A Plague Tale: Requiem - İnceleme

Uzun yıllar sonra bile unutulmayacak bir Pirus zaferi öyküsü

Bırakın giriş paragrafını yazabilmeyi, en az bir saattir incelemenin alt başlığı ne olsun diye düşünüyorum ciddi ciddi. Takdir edersiniz ki her işte olduğu gibi, bazen inceleme yazarken de başlangıcı yapmak ciddi anlamda zorlayıcı olabiliyor; ama beni, bilhassa duygusal anlamda, sağlam etkilemiş bir yapımda bu girizgâhı yapmak çok daha da çetrefilli. Hem alt başlık hem de girizgâh için neler geçmedi ki aklımdan: İnsanlığa binlerce yıldır felaketler getirmiş irrasyonel korkular, senelerce kaçmayı başardıktan sonra, tam da bu oyunu oynayacakken beni bulan korona ve içinde bulunduğumuz salgın süreci, arkadaşlık/kardeşliğin ve genel anlamda insan dayanışmasının akıl almaz gücü vs.

Ama açıkçası, her düşündüğüm şey, oyunun uyandırdığı bir başka güçlü duyguyu yahut kavramı dışlar gibiydi. Fena bir tıkanıklık yaşarken, son çare olarak gittim oyunun müziklerinden The Rage Within’i dinlemeye başladım. Ve böylece hem alt başlık hem de giriş yazısı kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Bu oyunun bana hissettirdiklerini en geniş şekilde verecek tanım sanırım bu: Pirus zaferi, yani muazzam kayıplara rağmen zafer. Öte yandan, nasıl girişirsem girişeyim anladım ki bu yazı oyunun güzelliği yanında her türlü sönük kalacak, başladım gelişigüzel yazmaya.

Önce şunu net şekilde belirteyim: İlk oyunu da gayet severek oynamıştım ama bir iki özgün detay dışında hiç de öyle yıllara meydan okuyacak bir klasik olduğunu düşünmemiştim. Daha ziyade 8’lik, hit bir oyun olarak görüp “oh ne güzel vakit geçirdik” diyerek paketlemiştim. Burada durum bambaşka. Asobo Studio adeta kendini aşmış. Oynanış olarak ilk oyundaki formülü başarıyla genişletmiş, hatta resmen oyunun genelinde, başta grafikler olmak üzere pek çok açıdan bir AAA prodüksiyon kalitesi yakalamayı başarmış. Ama bence en önemlisi, birçok kişi “yaa önceki oyun gayet güzel bir şekilde sonlanmıştı, şimdi nasıl bir şey anlatacaklar ki?” diye haklı şekilde meraklanırken, ilkinden çok daha karanlık, çok daha ilgi çekici ve çok daha epik bir hikâye anlatmayı başarmışlar. Ha oyun olarak elbette ki kusurları var; ama VtM: Bloodlines gibi bir kültün bile zilyon tane sorunu vardı. İki yapımı kıyaslamıyorum bu arada, sadece “her güzelin bir kusuru vardır”ı vurgulamaya çalışıyorum. ELDEN RING, Horizon, GoW Ragnarök gibi oyunların arzı endam ettiği bir yılda, korkarım ki bu güzellik biraz daha geri planda kalacak, ama olsun, başlayayım ben anlatmaya.

Hugo ve Amicia’nın bitmek bilmeyen sürgünü

İlk oyun hatırlayacağınız üzere gayet mutlu bir sonla bitmişti. Hugo ve Amicia, bir noktada yanlarına simyacı çırağı Lucas’ı da alarak, hem kendilerini kovalayan Engizisyondan paçayı kurtarmış, hem Hugo’nun hastalığını çözme konusunda önemli ilerlemeler kaydetmiş, hem de annelerine kavuşmuşlardı. Bu arada hatırlayacağınız gibi ilk oyunun arka planında sadece Kara Veba değil, İngiltere ve Fransa arasında süregelen Yüzyıl Savaşları da vardı. Bu oyunda ise savaştan görece uzakta, güneyde Provence bölgesindeler. İki oyun arasındaki altı ay boyunca görece sakin ve mutlu bir hayat süren grup, Amicia ve Hugo’nun oyun oynarken bir haydut takımına denk gelmesiyle tekrar yollara düşer ve Macula denen laneti tedavi edebileceğine inandıkları kadim bir simyacı topluluğu olan Order’a sığınırlar. Kısa süre sonra Order’ın da Hugo’ya çare olamayacağını anlayan Amicia, çareyi Hugo’nun rüyalarında gördüğü gizemli bir adayı aramakta bulur. Hugo’nun şifası muhtemelen oradadır.

