Gökyüzü tuhaf bir yer. Yerden baktığınızda sonsuzluk fikrini çağrıştırıyor; içine girdiğinizdeyse birkaç metre çapındaki küçücük bir kokpitte oturup radar ekranındaki noktaların hangisinin sizi öldürmeye çalıştığını hesaplıyorsunuz. Ace Combat otuz yıldır aşağı yukarı bu çelişkiden besleniyor zaten. Bir tarafta bulutların arasından süzülen güneş, ufuk çizgisi ve insanı olduğundan daha özgür hissettiren o uçuş romantizmi var. Diğer tarafta aynı göğün içinde birbirine Mach hızında yaklaşan, milyonlarca dolarlık makinelerden füze yağdıran insanlar. Project Aces bu ikisini öylesine uzun süredir yan yana getiriyor ki serinin oyunlarını birkaç saniyelik görüntüden bile tanımak mümkün artık.
Ace Combat 8: Wings of Theve ise uzun zamandır ilk kez gökyüzüne bakıp başka bir soru soruyor:
Bir kahraman gerçekten kahraman olmak zorunda mı?
Yıl 2029. Sotoa Cumhuriyeti -ki siz bu ülkeyi işgalci devletler Rusya ve İsrail’in bir karışımı gibi düşünebilirsiniz pekâlâ-, Merkez Usea Federasyonu topraklarını kısa sürede işgal etmiş; FCU ordusunun önemli kısmı dağılmış, başkent Theve düşmüş durumda. Biz ise savaşın başında hâlâ başka birinin hikâyesinin içerisindeyiz. O başka kişi ise karizmatik pilot Cope.
Wings of Theve efsanesinin asıl sahibi, ülkenin yenilgiye rağmen tutunduğu o eski savaş kahramanı. Oyunun başlarında denizden kurtarılıyor ve kendimizi hızlıca onunla aynı uçağın içinde buluyoruz; biz henüz efsane değiliz, hatta efsanenin yan koltuğunda oturan birisiyiz yalnızca. Sonra bir şeyler oluyor ve bir anda bütün o kahramanlık meselesi bizim omuzlarımıza kalıyor. Ace Combat’ın bugüne kadar yarattığı pilotlar zaten hep biraz hayalete benziyordu. Mobius 1’i yüzünden çok simgesinden, Cipher’ı isminden çok arkasında bıraktığı hikâyelerden, Trigger’ıysa üç çizgisinden hatırlıyoruz. İnsan gidiyor, çağrı adı kalıyor. Wings of Theve bunu hikâyenin merkezine koymuş. Pilot değil bir kahraman, uçak değil umudun sembolü. Theve’in kanatları balmumundan ve erimek için yalnızca bizim güneşe daha fazla yaklaşmamızı bekliyor.
Geçmişin kahramanlık hayaletlerinin peşimizi bırakmaması şeklinde okumayı uygun bulduğum anlatı kesinlikle önceki oyundan daha iyi. Bazen bir ülke yeni kahramanını yaratırken eskisinin gölgesini de onun sırtına bindiriyor. Ace Combat’sa eski öykülerinin kurduğu sağlam temelde yükselmeyi tercih etmiş. Bir insan öldüğünde efsanesi hafiflemiyor. Aksine ağırlaşıp kendinden sonrakilerin omuzlarında bir yüke dönüşüyor bu evrende. Neyse ki oyunun karakterleri -ve oyuncunun kendisi- bu yükü taşıyabilecek güce sahipler.
Uçağın içindeki insan
Bence oyunun en başarılı yeniliği uçaklarla hiç ilgili değil. Project Aces bu kez ara sahneleri büyük ölçüde birinci şahıs perspektifinden anlatıyor. Görev arasında zorunlu olarak sığındığımız uçak gemisi Endurance’ın içinde dolaşıyor, insanlarla konuşuyor, brifinglere katılıyor, güverteye çıkıp kokpite kendi gözlerimizden geçiyoruz. Bu her ne kadar sınırlı bir etkileşim yöntemi olsa da yarattığı çevresel etki gerçekten çok güçlü ve beklediğimden çok daha iyi çalışıyor.
