YAZAN Utku Çakır

Güzel fikir, kötü uygulama.

 Durun, lütfen kaçmayın. Evet, The Station da “uzay istasyonunda geçen yürüme simülasyonu” türünün yeni üyesi ama ince ve dayanıksız kabuğu, içinde oldukça ilginç bir temaya ev sahipliği yapıyor. Fakat bu türde artık tema tek başına karın doyurmayacak hâle geldi.

Alien’ın Xenomorph’u, Arrival Heptapod’u ya da Interstellar’ın fizik kurallarını alt üst eden uzaylıları… “Uzaylılarla ilk temas” konsepti yıllardan beri birçok bilim kurgu eserinde gördük ve artık kendisine alıştık. Çoğunlukla uzaylıların bizi bulması ve sonucunda dünyamıza saldırması etrafında dönen bu tema, The Station’la birlikte oldukça ilginç bir şekle evriliyor. Bu sefer uzaylıları bulan biziz fakat kendileri yaşadıkları gezegeni komple etkisi altına alan korkutucu bir iç savaşla mücadele etmekteler. Bu garip ırkın ne yapabileceğinden korktuğumuzdan dolayı onlarla temasa geçmeden önce, gezegenlerinin hemen yanına son teknoloji bir uzay istasyonu inşa ediyoruz. İçine de üç bilim insanı gönderiyoruz. Görevleri belli: Uzaylıları gözlemleyin, savaş kapasitelerini öğrenin ve toplayabildiğiniz kadar bilgi toplayın. Sonrasıysa geçen sen incelediğimiz Tacoma’ya selam çakar cinsten: Gemiyle ve mürettebatla iletişim kopar ve orada ne olduğunu anlamak için biri gönderilir. İşte bu “biri” de biziz.

Bir araştırma uzay istasyonu denildiğinde aklınıza ne geliyorsa, The Station’da da bunları bulacaksınız. Hangar, köprü, mürettebatın odaları, muayene, araştırma merkezi ve dahası. Bütün oynanış mekanikleri bu odalara serpiştirilmiş ses kayıtları, notlar ve diğer çevresel hikâye anlatım detaylarını bularak mürettebatın başına ne geldiğini öğrenmek üzere kurulu. Atmosfer gerici olsa da oyunda kaçmanız gereken ya da birden suratınızın önüne atlayan yaratıklar yok.

Oyunda birkaç bulmaca var ama ortada aklınızı çalıştırmanız gereken, zeka isteyen bir durum yok. Yani, kaç yıl çalış, uğraş bilim insanı ve astronot ol, ilk temas için seni uzaya göndersinler ama kilitli dolabın şifresini masanın üstüne koy. Olacak şey mi? Ne yazık ki oyunun diğer bulmacaları da bunun gibi kolaylık bulunabilen çözümlere ve sığ yapılara sahip.

The Station oldukça kısa bir oyun. Oyunu tek bir oturuşta bitirdim ve sadece 59 dakika sürdü. Kabul ediyorum, bir-iki yan bulmacayı çözmedim ama ona rağmen oyunun bu kadar kısa süreceğini tahmin etmemiştim. Hele bir de oyunun 25 TL’lik fiyatını göz önüne aldığınızda, süresinin kesinlikle büyük bir hâyâl kırıklığı olduğunu söyleyebilirim.

İstasyonun odalarını gezdikçe ve mürettebatla ilgili gizli kalması gereken bilgileri ortaya çıkardıkça oyunun heyecanı daha da artmaya başlıyor… Demek isterdim fakat durum öyle değil. Üstteki 59 dakikamın üstüne, cömert olup yarım saat daha eklesem elimizde 1,5 dakikalık bir deneyim oluyor. The Station’ın tek başarılı yanı, sürprizli sonu. Oyunda geçirdiğiniz tüm 1,5 saat bu sonu gelmek için bir araç olarak tasarlanmış. Fakat oyunun sonundan geriye kalan kısmı bu sürprizi destekleyecek güce sahip değil. Zaten ortada bir “destek olma” da yok. The Station’ı oynarken bende, sanki geliştiriciler hikâyeyi yazarken çok güzel bir son bulmuşlar da sırf onu göstermek için etrafına bir oyun yapmışlar gibi bir his oluştu.

The Station; tüm eksik yanlarına, ilhamsız oynanışına ve bulmacalarına rağmen yine de sonu için oynanabilir bir oyun. Sadece, şimdi değil. En iyisi siz yaz aylarına doğru oyunun %80 civarı indirime girmesini bekleyin.

Artılar:

  • İlginç konsept.
  • Sürprizli son.

Eksiler:

  • Oynanış mekanikleri yavan.
  • Bulmacalar hiç ilginç değil.
  • Çok kısa.
NOT: 5

SON KARAR: The Station güzel bir hikâye nasıl mundar edilirin canlı örneği. 1-1.5 saatlik hikâye odaklı macera oyunları için bu performans artık yeterli değil.

İLGİLİ BÖLÜMLER