|
|
berkay61TS
140 karakter kaldı
|
|
Bugünlerde Oyungezer için hazırladığım bir dosya konusu eski anıları canlandırdı bende. Elder Scrolls serisine tam olarak nerede, ne zaman tutulduğumu hatırlamaya çalıştım. Uzun yıllar öncesinden o kadar çok hatıra hücum etti ki bir anda (ve o kadar canlı, o denli renkliydi ki her biri), bazen sihirli bir oyun anının eski bir sevgili kadar kalbe dokunabileceğini fark ettim. Genelde oyunları gerekenden fazla ciddiye aldığımızı düşünürüm, fakat galiba zaman zaman onları aşırı hafife aldığımız da oluyor. Çünkü bazı oyunlar fark ettirmeden içimize işliyor, adeta bir parçamız haline gelip silinmez izler bırakıyorlar.
Benim anı bahçemdeki TES filizleri serinin ikinci oyunu Daggerfall dönemlerinde yeşermeye başladı. Sanırım büyük aşklar gerçekten kavgayla başlıyor; kolay vazgeçen biri olsaydım çoktan kaldırıp atacağım o oyun, belki de beni öfkeden delirttiği noktada sızdı kalbime. İzin verirseniz kısa hikâyesini paylaşayım sizinle, oradan yola çıkarak Skyrim’e kadar yavaşça yürüyelim birlikte…

Daggerfall'un rastgele yarattığı zindanlardan birinin haritası...
Savaşçı-büyücü karışımı karakterimle Daggerfall’un rastgele yarattığı zindanlardan birinde lanet olası bir Ork Lordu’nun peşindeyim. Zindanın en ücra köşesine pusmuş, önüne de seksensekiz çeşit yaratıkla adeta duvar örmüş namussuz. Ne yapsam olmuyor, o hattı yaramıyorum. Son denemem bir vampirin dişlerinde son buluyor ve çıldırmanın eşiğine geliyorum. Bir daha yükleyip 3 ayrı saldırı büyüsünü birleştiriyorum, o kadar yıkıcı bir karışım ortaya çıkıyor ki bu büyüyü bir kez kullanmam bütün mana gücüme mal olacak. Delilik. Allah belanızı versin ulan deyip büyüyü sallıyorum. Korkunç bir parlama eşliğinde ekranda ne varsa elektrik ve kıvılcıma boğuluyor. Ön saflardaki Ancient Lich patlamanın etkisiyle öyle geriye tepiyor ki Ork Lordu’nun bile üzerinden uçup… oradaki boşluktan aşağıya düşüyor! Tabii yaratıkların hepsi telef olmuyor, ayakta kalanlar yarım dakikada hesabımı kesiyor. Fakat ben göreceğimi gördüm. Kalp atışlarım hızlanıyor. Bir daha yüklüyorum, haritayı açıyorum ve bir kat aşağıya, çıkmaz sokak sandığım koridorun ucundaki yosunlu duvara varıp başımı kaldırıyorum. Evet! Yukarıya uzanan bir baca var! Ensemdeki tüyler diken diken oluyor. Levitation büyümü yapıyor ve bacadan yukarı süzülüyorum. Ork Lordu ve ahalisi oradalar, tam ters tarafa bakıyor, bekliyorlar. Büyülerim, çift elimle kavradığım Dai-Katana’m ve ben, Lord’a yapacağımız tatsız sürpriz için hazırız. Usulca yürüyerek iyice yaklaşıyorum. Ruhları duymuyor. Saldırı hamlesi için sağ üstten sol alta hışımla çektiğim farenin kablosu yuvasından çıkıyor fakat kılıcım Ork’un zırhlı sırtına çapraz bir yarık açtı bile. O kritik vuruş dağ gibi Lord’u indirmeye yetiyor! Korumaları beni lime lime doğrarken fareyi yuvasına takmaya bile tenezzül etmiyorum. Onun yerine taş zeminde yatan Ork’un cansız bedenine bakıp özel patentli deli büyücü kahkahamı atıyorum. Ve o an anlıyorum, Elder Scrolls’a âşık olmaya başlıyorum…
Doğrusu Elder Scrolls da bana boş değil, biliyorum. Ne zaman daralıp kendimi o dünyanın eşiğine atsam, kapıyı ardına kadar açık buluyorum. Beni heyecanlandırmak -hatta bazen düşündürmek- için canını dişine takıyor. Ve belki hepsinden ilginci, sık sık şaşırtıyor beni. Bütün bu hislerin ortak çarpanı ise eğlence oluyor. Daggerfall’un bir adım ötesine, serinin 3. oyunu Morrowind’e yol alalım, oradan bir örnek vereyim size... Ormana dalıp ne kadar agresif yaratık varsa hepsine sataşmak, fareli köyün kavalcısı gibi hepsini peşinize takıp kasabaya kadar koşturmak, sonra da kurguladığınız canavar baskınını savuşturmak için akla karayı seçen kasaba muhafızlarını izleyip pis pis sırıtmak... Nasıl eğlenceli biliyor musunuz?