Açıkçası oyunun ilk oyuna göre daha uzun olacağı söylendiğinde biraz şüpheyle yaklaşmıştım. Çünkü ilk oyunun sonlarına doğru artık fareler bana çok gelmişti, artık bitsin bu çile moduna girmiştim. Şimdi 10-11 saatlik ilk oyunun üzerine 18-22 saat arası ne sunabileceklerdi, hikâye sakız gibi uzayacak mıydı, oynanış tekrarlamayacak mıydı, haliyle merak ediyordum. Bu sayfalarda göreceğiniz çeşitli ekran görüntülerinin müjdelediği üzere, oyundaki inanılmaz mekân çeşitliliği bu uzayan süreyi sırtlayacak unsurlardan biri olmuş kesinlikle. Güney tarafına inmek, Akdeniz havası kesinlikle yaramış yani. Hugo’yu bir an önce iyileştirme arzusuyla oradan oraya savrulmalar, onları olmasa da biz oynayanları mutlu edecek düzeyde olmuş: Provence’ın geniş düzlükleri, bir noktada ulaştığımız Hugo’nun adası, gemi yolculukları ve daha nice değişik mekân derken, gerçekten de ilk oyunun çok daha üstünde bir yolculuk deneyimi yaşıyoruz. Üstelik bir kere gündüz -ve faresiz- gördüğümüz lavanta dolu bir sokağın, bir süre sonra fareler tarafından cehenneme çevrilişini görmek ayrı bir baş döndürücü etki yaratıyor.

Eh tabii bu kadar farklı yere yolculuk yaparken bambaşka karakterlerle de tanışıyoruz. Bu yan karakterler hem anlatılan hikâyeyi besliyor, hem de oynanışı önceki oyunda olmayan birtakım yeniliklerle daha da çeşitlendiriyor. Mesela bir karakterimiz komut vermeniz durumunda düşmanlara pata küte dalabilirken, bir başkası merceğini kullanarak sağı solu yakabiliyor ya da yakınlardaki bir ateşten ışık alarak farelere karşı etkili koruma sağlayabiliyor. Ama şöyle ki bunlar hikâyenin ilerleyişine göre bazen oluyor bazen olmuyorlar. Örneğin bir an yanınızda Hugo’yla takılırken, bir sonraki bölümde Lucas yahut yeni yancılardan biri yanınızda olabiliyor. Bazen daha kalabalık takıldığınız oluyor. Bu çeşitlilik bile başlı başına bir ferahlık katmış bence.
Bu arada oyunda karakter gelişimi açısından da yepyeni şeyler oluyor. Önceki oyunun adındaki Innocence’a uygun şekilde, hem Amicia hem Hugo daha saftirik tiplerken, artık daha kolay kendini kaybeden, daha kana susamış portreler çizen ve tüm bu baş döndürücü değişimin yarattığı etik sorunlarla boğuşan bir abla-kardeş oynuyor/seyrediyoruz. Oyun bu yolla hem bünyesindeki nihilist damarı daha görünür hale getiriyor, hem de durmaksızın travmatik olaylara maruz kalan de Rune kardeşleri daha sahici kılıyor.

Ne ekersen, onu biçersin

Gene oynanış demişken, girişte çıtlattığım üzere formül aşağı yukarı aynı ama geliştirilmiş durumda. Bu yancıların sağladığı ufak tefek yenilikler dışında, simyacılık tarafında da bir iki yeni şey var (katranı sigarada sevmeyiz, ama burada hayat kurtarıyor). Sonra tanıtım videolarında sıkça gördüğümüz crossbow da Amicia’yı eskisine göre daha ölümcül yapan bir silah. Gene crossbow kullanarak kimi bulmacaları çözebiliyoruz, ama nasıl olduğunu keşfetmek size kalsın. Bulmacalar tabii önceki oyundaki gibi, öyle inanılmaz zorlayıcı şeyler beklemeyin. Hatta bulmacalar genelde o kadar kolay ki bu anlarda yürüme simülasyonu oynuyor gibi hissediyorsunuz. Ama işte oyunun anlatı tarafı o kadar güçlü ki insan pek de şikâyet edemiyor öte yandan.  