Ace Combat’ın eski oyunlarında hikâye her zaman biraz uzaktan seyredilen bir şeydi. Bir pilot olarak savaşı değiştiriyorduk ama karakterlerin dünyasını çoğunlukla ara videolardan izliyorduk. 7. oyun Skies Unknown’da Scrap Queen’in hikâyesini seviyordum ama Trigger ile o insanların hayatları arasında görünmez bir duvar vardı. Burada o duvar biraz incelmiş. Bir karakter sizinle konuşurken yüzüne bakıyorsunuz. Güvertede yürürken teknisyenlerin yanından geçiyorsunuz. Görevden döndüğünüzde insanların size nasıl baktığını fark ediyorsunuz. Ve zaman geçtikçe o bakışlar değişiyor. Çünkü başta aslında kimsenin gerçekten siz olduğuna inanmadığı bir kahramanlığı, görev görev doldurmaya başlıyorsunuz. Bu noktada özellikle Tasha karakteri güzel yazılmış.
Daha oyun çıkmadan internette pembe saçlarıyla konuşulmaya başlamış olması komik çünkü ilk bakışta gerçekten “anime wingman kontenjanından geldi” diyeceğiniz kadar cafcaflı bir karakter. Fakat hikâye ilerledikçe o ilk enerjik, biraz umursamaz ve gösterişli kabuğunun altında savaşla yüzleşen daha ciddi bir insan çıkıyor. Ya da savaş onun bu parıltılı kabuğunu soyup içindeki savunmasız kız çocuğunu ortaya çıkartıyor da diyebiliriz. Tasha’nın değişimi büyük dramatik monologlarla yapılmıyor. Bir görevden diğerine sesi, tepkileri ve insanlara bakışı değişiyor. Ve bir noktada “pembe saçlı viral karakter” olmaktan çıkıp gerçekten yanımızda uçmuş biri gibi hissettirmeye başlıyor. Ace Combat için küçük ama değerli bir gelişme bu. Çünkü wingman’larımızı yıllardır seviyoruz ama bazen onları birkaç unutulmaz telsiz cümlesi ve bir çağrı adından ibaret hatırlıyoruz. Wings of Theve ise onları biraz daha insanlaştırmaya çalışıyor.
Gökyüzünün ağırlığı
Sonra kokpite geçiyorsunuz.
Ve açık söyleyeyim:
Bu oyun muazzam görünüyor!
Ace Combat 7 çıktığında bulut sistemleri beni oldukça etkilemişti. Wings of Theve bunu birkaç kat ileri götürmüş. Bulutlar artık yalnızca içine girilip füze şaşırtılan beyaz duvarlar değil. İrtifaya göre şekilleri ve yoğunlukları değişiyor, ışığı farklı biçimlerde kırıyorlar. Yağmurun altında uçarken başka, bulut tabakasını delip güneşe çıktığınızda bambaşka bir oyun görüyorsunuz. Kokpit camındaki yansımalar, yağmur damlaları, uzaktaki şehirlerin ışıkları, füze izlerinin gece göğünde bıraktığı çizgiler… Bazen hedefi takip etmeyi unutup manzaraya bakıyorsunuz.
Sonra:
BİP BİP BİP BİP.
MISSILE!
Romantizm buraya kadarmış deyip savaşa dönüyorsunuz. Oyunun müzikleri de bu görüntülerin hakkını fazlasıyla veriyor. Ace Combat zaten oyun müzikleri konusunda sektörün gizli ağır toplarından biri. Burada kimi zaman büyük orkestral parçalar, kimi zaman korolar, kimi zaman daha yalnız ve melankolik melodiler devreye giriyor. Bazı görevlerde müzik, gökyüzü ve savaş öylesine kusursuz biçimde birleşiyor ki insan bir anlığına yaptığımız şeyin aslında oldukça korkunç olduğunu unutuyor. Bir destroyeri batırıyorsunuz. Müzik yükseliyor. Güneş bulutların arasından vuruyor. “Ne güzel” diyorsunuz.
Sonra düşünüyorsunuz: Bir dakika, az önce 200 kişilik gemiyi batırdım.
Ace Combat böyle bir şey işte. Gökler güzel ama yerdekilere bedeli de hayli ağır.