En az eğlence kadar özgürlüğün de kokusu sinmiş zihnimdeki Morrowind sandığına... Aslında sadece bu oyuna değil tüm TES serisine ait bir özellik bu. İddia ediyorum, başka hiçbir oyun dünyası size bu derinlikte bir özgürlük duygusu yaşatamaz. Alternatifler arasında seçim yapabilme boyutunda kalan bir özgürlükten değil, özgürlük hissinin bizzat kendisinden söz ediyorum. Bunun belki en iyi anlatımı, Morrowind'de geminin güvertesine çıktığınız o ilk andır. Ya da bir sonraki oyun Oblivion'ın başındaki o küflü ve karanlık yer altı hapishanesinde geçen ilk yarım saatin ardından Cyrodiil ormanlarının kalbine attığınız o ilk adım... Daha da güzeli, Skyrim'de Helgen Keep'ten kurtulduğunuzda sizi karlı dağlarla baş başa bırakan o ilk sahne... Kapalı alan ve doğrusal oynanışın yerini bir anda açık dünya ve tam serbestliğe bırakması karşısında adeta oksijen zehirlenmesi yaşayan biri gibi sersemlersiniz. Karşınızdaki dünyanın bütünlüğü bir an nefesinizi keser. O dünya dizginlerinizi salarken size herhangi bir gözdağı vermemiştir fakat siz yine de biraz tedirgin, biraz tereddütlü atarsınız o ilk adımı. Ve bilirsiniz, yapacağınız yolculuk yalnızca size ait olacaktır (Birkaç ay önceki Skyrim incelemesinde kullandığım 9,9'un temel dayanaklarından biri de budur).

Bu resim, özgürlük kadar esareti de temsil ediyor olabilir. Nereden baktığınıza bağlı.
Sevgili arkadaşlar, tam da bu noktada iyice gaza gelip “Bethesda beni evlatlık alsın!” desem, ya da Aşık Veysel’e bağlayıp bir Bard manisiyle yazıyı sonlandırsam şaşırmazdınız değil mi?
Az evvel ejder dövdüm, ağrıyor her bir yanım;
Varam gidem sılaya, benim güzel Whiterun’ım…
Muhafız der giriş yok. Nasıl giriş yok canım?
Nasıl almazsın beni, ben bir Ejderdoğan’ım!
Kalakaldım kapıda, yahu bu nasıl iştir?
Bilmez misin ey densiz, Whiterun’lılar kardeştir?
Ice Bolt çakardım amma, gayrı manam bitmiştir;
Dizindeki ok var ya, çıkar kıçına yerleştir!
Bakın işte, hiç şaşırmadınız J
Ama işin aslı öyle değil.
Ozan etse de (!) gözü kör eden bir aşk değil bu.
