Oyungezer
İnceleme

Rage 2 - İnceleme

Delirdik mi? Hayır. Dellendik mi? Hayır. Eğlendik mi? Evet.
Onur Kaya
18 May 2019 13:10

Bundan 7,5 sene kadar önce çıkan ilk RAGE, John Carmack’ın id Tech 5 ile beraber bir yerde teknoloji demosu minvalinde de kullandığı (Megatextures, Megatextures, ne olacak bu Megatextures?), oyun dünyasının Mad Max açlığını gidermesi amaçlanan bir oyun olarak beklediği ilgiyi pek görememişti. Durum bu olunca RAGE markası, Scorchers eklentisinin ardından seri haline bile gelemeden, kendine bir kesinleşmiş bir yol çizememiş haliyle uzun yıllar sürecek bir nadasa bırakıldı.

Aradan geçen uzun yılların ardından elbette RAGE de Ark kazazedeleri misali uykusundan uyandı: geçtiğimiz yıl bu zamanlarda, oyunun yeni ve pembe halini ilk defa gördük. Yürütülen pazarlama kampanyası ilgi çekiciydi, oyun ton olarak Borderlands’e yaklaşacak ama yağmacılık işine öykünmeden katıksız FPS aksiyonuna yoğunlaşacak gibi duruyordu. “Güzel yapılırsa yenir” dedik ve beklemeye başladık. Bugün de burada sizlerle, “güzel yapılmış mı?” sorusunun cevabını aramak üzere toplanmış bulunuyoruz.

Bu noktada peşin peşin söylemek gereken bir şey var. RAGE 2, ilk oyunda oturtulamayan marka vizyonunun kalıntılarını sallayan bir oyun değil. Şahsi fikrim ilk oyunun bir boşluğu doldurmak adına çıkarıldığı yönündeydi ve aynı boşluğu başka sanat dallarında dolduran oyunlardan unsurlar alırken, onları kendinin kılmayı pek de becerememişti. Markanın yükünü devralan Avalanche Studios ise bu durumun adını koyup, ilk oyuna bağlı kalmaya hiç kasmamış. Bunu yaparken daha iyi yaptıkları noktalar da var, daha kötüleri de.

Adamı Delirtmeyin!

RAGE 2, ilk oyundaki sessiz sedasız ana karakterimiz Nicholas Raine’in Authority Capital’a dalıp yer altında gömülü Ark’ları ve içlerinde uykuya yatan eski medeniyet insanlarını yüzeye çıkarmasından 30 sene sonrasında geçiyor. Bu süreçte uykularından uyananların da etkisiyle dünya farklı bir yer haline gelmiş ancak aslında o kadar da değişmemiş. Kadın veya erkek versiyonları arasında seçim yapabildiğimiz, bu yüzden de insanların kendisine hep soyadıyla seslendiği yeni ana karakterimiz Walker, Rangers of Vineland isimli, kıyamet öncesi dünyadan kalma Nanotrite teknolojisiyle ekipman ve silahlarını güçlendirerek kötücül Authority karşısında savaş veren bir fraksiyonun hayatta kalan son üyesi. Üvey annesi Prowley oyunun başında ana kötümüz General Cross karşısında can verirken, kendisine tüm oyunu taşıyacak olan Authority’yi çökertme görevini bırakıyor. Bu noktada RAGE 2’nin açık dünyasına bir güzel salınıyor ve bundan mutluluk duyuyoruz.

