Netflix Castlevania Dizisi 2. Sezon - İnceleme

YAZAN Mert Gökhan

What a horrible night to have a curse

İlk sezonu ile sansasyon yaratan “animasyon” serisi Castlevania’nın 8 bölümlük ikinci sezonu malum ortamlara düştü. Ben de herkes gibi 26’sı akşamı kendimi odama kilitledim.

Öncelikle şunu belirteyim: Castlevania’yı çok seviyorum. Kuzenimin eski Playstation 1’ini ve oyunlarını bana vermesi ile beraber önce Castlevania, daha sonra da Alucard ile tanıştım. Böylece ilginç bir hayranlığın temelleri atılmış oldu. Bu yüzden Netflix’in bir Castlevania animasyonu üzerinde çalıştığını öğrendiğimde evde halay çekmeye başladım. Sevdiğim şeylerin vücut bulacağı bir animasyon… Belmont’ların hikayesini izleyebilmek oldukça eğlenceli olacaktı.

Aslında bakarsanız oldu da. İlk sezonu defalarca izlediğimi itiraf etmem gerek. Bir de bunun üzerine dizinin ikinci ve üçüncü sezonlarının onaylanması mutluluktan havalara uçmamı sağlamıştı. Fakat ikinci sezon “bence” ilk sezonun ritmini yakalayamamış durumda.

Şimdi, değerli okuyucu, yazımın bundan sonrasında Castlevania animasyonu ve oyunları ile ilgili pek çok spoiler olacak. Aman tadımız kaçmasın diyenler lütfen buradan sonrasına göz bile gezdirmesin. Kalanlar kılıçlarını ve kırbaçlarını hazırlasın. Çünkü vampir avlamaya gidiyoruz.

What is a man?!

İlk sezonda yaşanan olayların hemen ardından başlayan 2. Sezon, üçlümüzün Greşit’ten ayrılması ile beraber start alıyor. Hala gece yaratıkları ile olan savaşlarından kalan cesetleri toplayan Greşit halkı, görünüşe göre birkaç gün daha rahat nefes alabilecek. Üçlümüzün planı da hala aynı: İnsanlığa savaş açan Dracula’yı öldürmek.

İşte tam burada karşımıza Vlad Tepes çıkıyor. Karısının ölümünden tüm insanlığı suçlu tutan Dracula, tüm ordusu ile insanoğlunu yeryüzünden silmek istiyor. İkinci sezon da bu orduyu ve Dracula’nın generallerini yakından tanımamızı sağlıyor.

Öncelikle demir ustalarımızdan başlayalım. Hector ve Isaac. Curse of Darkness’ı oynamış olan okuyucularımız iki karakteri de çok net hatırlıyor olabilir. CoD’ın baş kötüsü Isaac, sihirli hançeri ve şeytani simya bilgileri ile Dracula’nın ordusundaki ölü askerleri diriltebiliyor. Hector’un simya bilgisi ise ölü bedenleri Dracula’nın emrindeki gece ordusunun askerlerine dönüştürebiliyor. İkisinin de Dracula için ne kadar önemli kişiler olduklarını daha ilk sahnelerde anlıyoruz. Vlad Tepes’in ordularını yönetmesi için iki “insanı” seçmesi, meclisinde hoş karşılanmıyor.

hector-saac-big

Bir diğer önemli karakterimiz ise Carmilla. Diziye oldukça ilginç şekilde giriş yapan vampir generalimizi aslında Simon’s Quest’teki “maske” olarak hatırlıyoruz. Girişinden itibaren niyetini açık şekilde belli eden Carmilla, bence dizinin dengesini bozan karakterlerden biri.

carmilla-net-big

Godbrand ve birkaç generali daha görme şansımız olsa da bizim için önemli olan karakterler şimdilik bunlar. İkinci sezonun ilk yanlışı da tam burada başlıyor.

Sadece 4 bölümden oluşan ilk sezonun kısalığı, çok fazla izleyiciyi rahatsız etmişti. Fakat ikinci sezonu uzatmak için bu kadar fazla karakter tanımaya çalışmak, dizinin hızını bir hayli kesiyor. Hatta üzerinizden sevdiğiniz bir diziye başlama heyecanını attığınız an, 2. Sezonun oldukça yavaş olduğunu fark ediyorsunuz. Yeni baş kötülerimiz ile tanışmak problem değil. Fakat bunun bu kadar hızlı yapılması, Dracula’nın akıbeti hakkında fikir oluşturmanızı sağlıyor. Böylece sezon sonunda sizi neyin beklediğini tahmin etmiş oluyorsunuz.