(Yazının havası değişiyor, derin nefes alın)
Evet, TES oyunlarındaki kalite, özgünlük ve özgürlük hissi senelerdir bir nebze olsun azalmadı, fakat aynı durum ömrümüzün takvim yaprakları için geçerli değil maalesef. Orta yaşa yaklaşan ve hayatın hatırı sayılır bir kısmını oyunlarla tüketen iki “Elder” olarak sevgili Sinan Akkol’la son zamanlarda aklımızı meşgul eden bir konudur bu… Neredeyiz? Nerede olmalıydık? Zamanı doğru mu değerlendirdik? Doğru mu örnek oluyoruz?
TES örneğinden hareketle mantıklı bir değerlendirme yaptığımda bu seriye ayırdığım zamanın karşılığında değerli kazanımlarım olduğunu görüyorum. Bu oyunlar yer yer iyi yazılmış birer kitaptan farksız olduğundan okuma hobimi tatmin etti ve İngilizce dil becerimi ilerletti. Hayal gücümü besleyerek yaratıcılık ufkumu genişletti, zor geçen günlerin stresini atmama yardımcı oldu.

Zaman her şeyin ilacı değil ama çoğu şeyin anahtarı.
Sonuçta, kabul edelim veya etmeyelim, hepimizin zaman zaman bu dünyadan kaçmaya ihtiyacı var. Diğer yandan, bu dünyada yapmamız gereken çok iş, arayıp bulmamız gereken çok cevap var. İtiraf etmeliyim, Elder Scrolls’a harcadığım vaktin bazı dönemler aşırıya kaçtığı da oldu ve bu aşırılık, sözünü ettiğim cevapların arayışından beni alıkoydu. Eğer siz de kendinizle yalnız kaldığınızda “Neredeyim? Nerede olmalıyım?” sorularıyla yüzleşiyorsanız pişmanlığın çok ağır bir yük olduğunu en az benim kadar iyi biliyor olmalısınız. Load / Save mekanizması fena halde bug'lı bir oyun Hayat. Bazen "telafi edebilme" ayrıcalığını tanımıyor insanlara. Bu yüzden, birçoğunuza abi sıfatıyla hitap eden biri olarak, size şu naçizane tavsiyede bulunmak istiyorum: Eğer uyku saatlerinizden fazlasını feda edecekseniz, oynayacağınız oyuna karar vermeden önce esaslı bir yatırım analizi yapın. Çünkü siz ve üretken vaktiniz, dijital kum torbalarından daha iyisini hak ediyorsunuz.
Bugünlerde Oyungezer için hazırladığım bir dosya konusu eski anıları canlandırdı bende. Elder Scrolls serisine tam olarak nerede, ne zaman tutulduğumu hatırlamaya çalıştım. Uzun yıllar öncesinden o kadar çok hatıra hücum etti ki bir anda (ve o kadar canlı, o denli renkliydi ki her biri), bazen sihirli bir oyun anının eski bir sevgili kadar kalbe dokunabileceğini fark ettim. Genelde oyunları gerekenden fazla ciddiye aldığımızı düşünürüm, fakat galiba zaman zaman onları aşırı hafife aldığımız da oluyor. Çünkü bazı oyunlar fark ettirmeden içimize işliyor, adeta bir parçamız haline gelip silinmez izler bırakıyorlar.
Benim anı bahçemdeki TES filizleri serinin ikinci oyunu Daggerfall dönemlerinde yeşermeye başladı. Sanırım büyük aşklar gerçekten kavgayla başlıyor; kolay vazgeçen biri olsaydım çoktan kaldırıp atacağım o oyun, belki de beni öfkeden delirttiği noktada sızdı kalbime. İzin verirseniz kısa hikâyesini paylaşayım sizinle, oradan yola çıkarak Skyrim’e kadar yavaşça yürüyelim birlikte…

Daggerfall'un rastgele yarattığı zindanlardan birinin haritası...
