YAZAN M.İhsan Tatari

Post-Apokaliptik Bir Nükleer Makale

Savaş… Savaş asla değişmez. İlk kez 1997 yılında duyuldu Ron Pearlman’ın dudaklarından dökülen bu meşhur cümle. Ve o zamandan beri dünya bazı oyuncular için bir daha asla eskisi gibi olmadı. Özellikle de kıyamet sonrası senaryoları sevenlere…

22. ve 23. yüzyılda, alternatif bir zaman aralığında geçer Fallout oyunları. Dünya teknolojik anlamda çok gelişmiş ve lazer tabancaları, robot hizmetkârlar, atom enerjisiyle çalışan arabalar gibi pek çok şey icat edilmiştir. Bununla birlikte 1950’lerin kültürüne saplanıp kalmıştır her şey. Arabalar, binalar, kıyafetler, şarkılar, posterler, reklamlar, renk paletleri hep o dönemin havasını yansıtır. Hatta geliştirilen tüm o süper teknolojik aletler bile Uzay Yolu filmlerinden fırlamış gibidir.

Ancak 2050’li yıllarda gezegenin üzerindeki petrol ve uranyum kaynaklarının tükenme noktasına gelmesiyle birlikte Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğine varılır. Çin Alaska’yı istila eder. Onlara karşı koymak için harekete geçen Amerika’da Kanada’nın kaynaklarını kullanmaya başlar, çok geçmeden de burayı topraklarına katar. Birleşmiş Milletler tüm uzlaşma çabalarına rağmen dağılır ve 2077 yılında küresel bir nükleer savaş başlar. İlk önce kimin saldırdığı belirsizdir, fakat iki saatten daha kısa bir süre içerisinde tüm dünya medeniyetleri ortadan kalkar ve her yer çorak topraklara dönüşür.

Sadece şanslı bir azınlık Vault denilen yeraltı sığınaklarına barınır ve radyasyonun etkilerinden zarar görmeden, dışarıdaki dünyadan bihaber şekilde nesiller boyu buralarda yaşarlar. Ve böylece efsane başlar…

Fallout (1997)

2161, Güney California. Büyük Savaş’tan 84 yıl sonra. Nükleer bombaların patladığı günden beri kapılarını bir kez bile açmayan ve dış dünyayla hiçbir bağlantısı bulunmayan Vault 13 çok ciddi bir sorunla karşı karşıyadır. Yeraltı tesisine su sağlayan çip bozulmuştur ve yenisiyle değiştirilmediği takdirde 150 gün sonra herkes susuzluktan ölecektir. Vault’un idaresinden sorumlu olan yaşlı Overseer’in (Gözetici) elinde tek bir seçenek vardır: içlerinden birini dış dünyaya göndermek.

O biri biz oluyoruz elbette. Görevimizi aldıktan sonra Pip-Boy 2000’imizi kuşanıp neredeyse bir asırdır Vault’u terk eden ilk kişi olarak dünyaya adımımızı atıyoruz. Her taraf alabildiğine çöl, alabildiğine kurak ve ıssız… Hedefimiz doğuda bir yerlerde olduğunu bildiğimiz Vault 15’e ulaşmak ve ellerinde fazladan bir su çipi olup olmadığını öğrenmek. Ancak oraya vardığımızda tesisin tamamen terk edilmiş olduğunu ve içini mutasyona uğramış devasa farelerin bastığını görüyoruz. Böylece soluğu yol üstünde rastladığımız küçük bir kasabada, Shady Sands’te alıyoruz.

Burası oldukça küçük, fakir ve önemsiz bir yerleşim yeri. Ama civardaki kasabalar ve dış dünya hakkında ilk bilgilerimizi burada öğreniyoruz. Anlatılanlara göre Raiders (Yağmacılar) adlı vahşi çeteler terör estirmekte bu topraklarda. Halkın başına musallat olan bir başka bela da radyasyon nedeniyle mutasyona uğramış dev akrepler, yani Radscorpionlar. Civarda hurdalardan oluşan Junktown, kervancıların kurduğu Hub ve Ghoulların kol gezdiği Necropolis gibi şehirler olduğunu öğreniyoruz. Bir de Tandi adında sempatik mi sempatik bir genç kızla ve de dilersek sadık yoldaşımız olacak Ian ile tanışıyoruz elbette…