Bazen yalnızca uçmak istersin
Neyse ki oyun gökyüzünün yalnızca savaş alanı olmadığını da hatırlıyor. Free Flight modu benim tahmin ettiğimden daha çok hoşuma gitti. Görevlerde kullandığınız haritaları hiçbir hedef, füze veya “HEDEFİ YOK ET!” baskısı olmadan özgürce gezebiliyorsunuz. HUD elementlerini kapatıp yalnızca kokpit ve gökyüzüyle baş başa kalmak mümkün. Daha güzeli radyodan istediğiniz oyun müziğini açabiliyorsunuz. Ben birkaç kez işi biraz daha ileri götürüp oyunun müziğini tamamen kapattım, Spotify’ı açtım ve öyle uçtum. Askerî doktrin açısından kabul edilebilir bir davranış mı bilmiyorum ama gün batımında F-15 kullanırken Pink Floyd dinlemenin ruh sağlığına iyi geldiğini bilim dünyasının araştırması gerekiyor bence. Bu mod aslında oyunun bütün savaş gürültüsü arasında küçük bir nefes alma alanı. Az önce onlarca füzeden kaçtığınız vadiyi bu kez yavaşça geçiyorsunuz. Aynı gökyüzü.
Ama kimse sizi öldürmeye çalışmıyor. Ve bu harika.
Gökyüzünün başta sözünü ettiğim o huzurlu tarafı burada gerçekten anlam kazanıyor. Açıkçası beklemediğim kadar keyifli olan bu modu oyuna ekledikleri için Project Aces’a müteşşekirim.
Uçak artık biraz daha uçak
Mekanik taraftaysa Project Aces devrim yapmaya çalışmamış. İyi ki de yapmamış.
Hâlâ hedef seçiyor, kilitleniyor, füze gönderiyor, kaçıyor, yeniden pozisyon alıyor ve aynısını tekrar ediyoruz. Fakat uçağın havadaki ağırlığı değişmiş. Wings of Theve’de makinelerin momentumunu daha fazla hissediyorsunuz. Burnu kaldırırken, sert dönüşten çıkarken veya hızınızı fazla düşürdüğünüzde AC7 kadar “dijital” davranmıyorlar. Yine simülasyon değil ama uçağın bir ağırlığı, bir ivmesi ve hızla birlikte değişen fiziksel karakteri var. Bunda elbette çok daha ince detaylarla süslenmiş her hareketi görsel olarak yansıtan daha gerçekçi uçak modellerinin payı büyük. O ilk kalkış anında jet motorlarının hafif kızıllığı ve ardından gelen patlamayla gökyüzüne doğru savrulmak hiç bu kadar iyi hissettirmemişti. Her farklı uçağın da iyi kötü bir karaktere sahip oluşu bu hissi güçlendirmiş.
Üstelik savaş alanı bu kez sadece bizim attığımız füzeye tepki vermiyor. Yeni chain destruction / collateral damage sistemi sayesinde vurduğunuz bir uçağın kopan parçaları aşağı düşüp başka hedeflere, araçlara veya yapılara zarar verebiliyor; patlayan yakıt depoları çevresindeki hedefleri zincirleme biçimde havaya uçurabiliyor. Bandai Namco bu sisteme ilişkin bir patent başvurusunu da yayımlamış durumda; başvuruda düşen uçak parçalarının çevredeki başka objelere çarpıp ikincil hasar yaratması açıkça tarif ediliyor. Yapımcılar bunun çoğunlukla oyuncunun özellikle “şimdi şu kanadı şuraya düşüreyim” diye planlayacağı bir sistem değil, savaş alanını daha fiziksel ve öngörülemez hissettiren bir mekanik olduğunu da söylüyorlar. Zaten o kaos ortamında bunu becerebileni de alnından öperim, ha ama şu var: özellikle görev sonrası replay’leri izlerken -ki izlemesi müthiş bir zevk- bu etkiyi daha net görebildim. Hani çok ahım şahım bir özellik olmamakla beraber bu çelik kuşların yarattığı hasarı daha net görmek açısından hoş bir özellik.
Wingman tarafında da eski oyunlardan özlediğim küçük ama önemli sistemler geri dönmüş. D-pad üzerinden Joker Flight’a Attack, Cover ve Disperse gibi basit emirler verebiliyor, özel silah kullanım izinlerini de yönetebiliyoruz. Bazı telsiz konuşmalarındaysa yine evet/hayır cevabı vermemiz gerekiyor. Büyük dallanan hikâyeler beklemeyin ama insanlara cevap verebilmek, özellikle bu oyunun yoldaşlık temasında küçük de olsa hoş bir etkileşim yaratıyor; yapımcılar da bunu Ace Combat 5’ten özellikle geri getirdiklerini söylüyorlar. Ses tarafındaysa Wings of Theve bence görselliğiyle yarışıyor. Motorların tonu hız ve mesafeye göre değişiyor, patlamalar artık tek tip bir “BUM” sesi değil; yapım ekibi gerçek patlayıcı örnekleri ve farklı mesafelerde sesin nasıl yayıldığını araştırarak üç boyutlu bir ses ortamı kurmuş. Hangar ve kapalı alanlardaki yankılar bile uçak ve mekân tipine göre ayrıca çalışılmış. Uçak ses duvarını geçtiğinde gelen sonic patlama da işin kreması. Özellikle kulaklıkla oynarken motor, füze ikazı, telsiz konuşmaları, patlamalar ve arkanızdan geçen başka bir jetin sesi üst üste binince oyun birkaç saniyeliğine neredeyse rahatsız edici derecede kaotik hale geliyor.
