Red Dead Redemption'ı 8 Yıl Sonra Tekrar Ziyaret Etmek

YAZAN Utku Çakır

"Büyümeye can atma. Göründüğü kadar eğlenceli değil."

 “Bazı çiçekler açar, bazıları ölür. Bazı sığırlar güçlenir, bazılarını kurtlar kapar. Bazı insanlar hayatlarından keyif alabilecekleri kadar zengin ve aptal doğarlar. Bu hayatta hiçbir şey adil değil.”

Bu yazı Red Dead Redemption'ın sonu hakkında spoiler içermektedir.

Red Dead Redemption’ı, birçokları için “Rockstar’ın en iyi oyunu” mertebesine taşıyan binbir türlü sebep var: Çatışma mekanikleri, hikâyesi, etkileyici açık dünyası ve daha fazlası. Her ne kadar ben de bunlara katılıyor olsam da, RDR’ı benim için özel kılan esas özelliğini, bu yılın başlarında, çıkışından tam 8 sene sonra ikinci kez oynadığımda fark ettim: John Marston’ın macerasının sonu.

John yıllar boyu Dutch çetesinde, hayat amacı olmadan bir soygundan diğerine koşan bir adamdı. Her ne kadar yaptığı eylemleri modern-Robin Hoodculuk olarak değerlendirse de, yıllar sonra fark edeceği gibi sadece kendisini kandırıyordu. Artık onun için rutin hâle gelen bir başka soygunda vurulduktan sonra çetesi tarafından terk edilmesi, belki de zihninde yıllardan beri sessizce yer eden bazı düşüncelerin uyanmasına neden olmuştu.

"Herkesin değişme, af dileme hakkı var" diyor John, oğlu Jack'e. Yıllar boyu sırtında taşıdığı yükü yere indirip Beecher's Hope’un merhametsiz topraklarına bırakmak istiyor belki de. Ama John, geride bıraktığı hayatında yaptığı yanlışları, ömrünün diğer yarısında iyilik yaparak silemeyeceğini çok iyi biliyor. Hayat bu kadar siyah beyaz değil. İyilikler kötülükleri silmez. Verdiğiniz kararların sonuçları basit bir matematik denkleminden ibaret değil. Bazen iyiliklerle dolu bir hayat, sadece tek bir kötü kararla mahvolabilir. En acısı da bir celsede başkalarının hayatlarını başlarına yıkmak.

John af dilemek istiyor ama dileyeceği tek kişinin kendisi olduğunu da biliyor. Peki bir insan kendini nasıl affedebilir? Bunun genel geçer bir cevabı olduğunu sanmıyorum. John içinse bu sorunun cevabı, Jack için söylediği şu cümlede saklı, “O bir silahşör olmayacak, çeteye katılıp insanları öldürmeyecek. O yaşam bitti". John, hayatının geri kalanını Jack'in kendisine benzememisi için harcayacaktı.

Ama bazen geçmişinden ne kadar kaçsan da, mesafeyi ne kadar açsan da bazı şeyler kaçınılmazdır. İşin ilginci, John geçmişinden kaçmaya çalışmamıştı bile. Önceki hayatında yaptığı kötülükleri saklamıyordu. Ama o hayattan bahsederken başı her zaman eğikti. Gurur duyulası bir yaşam olmadığının o da farkındaydı. En nihayetinde istediği değişimi ve affedilişi elde etmiş olsa da, geçmişinin gölgesi güneşini kapatmaya gelmişti. Yıllarca kurmak için, aylarca geri dönmek için, haftalarca yeniden inşa etmek ve saatlerce korumak için mücadele ettiği hayatının ikinci yarısı, barutun mide bulandırıcı kokusunda rüzgara karışmıştı. John o ahır kapısını açtığında ve karşısında bu sefer mağlup edemeyeceği ezici bir güç gördüğünde ne düşündü bilmiyorum. Ama içimden bir ses, aklından geçen tek şeyin hayal kırıklığı olduğunu söylüyor. Kendi hayatı ya da affedilişi sonrası kurduğu düzen için değil de, Jack’in gelecekte ne olacağına dair duyduğu ağır korkunun içine sinişiydi o son anlarda aklından geçen. Biliyordu çünkü John. Biliyordu ki, sen hayatına başkalarını katmaya karar verdiğin anda, sadece gelecek umutlarını değil, geçmiş pişmanlıklarını da onlarla paylaşırsın. John’un Jack’ten istediği hayat, o ahır kapısının önünde yerini, kendi hatalarını tekrarlayan bir evladın yaşayacaklarına bırakmıştı.

"Bir ilahi güce inanmak eşim ve çocuğumu bana geri getirmeyecek. Geçmiş, olduğumuz kişidir Bayan MacFarlane. Ve bunu değiştirmenin bir yolu yok. İnanç, gücümün yetmeyeceği bir lüks."

Red Dead Redemption'ı sizin için özel kılan ayrıntı nedir?