Savaşçı-büyücü karışımı karakterimle Daggerfall’un rastgele yarattığı zindanlardan birinde lanet olası bir Ork Lordu’nun peşindeyim. Zindanın en ücra köşesine pusmuş, önüne de seksensekiz çeşit yaratıkla adeta duvar örmüş namussuz. Ne yapsam olmuyor, o hattı yaramıyorum. Son denemem bir vampirin dişlerinde son buluyor ve çıldırmanın eşiğine geliyorum. Bir daha yükleyip 3 ayrı saldırı büyüsünü birleştiriyorum, o kadar yıkıcı bir karışım ortaya çıkıyor ki bu büyüyü bir kez kullanmam bütün mana gücüme mal olacak. Delilik. Allah belanızı versin ulan deyip büyüyü sallıyorum. Korkunç bir parlama eşliğinde ekranda ne varsa elektrik ve kıvılcıma boğuluyor. Ön saflardaki Ancient Lich patlamanın etkisiyle öyle geriye tepiyor ki Ork Lordu’nun bile üzerinden uçup… oradaki boşluktan aşağıya düşüyor! Tabii yaratıkların hepsi telef olmuyor, ayakta kalanlar yarım dakikada hesabımı kesiyor. Fakat ben göreceğimi gördüm. Orada, Ork Lordu'nun ardında bir boşluk var. Kalp atışlarım hızlanıyor. Bir daha yüklüyorum, haritayı açıyorum ve bir kat aşağıya, çıkmaz sokak sandığım koridorun ucundaki yosunlu duvara varıp başımı kaldırıyorum. Evet! Yukarıya uzanan bir baca var! Ensemdeki tüyler diken diken oluyor. Levitation büyümü yapıyor ve bacadan yukarı süzülüyorum. Ork Lordu ve ahalisi oradalar, tam ters tarafa bakıyor, bekliyorlar. Büyülerim, çift elimle kavradığım Dai-Katana’m ve ben, Lord’a yapacağımız tatsız sürpriz için hazırız. Usulca yürüyerek iyice yaklaşıyorum. Ruhları duymuyor. Saldırı hamlesi için sağ üstten sol alta hışımla çektiğim farenin kablosu yuvasından çıkıyor fakat kılıcım Ork’un zırhlı sırtına çapraz bir yarık açtı bile. O kritik vuruş dağ gibi Lord’u indirmeye yetiyor! Korumaları beni lime lime doğrarken fareyi yuvasına takmaya bile tenezzül etmiyorum. Onun yerine taş zeminde yatan Ork’un cansız bedenine bakıp özel patentli deli büyücü kahkahamı atıyorum. Ve o an anlıyorum, Elder Scrolls’a âşık olmaya başlıyorum…
Doğrusu Elder Scrolls da bana boş değil, biliyorum. Ne zaman daralıp kendimi o dünyanın eşiğine atsam, kapıyı ardına kadar açık buluyorum. Beni heyecanlandırmak -hatta bazen düşündürmek- için canını dişine takıyor. Ve belki hepsinden ilginci, sık sık şaşırtıyor beni. Bütün bu hislerin ortak çarpanı ise eğlence oluyor. Daggerfall’un bir adım ötesine, serinin 3. oyunu Morrowind’e yol alalım, oradan bir örnek vereyim size... Ormana dalıp ne kadar agresif yaratık varsa hepsine sataşmak, fareli köyün kavalcısı gibi hepsini peşinize takıp kasabaya kadar koşturmak, sonra da kurguladığınız canavar baskınını savuşturmak için akla karayı seçen kasaba muhafızlarını izleyip pis pis sırıtmak... Nasıl eğlenceli biliyor musunuz?