Ve bence tam da öyle olması gerekiyor.
Gökyüzü dışarıdan sessiz ve huzurlu görünebilir ama kokpitin içinde durum bambaşka. Bir tarafta “MISSILE!” alarmı bağırıyor, bir tarafta Tasha bir şey söylüyor, AWACS size yeni hedef veriyor, wingman’lara komut vermeye çalışıyorsunuz, başka bir füze geçip gidiyor ve o sırada siz de hedefinizin burnunu yakalamaya uğraşıyorsunuz. Ace Combat 8’in savaş stresini en iyi sattığı anlar bunlar. Hani Free Flight’ta Pink Floyd açıp bulutların arasında süzülen adamla, görevde beş saniye sonra tüm alarmlar aynı anda çalarken terleyen adamın aynı pilot olduğuna inanmak güç. Ama gökyüzünün iki yüzü de bu zaten. Oyun bunu müthiş bir şekilde akışına yedirebildiği için görevlerde sıkılmaya pek zamanınız da olmuyor zaten ki oraya geliyorum.
Her görev başka bir bela
Görev tasarımıysa oyunun bana göre en güçlü yanlarından biri. Wings of Theve boyunca aslında aynı şeyleri yapsam da sürekli başka bir şey yapıyormuşum hissi yaşadım. Elbette özünde hâlâ uçak vuruyoruz, kara hedeflerini patlatıyoruz ve zaman zaman dev savaş makinelerini parçalıyoruz ama görevlerin bağlamı, hedefleri ve yapısı sürekli değişiyor. Bir operasyonda konvoy korurken bir sonrakinde geniş çaplı hava savaşı çıkıyor. Başka bir görev sizi dar alanlara sokuyor. Derken kara kuvvetlerinin desteğine koşuyorsunuz veya beklenmedik bir hedef ortaya çıkıyor ve bütün plan çöpe gidiyor. Hatta ve hatta silahsız bir görevde radar alanına yakalanmadan gizlice uçmanın bendeki stres seviyesini 3 kat arttırdığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Çeşitlilik diye buna denir işte. Ace Combat 7’de de sevdiğim bir özellikti bu ama burada çok daha rafine. Ve Land Battleship görevleri özellikle şahane. Strangereal mühendislerinin “bir savaş gemisini karaya koysak ne olur?” sorusuna niçin ciddi ciddi bütçe ayırdığını sorgulamıyorum artık. Çünkü iyi ki ayırmışlar!
Bu dev makinelerin etrafında dönerken bir yandan hava savunmalarını, kuleleri ve kritik parçaları tek tek temizlemek, bir yandan düşman uçaklarıyla uğraşmak gerçekten oyunun en gösterişli savaşlarından bazılarını yaratıyor. Bir Land Battleship ilk kez uzaktan belirdiğinde “bunu gerçekten ben mi indireceğim?” diyorsunuz. Beş dakika sonra makinenin etrafında sinek gibi dolanıp bütün silah sistemlerini teker teker patlatıyorsunuz. Üstüne binalar yıkıyorsunuz falan. Neler neler oluyor cidden! Ace Combat güç fantezisi budur zaten. Tamam arada barış, birlik beraberlik mesajları olsun ama Top Gun tarzı aksiyonumuzu da boş geçmeyelim ama değil mi?
F-22 ekonomisi
Bir de oyun ekonomisi var. Online mod inceleme sürecinde aktif olmadığı için uçak satın alma ve geliştirme tarafında para kazanma imkânlarım doğal olarak biraz daha sınırlı kaldı. Bu da oyunun ilerleyen kısmında bana küçük bir kişisel savaş açtı. Ben F-22 istiyordum. Yani kim istemez öyle değil mi?
Oyun da diyordu ki: “Paran yok.”
