Thronebreaker: The Witcher Tales - İnceleme

YAZAN Can Arabacı

Günde 4 saat uyku, dört bir yanı hain dolu. Hakkını ödeyemeyiz Meve Reyis!

İtiraf edeyim, The Witcher III’te Ciri’yi arayarak geçirmem gereken sürenin ciddi bir kısmını yolda gördüğüm insanlara “Gwent atalım mı bir el?” diye sorarak geçirdim. Buna rağmen tek başına çıkacak olan Gwent’in betasında oyunun çok değişikliğe uğraması sebebiyle koptum gittim. Homecoming’in gelişiyle zehri damarlarıma tekrar almış olsam da Thronebreaker konusunda öyle çok da çılgınca bir heyecanım yoktu. İşin başındaki CD Projekt bile olsa, Gwent bir kart oyunuydu neticesinde. Ne kadar farklı ve iyi olabilirdi ki? Cevap çok. Çok iyi olabiliyormuş.

Thronebreaker, “The Witcher Tales” yani “Witcher Hikâyeleri” başlığıyla çıkmış olsa da oyunların birkaç yıl öncesinde geçiyor. Hatta kitaplarını takip eden varsa, henüz Türkçe çevirisi yapılmamış olan beşinci kitap Baptism of Fire dönemine, İkinci Nilfgaard İstilası’na denk düşüyor. Geralt’ı değil ama bağrından kopup geldiğini iddia ettiği toprakların, yani Rivia’nın (ve Lyria’nın) Kraliçesi Meve’in zırhını kuşanıyoruz bu sefer. Bu noktada Gwent’ten önce King’s Bounty’ye dönüşüveriyor oyun; Meve olarak Lyria topraklarında peşinizde ordunuzla çeşitli kasabaları gezip kaynak topluyor, çeşitli seçimler yapıyorsunuz. Ve fark ediyorsunuz ki The Witcher evrenini takdir ve tecrübe etmek için illa Geralt’a ihtiyacımız yokmuş. Beyaz Kurt’a üç oyunda ne kadar alışıp bağrımıza bastığımız düşünülürse bu gerçekten ciddi bir beyan, farkındayım. Ama Meve o kadar doğru ve o kadar güçlü yazılmış bir karakter ki, bunu söylerken en ufak bir çekince bile duymuyorum.

Lyria’da başlayan oyunun ilk bölümü kalanına kıyasla nispeten sakin geçiyor. Kuzey Krallıkları’yla görüşmeye gitmiş olan Meve, yokluğunda Lyria ve Rivia’nın yönetimini oğlu Willem’e bırakmış. At sırtında geçen haftalardan sonra tek isteği sıcak bir banyo ve biraz da dinlenmekken krallık sınırına vardığında vaziyeti pek de bıraktığı gibi bulamıyor. Krallık yönetiminde gayet acemi olan Willem çeşitli itin, kopuğun ve haydudun Lyria’ya doluşmasını ne yazık ki engelleyememiş. Fırsat bu fırsat diyerek kuzeyi işgale başlayan Nilfgaard İmparatorluğu da krallıktaki it ve kopuk sayısını hızla arttırınca olaylar bir anda vites arttırıveriyor.

Tabii bu arada hem Meve hem de Meve aracılığıyla biz, krallık yönetmenin ne kadar zor bir iş olduğunu birincil elden tecrübe etmeye başlıyoruz. Sonrası daha da curcuna! Alevler içinde kalan köyler, şehirler içinden geçip bir yandan Nilfgaard’a, bir yandan hangi ülkeye mensup olduğunu ayırt etmeden tüm insanlara savaş aşan Scoia’tael’le savaşmak durumunda kalıyoruz. Arada karlı cüce şehri Mahakam, Angren’in binbir türlü yaratığın cirit attığı korkunç bataklıkları ve nihayetinde Rivia’ya kadar uzanıyor yolculuğumuz. Tüm bunlara The Witcher III’ten hiç de aşağı kalmayan görevler, diyaloglar, bolca ihanet, entrika, olay zinciri eşlik ettiğinden “Yahu bu kart oyununa hikâye de koyalım diye yapılmış bir oyun değil miydi? Bioware, Bethesda ve daha nice RYO yaptığını iddia eden firma bakıp da feyz alsa keşke!” diye hayıflanırken buluyoruz kendimizi bir yandan.

 

İKİ ŞERDEN BİRİNİ SEÇMEK

The Witcher III’ün en iyi yanlarından biri de seçimleri sunuş tarzıydı. İyi ve kötü arasında seçim yapmak yerine kendi ahlakî pusulamıza göre kötü seçenekler arasında bolca seçim yapmak zorunda kalıyorduk; bu da işleri çok daha ilginç kılıyodu. Üstelik seçimlerin sonuçlarını anında vermek yerine saatlere yayması da seçimlerin sonucunu hemen görüp değiştirmemizi engelliyordu. Thronebreaker bunu bir adım daha ileri götürmüş: Oyunda otomatik kayıt sistemi olduğu için yaptığınız seçimlerin ağırlığıyla yaşamak zorundayız. Bu da o iki şerden birini seçtiğimiz anların ağırlığını fazlasıyla arttırıyor. Aynı zamanda bizi bolca yanlış karar vermeye de itiyor -ki bu seçimlerin sonuçları Meve’e de iyi bir şekilde yazılmış olduğu için hatasıyla sevabıyla kusurlu bir hükümdar olmanın ne demek olduğunu çok net bir şekilde görüyoruz.