En az eğlence kadar özgürlüğün de kokusu sinmiş zihnimdeki Morrowind sandığına... Aslında sadece bu oyuna değil tüm TES serisine ait bir özellik bu. İddia ediyorum, başka hiçbir oyun dünyası size bu derinlikte bir özgürlük duygusu yaşatamaz. Alternatifler arasında seçim yapabilme boyutunda kalan bir özgürlükten değil, özgürlük hissinin bizzat kendisinden söz ediyorum. Bunun belki en iyi anlatımı, Morrowind'de geminin güvertesine çıktığınız o ilk andır. Ya da bir sonraki oyun Oblivion'ın başındaki o küflü ve karanlık yer altı hapishanesinde geçen ilk yarım saatin ardından Cyrodiil ormanlarının kalbine attığınız o ilk adım... Daha da güzeli, Skyrim'de Helgen Keep'ten kurtulduğunuzda sizi karlı dağlarla baş başa bırakan o ilk sahne... Kapalı alan ve doğrusal oynanışın yerini bir anda açık dünya ve tam serbestliğe bırakması karşısında adeta oksijen zehirlenmesi yaşayan biri gibi sersemlersiniz. Karşınızdaki dünyanın bütünlüğü bir an nefesinizi keser. O dünya dizginlerinizi salarken size herhangi bir gözdağı vermemiştir fakat siz yine de biraz tedirgin, biraz tereddütlü atarsınız o ilk adımı. Ve bilirsiniz, yapacağınız yolculuk yalnızca size ait olacaktır (Birkaç ay önceki Skyrim incelemesinde kullandığım 9,9'un temel dayanaklarından biri de budur).

Bu resim, özgürlük kadar esareti de temsil ediyor olabilir. Nereden baktığınıza bağlı.
Sevgili arkadaşlar, tam da bu noktada iyice gaza gelip “Bethesda beni evlatlık alsın!” desem, ya da Aşık Veysel’e bağlayıp bir Bard manisiyle yazıyı sonlandırsam şaşırmazdınız değil mi?
Az evvel ejder dövdüm, ağrıyor her bir yanım;
Varam gidem sılaya, benim güzel Whiterun’ım…
Muhafız der giriş yok. Nasıl giriş yok canım?
Nasıl almazsın beni, ben bir Ejderdoğan’ım!
Kalakaldım kapıda, yahu bu nasıl iştir?
Bilmez misin ey densiz, Whiterun’lılar kardeştir?
Ice Bolt çakardım amma, gayrı manam bitmiştir;
Dizindeki ok var ya, çıkar kıçına yerleştir!
Bakın işte, hiç şaşırmadınız J
Ama işin aslı öyle değil.
Ozan etse de (!) gözü kör eden bir aşk değil bu.
(Yazının havası değişiyor, derin nefes alın)
Evet, TES oyunlarındaki kalite, özgünlük ve özgürlük hissi senelerdir bir nebze olsun azalmadı, fakat aynı durum ömrümüzün takvim yaprakları için geçerli değil maalesef. Orta yaşa yaklaşan ve hayatın hatırı sayılır bir kısmını oyunlarla tüketen iki “Elder” olarak sevgili Sinan Akkol’la son zamanlarda aklımızı meşgul eden bir konudur bu… Neredeyiz? Nerede olmalıydık? Zamanı doğru mu değerlendirdik? Doğru mu örnek oluyoruz?
TES örneğinden hareketle mantıklı bir değerlendirme yaptığımda bu seriye ayırdığım zamanın karşılığında değerli kazanımlarım olduğunu görüyorum. Bu oyunlar yer yer iyi yazılmış birer kitaptan farksız olduğundan okuma hobimi tatmin etti ve İngilizce dil becerimi ilerletti. Hayal gücümü besleyerek yaratıcılık ufkumu genişletti, zor geçen günlerin stresini atmama yardımcı oldu.

Zaman her şeyin ilacı değil ama çoğu şeyin anahtarı.