Ben diyordum ki: “F-22 istiyorum.”
Oyun: “O zaman görev yap.”
Ben: “Az önce yaptım ya abi zaten.”
Oyun: “Olsun bir daha yap.”
Böylece dünyanın kaderini belirleyen savaş pilotundan yaklaşık iki saat içerisinde uçak almak için ek mesai yapan beyaz yakalıya dönüştüm. Bazı görevleri tekrar tekrar oynayıp para kastım.Nihayet F-22’yi aldığımda savaş kazanmış gibi sevindim. -Ki teknik olarak zaten savaş kazanarak almıştım-Kapitalizm Strangereal’a da gelmiş anlayacağınız. Ha sadece son üç görevi bu uçakla oynayabildim ama olsun, ben o F-22’yi saf emek ve alın terimle aldım ya gerisi cidden boş. Üstelik Online tarafı açılınca ilerleyebileceğim yeni hedefler de açıldı oyun bittiğinde. Eh, gelsin bir 25-30 saat daha! Bana koymaz.
Efsanelerin fabrikası
Wings of Theve boyunca beni en çok etkileyen şey grafikler veya yeni uçuş hissi bile olmayabilir. Oyunun Ace Combat olmanın ne anlama geldiğini sorgulaması. Bir ülke yeniliyor. İnsanlar umudunu kaybediyor. Eski kahramanın hayaleti aramızda dolaşmaya başlıyor. Sonra birileri onun gölgesinin altında yeni bir kahraman yaratıyor. Başta yalnızca bir isim var. Bir propaganda hikâyesi.
Bir beklenti.
Fakat görevler ilerledikçe yalanla gerçek arasındaki mesafe silikleşip bulanıklaşıyor, tıpkı kokpite vuran gün ışığının gözümüzü geçici kör edişi gibi. Yalnızca körlük ve inanç. Savaş devam ediyor. İnsanlar sizi gerçekten Wings of Theve olarak görmeye başlıyor. O pembe saçlı masum kız Tasha değişiyor. Wingman’larınız size başka türlü konuşuyor. Size bağlandıklarını, umutlarını size bağladıklarını gerçekten hissediyorsunuz. İndirdiğiniz düşman pilotlarının listesi kabarırken sonunu getirdiğiniz nice hikâye olduğunu oyun her anında daha çok hissettiriyor. Savaşın kazananı hiç olmamıştı zaten.
Ve en sonunda insanın aklına şu soru geliyor:
Kahramanlık doğuştan gelen bir şey midir, yoksa yeterince insan size kahraman derse bir noktada gerçekten ona mı dönüşürsünüz?
Tarih zaten yalnızca yaşananlardan ibaret değil. Yaşananlar hakkında sonradan anlattığımız hikâyelerden de oluşuyor. Ace Combat bunu yıllardır yapıyordu ama Wings of Theve ilk kez o mit yaratma mekanizmasını doğrudan oyuncunun önüne koyuyor. Üstelik bunu ağır bir savaş draması ciddiyeti içerisinde boğmadan başarıyor. Çünkü on dakika sonra tekrar uçağınıza biniyor, altı füzeden kaçıp devasa bir kara savaş gemisinin motor bölümüne füze sallıyorsunuz. Hayat dengedir.
Yedi yıl önce Skies Unknown için “özünde eğlencelik ve kendini çok da ciddiye almayan bir seri” demişim. Yedi yılda yedi milyon adet satıştan sonra işler biraz değişmiş. Wings of Theve bu cümlenin ilk yarısını koruyup ikinci yarısını biraz değiştiriyor. Bu kez kendisini daha fazla ciddiye aldığını hissediyorsunuz. Çünkü dünyanın kendisi de yedi yıl önceye göre çok daha ciddi ve karanlık bir yer. Project Aces bu değişime pek tabii kayıtsız kalamamış. Savaşın gölgesinde büyüyen kırmızı umut çiçeklerini oyunun anlatısına yerleştirmiş. Zaten izlediğim en sağlam savaş karşıtı animelerden birinin (In This Corner of the World) yazarı olan ve seriyle geçmişi epey eskilere dayanan Sunao Katabuçi’den de daha azını beklemezdim. Çünkü nihayet yalnızca gökyüzündeki efsaneyi değil, o efsanenin altında ezilmemeye çalışan insanı da görüyoruz. Gökyüzüne çıktığınızda geçmişin hayaletleri hâlâ arkanızda uçuyor olabilir. Ama bir noktadan sonra hangi yöne gideceğinize siz karar veriyorsunuz.