O noktada oyunun bize sunduğu çeşitliliğin ne kadar zengin olduğunu fark etmeye başlıyoruz yavaş yavaş. İstersek Shady Sands halkına yardım etmek elimizde. İyi bir silahşorsak gidip haydutların kampını basabilir ve hepsini radyoaktif cehenneme postalayabiliriz. Yumruk dövüşünde mi daha iyisiniz? Raiderların liderini teke tek kapışmaya davet etmeyi, onu yenerek kasabaya saldırmama sözü almayı deneyebilirsiniz. Belki de ağzınız iyi laf yapıyordur, ha? O zaman da karizmanızı konuşturabilirsiniz. Ya da hiç umursamadan kendi yolunuza gidebilir ve hepsini kaderine terk edebilirsiniz. Veya tüm kasabayı bizzat katledebilirsiniz de… Hepsi tercihinize kalmış.

Shady Sands’le işimiz bittikten sonra soluğu güneydeki Junktown’da alıyor, burada ister başkan Killian Darkwater’a yardım ederek şehre düzen getiriyor, istersek de mafya babası Gizmo adına onu öldürüp kötü adamların hanesine bir puan daha yazabiliyoruz. Serinin ikonik karakterlerinden biri hâline gelecek Dogmeat ile de ilk kez burada karşılaşıyoruz. Kasaba halkından birinin anlattıklarına bakılırsa “uzun boylu, siyah saçlı, şakakları ağaran, baştan aşağı deri zırh giyen ve pompalı tüfek taşıyan bir adama” (Mel Gibson’ın Mad Max 2’deki görünümü) aittir Dogmeat. Ama söz konusu kişi birkaç ay önce Raiderlar tarafından öldürülmüştür. Eğer üzerimizde Mad Max’i andıran, bir kolu eksik deri zırhlardan varsa veya kendisine yemek verirsek sadık bir yoldaşımız oluyor bu köpecik.

Pek bilinmese de Tycho adındaki bir çöl kolcusunu da ekibimize katabiliyoruz burada. Onun haricinde bir de Boneyard’ta yaşayan Katja var yoldaş olarak yanımıza alabileceğimiz (Bu son ikisinden yıllar boyunca bihaber kalmıştım ben). Ardından kervan şehri Hub’da alıyoruz soluğu ve dilersek “Water Merchants” ile anlaşıp Vault 13’e su gönderebiliyor, ekstradan 100 gün daha kazanabiliyoruz. Burada Harold’la karşılaşıyoruz. Kendisi bir Ghoul gibi görünmesine rağmen öyle olmadığını iddia ediyor ve son derece geveze, bir o kadar da komik bir karakter olduğunu fark ediyorsunuz çok geçmeden. Harold da tıpkı Dogmeat gibi sonraki oyunların çoğunda karşımıza çıkan, kilit bir karakter. Eğer yeterince sabırlı davranır ve ona iyi davranırsanız Richard Grey adlı bir adamla birlikte çıktıkları keşif gezisine dair ayrıntıları öğrenebilirsiniz kendisinden.

Anlattıklarına bakılırsa Harold ilk başlarda Hub’da tüccarlık yapan sıradan bir insandır. Ancak günün birinde kervanlarına saldıran mutasyon geçirmiş yaratıkların sayısında bir artış baş gösterir. Sorunu kökünden halletmeye karar veren Harold, yanına kasabanın doktoru olan ve bu işten onun kadar zarar gören Richard Grey’i de alarak bir grup maceracıyla birlikte yola düşer. Çok geçmeden mutantların Mariposa’daki eski bir askeri üsten geldiğini keşfederler. Fakat işler feci şekilde ters gider ve aralarından pek çoğu mutantlar ile üssün savunma sistemi tarafından katledilir. Richard Grey robotik bir kol tarafından yoğun, yeşil bir sıvının içine atılır. Sıvı Harold’ın da üstüne sıçrar. Bir süre sonra çölde tek başına gözlerini açar, herkes ölmüştür, o ise değişmeye başlamıştır.