Sonuçta, kabul edelim veya etmeyelim, hepimizin zaman zaman bu dünyadan kaçmaya ihtiyacı var. Diğer yandan, bu dünyada yapmamız gereken çok iş, arayıp bulmamız gereken çok cevap var. İtiraf etmeliyim, Elder Scrolls’a harcadığım vaktin bazı dönemler aşırıya kaçtığı da oldu ve bu aşırılık, sözünü ettiğim cevapların arayışından beni alıkoydu. Eğer siz de kendinizle yalnız kaldığınızda “Neredeyim? Nerede olmalıyım?” sorularıyla yüzleşiyorsanız pişmanlığın çok ağır bir yük olduğunu en az benim kadar iyi biliyor olmalısınız. Load / Save mekanizması fena halde bug'lı bir oyun Hayat. Bazen "telafi edebilme" ayrıcalığını tanımıyor insanlara. Bu yüzden, birçoğunuza abi sıfatıyla hitap eden biri olarak, size şu naçizane tavsiyede bulunmak istiyorum: Eğer uyku saatlerinizden fazlasını feda edecekseniz, oynayacağınız oyuna karar vermeden önce esaslı bir yatırım analizi yapın. Çünkü siz ve üretken vaktiniz, dijital kum torbalarından daha iyisini hak ediyorsunuz.
Bugünlerde Oyungezer için hazırladığım bir dosya konusu eski anıları canlandırdı bende. Elder Scrolls serisine tam olarak nerede, ne zaman tutulduğumu hatırlamaya çalıştım. Uzun yıllar öncesinden o kadar çok hatıra hücum etti ki bir anda (ve o kadar canlı, o denli renkliydi ki her biri), bazen sihirli bir oyun anının eski bir sevgili kadar kalbe dokunabileceğini fark ettim. Genelde oyunları gerekenden fazla ciddiye aldığımızı düşünürüm, fakat galiba zaman zaman onları aşırı hafife aldığımız da oluyor. Çünkü bazı oyunlar fark ettirmeden içimize işliyor, adeta bir parçamız haline gelip silinmez izler bırakıyorlar.
Benim anı bahçemdeki TES filizleri serinin ikinci oyunu Daggerfall dönemlerinde yeşermeye başladı. Sanırım büyük aşklar gerçekten kavgayla başlıyor; kolay vazgeçen biri olsaydım çoktan kaldırıp atacağım o oyun, belki de beni öfkeden delirttiği noktada sızdı kalbime. İzin verirseniz kısa hikâyesini paylaşayım sizinle, oradan yola çıkarak Skyrim’e kadar yavaşça yürüyelim birlikte…

Daggerfall'un rastgele yarattığı zindanlardan birinin haritası...
Savaşçı-büyücü karışımı karakterimle Daggerfall’un rastgele yarattığı zindanlardan birinde lanet olası bir Ork Lordu’nun peşindeyim. Zindanın en ücra köşesine pusmuş, önüne de seksensekiz çeşit yaratıkla adeta duvar örmüş namussuz. Ne yapsam olmuyor, o hattı yaramıyorum. Son denemem bir vampirin dişlerinde son buluyor ve çıldırmanın eşiğine geliyorum. Bir daha yükleyip 3 ayrı saldırı büyüsünü birleştiriyorum, o kadar yıkıcı bir karışım ortaya çıkıyor ki bu büyüyü bir kez kullanmam bütün mana gücüme mal olacak. Delilik. Allah belanızı versin ulan deyip büyüyü sallıyorum. Korkunç bir parlama eşliğinde ekranda ne varsa elektrik ve kıvılcıma boğuluyor. Ön saflardaki Ancient Lich patlamanın etkisiyle öyle geriye tepiyor ki Ork Lordu’nun bile üzerinden uçup… oradaki boşluktan aşağıya düşüyor! Tabii yaratıkların hepsi telef olmuyor, ayakta kalanlar yarım dakikada hesabımı kesiyor. Fakat ben göreceğimi gördüm. Orada, Ork Lordu'nun ardında bir