Bu mutluluğun en büyük sebeplerinden birisi ise, oyunun yazımının pek iç açıcı olmaması. O ilk yarım saatteki diyaloglar o kadar vasat ki, hikâyeye önem veren bir oyuncuysanız motivasyonunuz anında eksilere düşüyor. Prowley görevinizi açıklarken “sen benim gizli silahımdın, bu yüzden yıllarca seni Ranger yapmadım, son anı bekledim” şeklinde bir cümle kuruyor ve bu cümlenin oluşturduğu mantıksızlık bir kara delik gibi içine çekiyor sizi ve maalesef hikâyenin kalanında da bir cacık yok. Karakterler hiç akılda kalıcı değiller, ilk oyundan gelenlerimiz var ama ilk oyunda bile zerre akılda kalıcı olamamışlar demek ki fark bile etmiyorsunuz. Ben ki bu konularda hafızası iyi biriyimdir, hatırlamak için vikipedi karıştırmak zorunda kaldım. Oyunun pazarlama kampanyalarında kullanılan uçuk kaçık, Borderlands benzeri hava bile sadece pembe rengin diğer renkler üzerinde diktatörlük kurduğu görsellikte barınabiliyor, yazımda bir varlığı yok. Oyunu biraz oynayıp senaryodan pek bir şey beklememeniz gerektiğini çakozladığınızda her bir diyalog parçası “geç beni, bekleme yapma” diye bağırmaya başlıyor suratınıza. Hikâyenin art arda yapmanız gereken görevlere bir bağlam sunmak dışında en ufak bir hırsı, gayesi yok. En son saniyede bir ters köşe yapma girişiminde bulunuyor oyun ama yazıların ertesinde çıkan sahne onun da sahip olduğu kuş kadar etkiyi anında silip atıyor. Oyunun bittiği noktada “yaşandı bitti saygısızca” deyip işinize bakacaksınız, orası garanti.  Lakin yiğidi öldürelim hakkını yemeyelim, “ciddiye almama” kartını sahaya sürer, adı “RAGE 2’nin senaryosu” olan o kara deliğin olay ufkunda kalmayı başarabilirseniz eğlenceli saatler sizi bekliyor olacak.

Delirttiniz İşte!

O eğlencenin kaynağı elbette ki mekanikler! İlk oyun etraftan bir şeyler toplamak ve bunlarla tek kullanımlık alet edevatlar yapmak üzerine kurulu çok daha statik bir oynanışa sahipti. Yer yer düşmanlarla saklambaç oynadığımız siper çatışmaları bile yaşayabiliyorduk mesela. RAGE 2 ise oyuncunun “güç fantezilerini” tatmin etmek üzerine kurulu, asla yerinizde durmadığınız bir oynanışa sahip. Nanotrite güçlerimiz sağ olsun savaş alanındaki hareket kabiliyetimizin ucu bucağı yok. Kapalı alan görevleri de çok daha az olduğu için ağır düşman dalgası geleceğini anladığımız yerlerde etrafa taret kurmak veya bombalı oyuncak arabayla uzaktan adam avlamak gibi aksiyonlara girmiyoruz artık. Çatılarda atlayıp zıplıyor, kalkan kuruyor, drone çağırıyor, koşup yerden kayarak hasımlarımızla yakın temasta kalıyoruz. Havaya zıplayıp Slam ile yere vurarak taş taş üstünde taş bırakmıyor, Vortex atarak düşmanları tek noktada havada süzülmeleri sağlayabiliyor, Shatter ile zırhlarını kırıp uçurumlardan aşağı atabiliyoruz.

Silah çeşitliliği de gayet yerinde. Halihazırda bildiğimiz silahlara ufak hinliklerle taze hissiyatlar vermeyi başarmış yapımcılar. Attığınız kurşunları ateşleyebildiğiniz Revolver, sıktığınız mermileri manyetize ederek milleti duvarlara tezek gibi yapıştırma şansı sunan Grav-Dart Launcher, namluyu yakınlaştırdığınızda menzili artan Shotgun, güdümleme özelliğini kullandığınızda tekil roket sıkmak yerine ufak roketlerden salvo yollayan Rocket Launcher falan derken farklı şekillerde kullanabileceğiniz tatmin edici bir silah repertuvarı koyuyor önünüze. Bir de bu silahları geliştirip eklentiler taktığınızda her biri birer ölüm makinası haline geliyor. Özellikle Shotgun ve Assault Rifle tamamen geliştirildiklerinde oyunu taşıyabilecek hale geliyorlar. Bir de üzerine sizi iyileştirirken her silahın birincil atışlarını çok daha ölümcül hale getiren (ve de ekranı pembeye boyayan) Overdrive özelliğini eklediğinizde soru dövüşü atlatıp atlatamayacağınız değil, keyfinizin ne şekilde atlatmak istediğini haline geliyor.