Mesela bir madende köle olarak zorla çalıştırılmış halkı kurtardıktan sonra ordumuza katılmalarına izin verdik. Zaten savaştayız, fazladan askerin ne gibi bir eksisi olabilir ki, değil mi? Değil. Zira daha sonra içlerindeki intikam ateşi alev alev yanan bu tiplerin soğukkanlılıkla, emirlerimize karşı gelerek bir katliam yaptığına şahitlik edebiliyoruz. Bu da Meve’in otoritesini sarsıyor, ordunun kalanının moralini bozuyor haliyle. Çoğu RYO’da “Yanıma alabildiğim herkesi alayım, onların da hikâyesini öğreneyim” şeklinde oynayan biri olarak ilk defa yanıma katılmasına izin verdiklerimin (ya da vermediklerimin) hikâyede oluşturduğu etkiyi bu kadar çıplak bir şekilde gördüm... ve bu inanılmaz hoşuma gitti. CDPR’ın yazar takımı hakikaten “Kart oyunu” deyip geçmemiş yani. Nice rol yapma oyununda bu kadar kaliteli yazım, kaliteli içerik bulmak mümkün değil. (Pathfinder, sana bakıyorum, evet) Hele ki Nilfgaard’ın pisliğini, kullandığı taktikleri ve böyle bir ortamda kime güveneceğinizi bilememe hissiyatını iliklerinize kadar hissediyorsunuz oynarken. Ayakta alkışlıyorum kendilerini.

Macera ekranında koşuşturmak ve haritaya gizlenmiş ham maddeleri keşfetmek iyi güzel de her savaşta da Gwent oynamak bir yerde sıkar herhalde diye düşünüyorsanız merak etmeyin; CD Projekt onu da düşünmüş. Öncelikle oyundaki savaşların çok büyük bir çoğunluğu kısaltılmış, tek turdan oluşuyor ve hikâyeye katkıda bulunacak özel bazı kural setlerine sahip. Standart Gwent stili oynadığımız savaşlar gerçekten tek tük çıkıyor. Bir de “Puzzle” türü savaşlar var ki, onlara iyice bayıldım. Bu bulmaca tarzı maçlarda çeşitlilik gerçekten inanılmaz.

Bir tanesinde karakterlerimden birisiyle gizlice bir kaleye sızmaya çalışırken Gwent tahtası üzerindeki düşmanlardan saklanmaya, onlara gözükmeden ilerleyip hedefe varmaya çalıştığımı söylesem aklınızda bir fikir oluşur belki. Ya da bir başkasında çektiğim kartları kullanarak bir cüceden hızlı şekilde elimdeki birayı bitirip içki yarışması yaptığım bulmacayı da es geçmek istemem şahsen. Daha standart ve “göndermeli” bulmacalar da mevcut tabii: Üç rüntaşını aynı hizaya getirmeye çalışmak ya da eşleşen kartları bulmak gibi… Hatta “Stone Heart” adındaki bulmacada doğrudan Gwent içerisine aynı kurallarla işleyen bir Hearthstone bile yapmışlar! Bu çeşitlilik gerçekten işin savaş kısmını tahmin edebileceğinizden çok daha keyifli ve iyi hale getirmiş ve Thronebreaker’ı basit bir “hikâyeli Gwent”in ötesine taşıyan faktörlerden birisi. Yine de eğer hoşunuza gitmediyse ya da sıkıldıysanız diye muazzam bir özellik daha düşünmüşler: En düşük zorluk seviyesinde savaşları komple geçip sadece hikâye kısmına odaklanabiliyorsunuz.

 

GÖZE GÖRÜNENDEN ÇOK DAHA FAZLASI

“Hype” çağında artık böyle sessiz sedasız hayatımıza giren ve bizi pozitif anlamda şaşırtan oyunlar çok ama çok nadir geliyor. Yan projeymiş gibi duran ama aslında birçok AAA oyundan eksiği değil fazlası olan bir oyun çıkartmış yine CD Projekt. Bu da hem The Witcher III’ü özleyenler hem de firmanın sıradaki oyunlarının nasıl olacağını merak edenler için muazzam iyi bir haber. Eğer Gwent seviyorsanız multiplayer versiyonu için ekstra kartlar ve portre kenarlıkları falan da açmasıyla, “of Rivia” titrini vermesiyle daha da kanınıza girecek zaten. En güzeliyse, oyunun sonunda “sonraki Witcher hikâyelerine” de göz kırpılmış olması. Bu kaliteyi sürdüreceklerse daha çoook uzun yıllar Continent’ı solumaya devam edeceğiz demektir.

Artılar:

  • Hikâye, karakterler, sunum, seçimler, seslendirmeler MUAZZAM
  • Müzikler yine tam The Witcher III kararında
  • Gwent kısmı çeşitli ve güzel kurulmuş, bulmacaları çözmek keyifli
  • Aldığınız kararların sorumluluğunu omuzlarınıza yükleme ve size bunu hissettirme konusunda çok başarılı

Eksiler:

  • İlk bölüm kalanlara göre biraz daha yavan geçiyor
  • Kamp ekranı biraz daha detaylı ve ilginç olabilirmiş
NOT: 9.0

 

Son Karar: CD Projekt yine yapmış. “Gwent oyunu” diye değil, “Yeni Witcher hikâyesi çıkmış” diye oynayın.