boşluk var. Kalp atışlarım hızlanıyor. Bir daha yüklüyorum, haritayı açıyorum ve bir kat aşağıya, çıkmaz sokak sandığım koridorun ucundaki yosunlu duvara varıp başımı kaldırıyorum. Evet! Yukarıya uzanan bir baca var! Ensemdeki tüyler diken diken oluyor. Levitation büyümü yapıyor ve bacadan yukarı süzülüyorum. Ork Lordu ve ahalisi oradalar, tam ters tarafa bakıyor, bekliyorlar. Büyülerim, çift elimle kavradığım Dai-Katana’m ve ben, Lord’a yapacağımız tatsız sürpriz için hazırız. Usulca yürüyerek iyice yaklaşıyorum. Ruhları duymuyor. Saldırı hamlesi için sağ üstten sol alta hışımla çektiğim farenin kablosu yuvasından çıkıyor fakat kılıcım Ork’un zırhlı sırtına çapraz bir yarık açtı bile. O kritik vuruş dağ gibi Lord’u indirmeye yetiyor! Korumaları beni lime lime doğrarken fareyi yuvasına takmaya bile tenezzül etmiyorum. Onun yerine taş zeminde yatan Ork’un cansız bedenine bakıp özel patentli deli büyücü kahkahamı atıyorum. Ve o an anlıyorum, Elder Scrolls’a âşık olmaya başlıyorum…
Doğrusu Elder Scrolls da bana boş değil, biliyorum. Ne zaman daralıp kendimi o dünyanın eşiğine atsam, kapıyı ardına kadar açık buluyorum. Beni heyecanlandırmak -hatta bazen düşündürmek- için canını dişine takıyor. Ve belki hepsinden ilginci, sık sık şaşırtıyor beni. Bütün bu hislerin ortak çarpanı ise eğlence oluyor. Daggerfall’un bir adım ötesine, serinin 3. oyunu Morrowind’e yol alalım, oradan bir örnek vereyim size... Ormana dalıp ne kadar agresif yaratık varsa hepsine sataşmak, fareli köyün kavalcısı gibi hepsini peşinize takıp kasabaya kadar koşturmak, sonra da kurguladığınız canavar baskınını savuşturmak için akla karayı seçen kasaba muhafızlarını izleyip pis pis sırıtmak... Nasıl eğlenceli biliyor musunuz?
En az eğlence kadar özgürlüğün de kokusu sinmiş zihnimdeki Morrowind sandığına... Aslında sadece bu oyuna değil tüm TES serisine ait bir özellik bu. İddia ediyorum, başka hiçbir oyun dünyası size bu derinlikte bir özgürlük duygusu yaşatamaz. Alternatifler arasında seçim yapabilme boyutunda kalan bir özgürlükten değil, özgürlük hissinin bizzat kendisinden söz ediyorum. Bunun belki en iyi anlatımı, Morrowind'de geminin güvertesine çıktığınız o ilk andır. Ya da bir sonraki oyun Oblivion'ın başındaki o küflü ve karanlık yer altı hapishanesinde geçen ilk yarım saatin ardından Cyrodiil ormanlarının kalbine attığınız o ilk adım... Daha da güzeli, Skyrim'de Helgen Keep'ten kurtulduğunuzda sizi karlı dağlarla baş başa bırakan o ilk sahne... Kapalı alan ve doğrusal oynanışın yerini bir anda açık dünya ve tam serbestliğe bırakması karşısında adeta oksijen zehirlenmesi yaşayan biri gibi sersemlersiniz. Karşınızdaki dünyanın bütünlüğü bir an nefesinizi keser. O dünya dizginlerinizi salarken size herhangi bir gözdağı vermemiştir fakat siz yine de biraz tedirgin, biraz tereddütlü atarsınız o ilk adımı. Ve bilirsiniz, yapacağınız yolculuk yalnızca size ait olacaktır (Birkaç ay önceki Skyrim incelemesinde kullandığım 9,9'un temel dayanaklarından biri de budur).