Bu irili ufaklı yeni silah, simya seçeneklerinin yanı sıra oyun alanımız da genel anlamda ilk oyuna göre daha geniş. Ve bu genişlik boşa değil, artık düşman dolu bir haritayı geçerken uygulayabileceğiniz birden fazla strateji ve yol mevcut, oyun size kısmi bir serbestlik tanımış diyebilirim. Ama tabii ki kapsamını çok abartmamak lazım. Bu kısmi serbestlik muhabbeti kendisini karakter gelişiminde de gösteriyor. Şöyle ki oyunda iki kollu bir gelişim mantığı var: ilki baya ekipmanınızı geliştirme üzerine kuruluyken, diğeri ise oynayış şeklinize göre kimi yeteneklerin kilidinin açılması. Örneğin fazla gizlilik odaklı hareket ederseniz, bu türden yetenekler kazanırken, agresif bir yaklaşım izlemeniz durumunda daha dövüş ve çatışma odaklı yetenekleri açıyorsunuz. Benim gibi ortaya karışık takılırsanız da bir oradan bir buradan yetenek açmaya başlıyorsunuz. Komple tüm bu dokunuşlar oynanışı epey dinamik hale getirmiş bence.

Bir diğer sevdiğim ve oyunun epikleştiği hususlardan biri de önceki oyunda olmayan kovalamaca sahneleri. Genelde birilerinden ya da farelerden kaçtığımız bu sahnelerde gerçekten oyun tüm ihtişamını sergiliyor. Koca koca şehirler arkanızda on binlerce fare tarafından un ufak edilirken koşturmak ama bir yandan da bu dehşet yıkımı seyre dalmak, gerçekten yazıyla size kolay kolay aktarabileceğim bir şey değil, kendiniz deneyimlemeniz lazım. Gene birkaç yerde araç üzerinde silah kullanma sekansları da var, bunlar da gayet olmuşlar. Tabii ki bahsettiğim epikleşmenin en büyük sebebi oyunun dillere destan görselliği. Cidden uzun zamandır gördüğüm en sağlam grafikleri sundu bana A Plague Tale: Requiem. Şimdi hızlıca kontrol ettim, Steam’de 200’e yakın ekran görüntüsü almışım; ama inanın bir bu kadar daha alabilirdim. Bu muazzam görselliğin yanı sıra oyundaki seslendirmeler de -özellikle Fransızcaları- çok iyi (bununla ilgili buralarda ayrıca bir kutu bulacaksınız). Bilhassa Hugo’yu seslendiren Cécile Gatto ablamızı yürekten kutluyorum, sayesinde ekran başında bayağı bir soğan doğradık hamdolsun. Son olarak müziklere de bir parantez açmak istiyorum. Olivier Derivière kendini iyice aşmaya başladı bence. Zaten daha önceden incelediğim Vampyr ve The Council gibi sağlam yapımlarda da imzası vardı. İlk oyun da kendisine emanetti. Gene harika iş çıkarmış valla. Belki abartılı bulanlar çıkacaktır ama kendisi benim için, Mark Morgan ya da Jesper Kyd gibi baba isimlerle aynı ligde artık.

Eh, tüm bu saydığım hususlar ayrı ayrı anlatıyı zenginleştiren şeyler zaten ve oyunun öyküsü de gerçekten akıp gidiyor. Yanlış anlamayın, ilk oyununki de güzeldi ama artık bu daha karanlık diye mi, nihilist damarından mı, neden bilmiyorum çok ama çok sevdim ben bu hikâyeyi. Üstelik önceden de dediğim gibi, böyle ilkinin aksine katıksız bir yolculuk hikâyesi bu (bu yüzden de sevmiş olabilirim?). Üstelik karşılaştığımız yeni karakterler, yeni mekânlar ve tüm bunların göbeğinde daha da derinleşen Hugo-Amicia ilişkisi, bu yolculuğu çok daha uzun soluklu yapıyor. Oyunu bitirdiğimde cidden “ne maceraydı be!” mırıltılarıyla ekran başından ayrıldım. Muhtemelen şimdilik biraz sindirip, başarımlar ve NG+ gömmek için, birkaç vakte kadar tekrar Amicia ve Hugo’yla buluşacağım. Hem bir de sağlam kafayla, koronasız oynamış olayım şu oyunu.   