Bütün bunları göz önüne aldığınızda, ilk oyunun yer yer Bioshock’u andıran ağırkanlı havasını özellikle sevip arayan oyunculara hitap edemiyor RAGE 2. id Software’in bu oyuna el attığı ve atarken DOOM 2016’dan epey şey taşıdığı, Eternal’daki kimi mekaniklerin(Dash gibi) testini yaptığı belli; çatışmalar Avalanche’tan beklenmeyecek kadar tok, dinamik ve en azından “hiddet, hışım” şeklinde çevirebileceğimiz “RAGE” kelimesinin hakkını veriyorlar bu sefer.

Çatışma demişken RAGE kelimesi aslında GARAGE kelimesinin içinde bulunduğu için seriye isim seçilmiş. Yani araçlar aslında bu markanın olmazsa olmazı. id Software nasıl çatışmalara el attıysa bu noktada da Avalanche’ın Just Cause ve Mad Max’teki tecrübesi devreye girmiş. Oyundaki araçlar gayet yeterli sayıda ve işlevsel olarak birbirlerinden net şekillerde ayrışıyorlar. Tanıtımlarda söylenildiği gibi, bir şeyi gözünüz görüyorsa direksiyonuna geçebiliyorsunuz. Her biri kullanması inanılmaz keyif veren araçlar değiller elbette, fantezi olsun diye motosiklet, canavar kamyon hatta devasa konvoy önderi taşıtlar da oyunda var, “bu nasılmış?” diye bakıp 5 dakika sürdükten sonra kenara atıyorsunuz ama çeşit konusunda ellerini korkak alıştırmamış olmaları güzel. Kendi gedikli aracınız Phoenix ise uyuz uyuz konuşmasıyla yer yer insanı bezdiren, oldukça jenerik bir araç. Geliştirdikçe çeşit çeşit silah kazanıyor ama bunların cephaneleri oyun dünyasında nadiren bulunduğundan tatlarına vararak kullanamıyorsunuz. Konvoy kovalarken milletin araçlarını süse süse patlatmak durumunda kalıyorsunuz sonra.

Post Apokaliptik İklim Çeşitleri

Oyunun aksiyonu güzel, dünyasını doya doya dolaşmak için gerekli araç gereç de emrimize sunulmuş, peki oyun dünyası nasıl? Bu sorunun cevabı da oyunun çizdiği genel portre gibi artılar ve eksilerle bezeli. Oyunun dünyası görsel tasarım olarak gayet yeterli ve çeşitli. İlk oyundaki, tamamen Cell-Shade olmaktansa sadece hafiften çizgi filmi andıran, oyun için görüntüleri sanki konsept çizimlermişçesine portre eden sanat tasarımı yerini daha gerçekçi, daha alışıldık bir taneye bırakmış. Bu kısmen bir eksi, oyunun nevi şahsına münhasırlığı kalmamış çünkü ancak yapımcıların “Biome” adını verdiği farklı bölgeler sayesinde haritadaki çeşitlilik de artıp tatmin edici bir hale gelmiş.

Artık bataklık, cangıl, kum denizi, kanyon gibi farklı renk ve engebelere sahip parçalardan oluşan daha büyük ve keşfi daha keyifli bir haritamız var. Kenara köşeye yerleştirilen, ufak dokunuşlarla birbirlerinden ayrıştırılan mekanlara giden emeği de azımsayamayız. Ancak mesele oyuncuya bu mekanlarda yapacak bir şey sunmaya gelince, RAGE 2 çuvallıyor; mekanların içinde sandık açıp materyal toplamak ve adam vurmak dışında yapabileceğimiz bir şey yok. Mekanların kendi çeşitliliği de bir Fallout ya da The Elder Scrolls seviyesinde olmadığından, keşfetmekten gelen safi bir keyif de yok ortada. Her gittiğimiz yerde yaptığımız temelde aynı, farklı fraksiyonlardan mutantları/haydutları temizleyip mekânı talan etmek. Farklı silah ve güçleri aldığımız Ark’lar biraz işin içine tazelik katabiliyor ama onları açmak yaptığımız yine aynı.