Bu resim, özgürlük kadar esareti de temsil ediyor olabilir.
Sevgili arkadaşlar, tam da bu noktada iyice gaza gelip “Bethesda beni evlatlık alsın!” desem, ya da Aşık Veysel’e bağlayıp bir Bard manisiyle yazıyı sonlandırsam şaşırmazdınız değil mi?
Az evvel ejder dövdüm, ağrıyor her bir yanım;
Varam gidem sılaya, benim güzel Whiterun’ım…
Muhafız der giriş yok. Nasıl giriş yok canım?
Nasıl almazsın beni, ben bir Ejderdoğan’ım!
Kalakaldım kapıda, yahu bu nasıl iştir?
Bilmez misin ey densiz, Whiterun’lılar kardeştir?
Ice Bolt çakardım amma, gayrı manam bitmiştir;
Dizindeki ok var ya, çıkar kıçına yerleştir!
Bakın işte, hiç şaşırmadınız J
Ama işin aslı öyle değil.
Gözü kör eden bir aşk değil bu.
(Yazının havası değişiyor, derin nefes alın)
Evet, TES oyunlarındaki kalite, özgünlük ve özgürlük hissi senelerdir bir nebze olsun azalmadı, fakat aynı durum ömrümüzün takvim yaprakları için geçerli değil maalesef. Orta yaşa yaklaşan ve hayatın hatırı sayılır bir kısmını oyunlarla tüketen iki “Elder” olarak sevgili Sinan Akkol’la son zamanlarda aklımızı meşgul eden bir konudur bu… Neredeyiz? Nerede olmalıydık? Zamanı doğru mu değerlendirdik? Doğru mu örnek oluyoruz?
TES örneğinden hareketle mantıklı bir değerlendirme yaptığımda bu seriye ayırdığım zamanın karşılığında değerli kazanımlarım olduğunu görüyorum. Bu oyunlar yer yer iyi yazılmış birer kitaptan farksız olduğundan okuma hobimi tatmin etti ve İngilizce dil becerimi ilerletti. Hayal gücümü besleyerek yaratıcılık ufkumu genişletti, zor geçen günlerin stresini atmama yardımcı oldu.

Zaman her şeyin ilacı değil ama çoğu şeyin anahtarı.
Sonuçta, kabul edelim veya etmeyelim, hepimizin zaman zaman bu dünyadan kaçmaya ihtiyacı var. Diğer yandan, bu dünyada yapmamız gereken çok iş, arayıp bulmamız gereken çok cevap var. İtiraf etmeliyim, Elder Scrolls’a harcadığım vaktin bazı dönemler aşırıya kaçtığı da oldu ve bu aşırılık, sözünü ettiğim cevapların arayışından beni alıkoydu. Eğer siz de kendinizle yalnız kaldığınızda “Neredeyim? Nerede olmalıyım?” sorularıyla yüzleşiyorsanız pişmanlığın çok ağır bir yük olduğunu en az benim kadar iyi biliyor olmalısınız. Load / Save mekanizması fena halde bug'lı bir oyun Hayat. Bazen "telafi edebilme" ayrıcalığını tanımıyor insanlara. Bu yüzden, birçoğunuza abi sıfatıyla hitap eden biri olarak, size şu naçizane tavsiyede bulunmak istiyorum: Eğer uyku saatlerinizden fazlasını feda edecekseniz oyun seçimlerinizde esaslı yatırım analizleri yapın. Çünkü siz ve üretken vaktiniz, dijital kum torbalarından daha iyisini hak ediyorsunuz.
|
|
Diablo 3 Oynarken Öldü
Yazan: Burak |
|
|
Project Glass Fail
Yazan: Utku |
|
|
Kitlesel Yalanlar
Yazan: Burak |
|
|
Marius - Bir Diablo hikayesi
Yazan: Batuhan |
|
|
Bir Garibanın Diablo Hikayesi
Yazan: Egemen |
|
|
|
|
|