Kralın düşüşü

Oyunun elbette açık verdiği yerler de var. Mesela yeni silahlar, eklentiler iyi hoş; ama üzerinize bir sürü düşman geldiğinde silah değiştirip düşman alt etmek işkence haline gelebiliyor. Çünkü tıpkı ilk oyundaki gibi bazı düşmanlar zırhsız oluyor, direkt kafaya taş atıp etkisiz hale getirebiliyoruz; ama bazı özel düşman tipleri için spesifik silah/araç-gereç kullanmak gerekebiliyor. Neyse ki bu kısımlar oyunda birkaç defayı geçmiyor. Ama ilk oyunun sonlarına doğru da böyle hem okçularla hem de kılıçlı tiplerle uğraştığımız gereksiz bir kısım vardı, niye aynı hatayı tekrarlamışlar pek anlamadım. Yine Amicia gibi ufak tefek bir kızın, sapanla onlarca zırhlı askeri patır patır indirmesi epey rahatsız edici. Oyunun başlarında böyle bir yer var aman Allah’ım, düşman başına. Hani bu sefer crossbow, yeni karakterlerin olaya müdahil olması gibi yenilikler varken niye sapanla böyle bir zorlama girmişler, üzüldüm. Son bir husus olarak bazı düşman askerlerinde hep aynı skin kullanılmış olması bir tık can sıkıcı. Hani asker zırhlı olunca sorun değil de surat açık olunca fazla sırıtıyor. Ama bunlar hep minik şeyler, o yüzden nazarlık niyetine yaklaşabiliriz sanırım.

İncelemeyi bitirmeden önce, son bir mühim konu daha var malum: Oyunun performansı. Açıkçası ben 1080p’de, high ayarlarda ve %95 resolution scale şeklinde 25-35 fps aldım (kapalı ortamlarda daha bile fazla). Oyun görece ağır ilerlediğinden ortalama 30 fps bana yetti de arttı. Ama tabii ben beş yıllık GTX 1060’ımla bunları söylüyorum. Piyasadaki en pahalı kartları satın alıp da düşük performans aldığına dair hezeyanlarda bulunan onlarca yoruma denk geldim. Ama ekranda onlarca şey olurken, hani mesela fareler koskoca şehirleri dümdüz ederken büyük düşüşlerin olmaması, oyunda bir iki kere dışında buga denk gelmemem ve oyunun bir kez bile çökmemesi güzel şeyler. Zaten oyunun Game Pass’te oynanabiliyor olması bu konuda çok kişiyi mağdur etmez diye düşünüyorum. Zira performanstan memnun kalmayan, gelecek yeni yamalar için biraz daha beklemeyi tercih edebilir. Ama ben dediğim gibi genel anlamda memnun kaldım.

Özetle beklediğimin çok çok ötesinde bir oyun buldum arkadaşlar. Özellikle The Game Awards oylamalarının yapılmaya başlandığı şu günlerde, bu oyunun birçok dalda ödül kapması gerektiğini düşünüyorum (hatta vakit kaybetmeden lobi faaliyetlerine başlayayım). Game Pass’te olmasına rağmen, herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir oyun olduğuna inanıyorum naçizane.

SON KARAR

Güzel olacağı belliydi ama bu kadarını beklemiyordum.

A Plague Tale: Requiem
Harika
9.0
Artılar
  • Oyunun adına yakışır karanlık ve nihilist hikâye
  • Karakter gelişimi ve yeni yancılar
  • Muhteşem grafikler
  • Birinci sınıf seslendirmeler, müzikler, kısacası işitsel her şey
  • Oynanışı ileriye taşıyan yeni dokunuşlar
  • Masalsı mekân çeşitliliği
  • Dualsense desteği
Eksiler
  • Kalabalık karşılaşmalar iyi işlemiyor
  • Kimi sistemlerde performans sorunları
  • Bir iki ufak tefek bug
YORUMLAR
Mico
5 Kasım 2022 18:41

Hocam öncelikle elinize gözünüze sağlık. Şu an oyunun yarısındayım. İyi son takıntım olmasından ötürü kimseye dalmamaya çalışıyorum :D Ama keyfi çok baltalamaya başladı ve hatırlarsınız ki oyun ısrarla askerleri paketlemeye zorluyor. Sorum şu ki; oyunun farklı sonları var mı? Gerekli kısımlar dışında öldürüp-öldürmemeler buna etki ediyor mu? Ona göre oynama şeklimi değiştireceğim çünkü gerçekten keyfim kaçmaya başladı. Cevabınızı bekliyorum.

Parolamı Unuttum