Yalnız oyunun fazlasıyla pratik olmak gibi bir güzelliği var. Yükleme süreleri fazlasıyla kısa, araçları kullanmak kolay, hızlı seyahat sistemi rahat, başarımlar genelde kasması keyifli şeyler. Bu tarz pratiklikler sayesinde gereksiz şeylerle zaman kaybetmeden oyunun sunduğu içeriği kafanız çok rahat bir şekilde tüketebiliyorsunuz, dövüşlerin tadına varabiliyorsanız oynanış döngüsünün sizi sıkması epey zaman alıyor. Bu yüzden bir kere başladınız mı sonunu görmeniz kuvvetle muhtemel. Oyun da zaten süre olarak kendisini çok gereksiz uzatmıyor, 20-25 saate paketlersiniz. İçerik dağılımındaki en büyük problem, senaryo görevlerinin o 20-25 saat içerisinde pek az yer kaplaması; totalde 8 tane falan ana görev var, gerisi açık dünya yağması.

Ortamların Parlak ve Mütevazı Çocuğu: Apex Engine

Yazıyı nihayetine erdirmeden biraz da teknik kısımlara girmek gerekiyor malumunuz. RAGE 2, ilk oyunun aksine id Tech serisinden bir motor kullanmıyor. Avalanche Studios’un kendi motoru olan ve Mad Max ile Just Cause oyunlarında gördüğümüz Apex Engine’i kullanıyor. Oyunun sanat tasarımında bir değişiklik olduğundan üst paragrafta bahsetmiştim, Apex Engine’in de oyun görselliğinde bu noktada yarattığı bir farklılık var; mekân tasarımları eski oyunda motorun çalışma prensibinden de dolayı zamanı için ekstra detaylı ve güzel gözüküyordu. RAGE 2’deki şehir ve binalar yer yer ilk oyundan kötü gözükebiliyor ancak Apex Engine’in duruma getirdiği bir büyük avantaj, tüm haritayı tek seferde ve fazlasıyla hızlı yükleyebilmesi. Ayrıca motorun arazi çizim becerisi takdire şayan, haritadaki bitki örtüsü ve yer şekilleri gerçekten güzel gözüküyor.

Efektler de motorun parladığı bir diğer nokta. Patlamalar ve patlamalara bağlı bulanma efektleri gayet güzel. Optimizasyon da fazlasıyla yeterli olunca, haritanın tadını çıkarmak çocuk oyuncağı haline geliyor. GTX 970 ekran kartı ve i7-4790k işlemci ile 1080p çözünürlükte kenar yumuşatma ve çözünürlük ölçekleme ayarları kapalı, doku kalitesi dahil diğer tüm ayarlar en tepedeyken istikrarlı bir şekilde 50-60 FPS alabildim. Ekranı komple patlamalara boğmadığım sürece de bu kare oranlarının altına pek düşmedim.

Oyundaki sesler ise problemli olan noktalardan. Yer yer karakterlerin diyalog seslendirmeleri yok yere havaya karışıyor. Diyalogların kendileri en başında iyi yazılmadığından bunu ne kadar umursarsınız bilemem ama oyunun çıkışıyla bu konuda herhangi bir düzeltme yapılmamış olması biraz üzücü. Müzikler de pek akılda kalıcı değil, dönemimizin en sağlam oyun müziği bestecilerinden ve Bethesda’nın gediklisi olan Mick Gordon ile çalışılmadığından herhalde, bilemedim.

RAGE 2’nin genel tablosu bu şekilde. Tıpkı Darksiders 3 gibi, indirime girmeden almanızı tavsiye edeceğim bir oyun değil maalesef. Fazlasıyla eğlenceli, muhtemelen daha yüksek bütçeli olduğundan oyuncusuna bolca oyuncak sunan ama bir anlatı olarak feci çuvallayan bir oyun olarak 300 lira fiyat etiketini hak ettiğiniz düşünmüyorum. Öte yandan indirimlerde mutlaka aklınıza gelsin diyor ve kaçıyorum, kalın sağlıcakla.