan Rachel Amber’le çakışmakta. Devamıysa bildiğiniz Life is Strange: Etrafı araştırmak, cisimleri incelemek ve karakterlere konuşmak. Chloe, Max’in biraz naif, biraz da pozitif karakterinin tam tersi bir yapıya sahip. Her şeye alaycı ve eleştirel bir şekilde yanaşan Chloe, teknik olarak biraz uyuz bir kız. Ama bunu kötü bir anlamda söylemiyorum, tam tersine, Chloe’nin uyuz olması, onun deneyimlediklerinin bir yansıması ve karaktere cuk diye oturmakta.

İlk oyunun belki de en önemli özelliği olan geriye sayma mekaniğinin bu oyunda yer almıyor oluşu eminim ki birçoğunuz için kabul edilemez bir olay. Ama dediğim gibi, bu seriyi diğer oyunlardan ayıran esas özellik, yaratılan karakterler ve o karakterlerin yaşadıkları zorlukların inanılır ve empati kurulabilir bir şekilde ekrana aktarılması. Before the Storm bunu başarırken, bir yandan da Chloe’ye farklı bir güç vermeyi uygun görmüş. Yani aslında teknik olarak bir süper güç değil ama Chloe’nin karakterine çok güzel uyuyor. Türkçe olarak “Laf sokmak” diyebileceğim bu özellik, bazı kritik diyalog sekanslarında yer almakta. Karakterle laf sokma düellosuna girdiğiniz bu anlarda, karşı tarafın dediklerini dinleyerek, Chloe’nin dibi görünmeyen hazır cevaplığından destek alarak laf sokup, durumu kendi lehinize çevirmeye çalışıyorsunuz. Chloe’nin ağır bombaları ve bel altı lafları çoğu zaman kahkaha atmama neden oldu. Chloe gibi, hayatta, kendini aşağı doğru giden bir sarmalde bulan ve her an başına dert olması muhtemel olaylardan kıl payı kaçan biri için çok mantıklı bir oynanış mekaniği olmuş.

Laf sokma mekaniği.

Before the Storm, ilk oyundaki gibi beş bölüm yerine üç bölümden ibaret olacağı için, oyunun hikâyesi abisine göre biraz daha hızlı ilerliyor. Daha ilk bölümden boğazıma oturan ve beni hüzünlendiren iki-üç sahne var. Life is Strange’in geneline yayılmış “umut” havası, Before the Storm’da yerini “hüzün” ve “karamsarlığa” bırakmış. Tıpkı Max ve Chloe’nin karakteristik özellikleri gibi.

Olağanüstü müzik seçimlerinden, yan karakterlerin detayına; oynanıştaki araştırma hissinden, hikâye parçacıklarının derinliğine kadar, Before the Storm bir Life is Strange kopyası gibi. Hikaye ve süper güçleri olmayan bir Chloe’nin oyuna kattıkları beni çok tatmin etti. Fakat son bir karak vermek için diğer iki bölümü de görmemiz gerekmekte tabii ki. Ama canınız biraz daha Life is Strange çekiyorsa, Arcadia’ya kalkan bu treni kaçırmayın derim.