Hector ve Isaac ikilisinin geçmişini ve kişiliklerini öğrenmek en başlarda ilginizi çekiyor. Fakat bir süre sonra “abi hadi Alucard, Trevor ve Sypha sahnelerine geçelim” demekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.

Star Wars’un “Skywalker” sülalesinin hikayesi olması gibi Castlevania da Belmont ailesi ile paralel. İlk sezonda Trevor’un adımlarını takip ettiğimiz gibi bu sezon Dracula’nın kalesinde yaşananları izlemek zorunda kalıyoruz. Bu durum da dizinin hızını kesen bir diğer etken olmuş.

Gelelim canımı sıkan bir diğer noktaya. Sezonun 7. Bölümü bence 8 bölümlük ikinci sezonun en iyi sahnelerine ev sahipliği yapıyor. 11 bölüm boyunca beklediğimiz Dracula ve ekibimizin epik savaşı çok heyecanlı başlıyor. Üçlümüzün şatoya adım atması ile başlayan “Bloody Tears’ı” duyduğunuz an tüyleriniz diken diken oluyor. Alucard’ın kurta dönüşmesi, Trevor’ın “Morningstar” ile vampirleri kesmesi ve Sypha’nın tanıdık skill’leri sizi geçmişe götürüyor. 7 bölüm boyunca aradığınız aksiyon sahnelerini üst üste izlediğinizde, “abi burası böyle ise final boss muhteşem olacak” diye düşünmeye başlıyorsunuz.

Aslında final dövüşü de oldukça heyecan verici. Ekibimizin hiçbir şekilde Dracula’ya zarar verememesi, aslında Vlad Tepes’in ne kadar güçlü bir varlık olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Fakat burada bir problem var.

Dracula, Alucard'a Karşı

Vlad Tepes’in ışınlanan şatosu çok büyük. Büyük derken insan standartlarında bir büyüklükten bahsetmiyorum. Hemen şu fotoğrafa bakalım:

castlevania-castle-big

Alucard ve Dracula’nın duvarlardan geçmeli savaşında “şans eseri” bu büyük kale içerisinde Alucard’ın eski odasına girmesi beni hayal kırıklığına uğrattı. Çok daha yüksek bir kapanış sahnesi beklerken “annemin adı Martha” minvalinde bir bitiş ile karşı karşıya kaldım.

Biliyorum fazlaca kötü şey saydım fakat dizinin sizi içerisine çeken bazı yönleri yerini korumaya devam ediyor. Özellikle oyun serisine olan bağlılığı her kelimede, her detayda kendini gösteriyor. Aynı benim gibi pek çok Castlevania hayranının “Leon Belmont” ismini duyunca sırıtmaya başladığını düşünüyorum. Hele 3. Bölümde Trevor’ın Morningstar’ı bulduğu sahnedeki ayrıntılar, tam bir “fan service” olmuş. (Spoil etmeyeyim lütfen sahneyi durdurarak dolapları inceleyin) Bu ince ayrıntılar tadından yenmiyor haliyle.

Bununla beraber ana üçlümüzün karakter gelişimlerini izlemek oldukça keyifli. Bu sezon özellikle Trevor’ın geçmişindeki detayları öğrenme şansı buluyoruz. Bununla beraber Sypha’nın Alucard ve Belmont arasında köprü görevi görmesi, diyalogların derinliğini de arttırmış.

Kısacası ilk sezonun yüksek hızı bu sezonda kendini karakter tanıtımına bırakmış durumda. Daha önce de belirttiğim gibi bu durum ikinci sezonun kötü olduğu anlamına gelmiyor. Benim gözümde Castlevania hala Netflix’teki en güzel “dizilerden” bir tanesi. Siz neler düşünüyorsunuz? İkinci sezonu beğendiniz mi? Yorumlarınızı eklemeyi unutmayın.

İLGİLİ BÖLÜMLER