Theve’in Kanatları da o zaman gerçekten sizin oluyor.
HOUR ZERO: SAVAŞ BAŞLAMADAN ÖNCE Ace Combat’ta yıllardır savaşların sonucunu kokpitten görüyoruz. Şehir yanıyor, filolar yok oluyor, haritada kırmızı çizgiler yer değiştiriyor ve biz bütün bunların ortasında “FOX TWO!” diye bağırarak bir sonraki hedefe geçiyoruz. Bandai Namco bu sefer “peki savaş başlamadan birkaç saat önce aşağıda ne oluyordu?” diye sormuş. HOUR ZERO, YouTube’da bulabileceğiniz ve Wings of Theve’in öncesini anlatan dört bölümlük kısa bir live-action mini seri. Lost’tan Josh Holloway, Superman Returns’ten Brandon Routh ve Tamlyn Tomita gibi şaşırtıcı derecede eli yüzü düzgün bir kadrosu var. Holloway inecek bir yer bulamayan bir pilotu, Routh düşman askerini bile kurtarmaya çalışan bir doktoru, Tomita ise gerçeği söylediği için susturulan haber spikeri Madison Haskell’ı oynuyor. Üçünün birbirinden ayrı öyküleri Sotoa’nın FCU’ya saldırdığı o ilk saate doğru geri geri ilerliyor. “Geri geri” kısmı önemli. Hikâyeler normal hayatlarının parçalandığı Hour Zero anına doğru sayıyor ve bu nedenle oyunlarda çoğunlukla bilgilendirme ekranında birkaç okla gördüğümüz savaşın başlangıcı burada daha insani bir ölçek kazanıyor. Bir pilot pist arıyor, hastane yaralılarla doluyor, televizyon stüdyosunda haber akışı çökmeye başlıyor. Biz oyunda birkaç dakika sonra gökyüzüne çıkıp savaşın kahramanı olacağız ama aşağıda sıradan insanların kahramanlık gibi bir lüksü yok. Sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar. Üçüncü bölümde Tamlyn Tomita’nın Madison’ı üzerinden Expo City saldırısının gerçekleştiği güne ulaşıyoruz ve oyunda karşımıza çıkacak bazı teknolojilerle olayların arka planına ilişkin küçük ipuçları da serpiştiriliyor. Dolayısıyla Hour Zero, “oyunu oynamadan önce bunu mutlaka izlemelisiniz” seviyesinde zorunlu bir ders değil ama Strangereal’ın yeni savaşını biraz daha ete kemiğe büründürüyor. Bence asıl hoş tarafıysa şu: Ace Combat’ın savaşları hep biraz romantikti. Müzik yükselir, bulutların arasından güneş çıkar, biz de dünyanın en güzel savaş uçağının içinde özgürlüğe doğru süzülürüz. Hour Zero arada bir yere kamerayı koyup sessizce hatırlatıyor: O füzenin düştüğü yerde de insanlar var. Seriye yakışan bir başlangıç olmuş. İzleyen pişman olmaz. |
Başlıklar
30 yıldır devam eden serinin şanına yaraşır enfes bir oyun olmuş Wings of Theve. Güçlü görselliği, yaşattığı savaş atmosferi ve iyi yazılmış karakterleriyle her alanda öncüllerinden bir adım öteye atabilmiş diyebilirim rahatlıkla onun için.
- Uçakların ağırlığını sonuna kadar hissettiren sürüş dinamikleri
- Kusursuz görsellik
- Çok daha vurucu ses efektleri ve üç boyutlu ses kullanımı
- Akılda kalan, iyi yazılmış karakterler ve hikâye sunumu
- Nefis müzikler
- Savaşlarda kimi vurduğunuza dair kısım ve madalya sistemi oldukça iyi düşünülmüş
- Free Flight özelliği ile stressiz uçuş deneyimi
- Uzun, yaratıcı ve doyurucu kampanya görevleri
- İçinde bulunduğumuz zamanlara uygun daha karanlık bir savaş atmosferi
- Zevkli olacağına inandığım çok oyunculu modlar
- Flight Tree kısmı biraz daha detaylanabilirmiş
- Normal PS5’te bazı ara sahnelerde frame rate düşüşleri (ama bu PRO ve PC’de bir sorun olmayabilir)
- Keşke ufak tefek yan görevlerimiz de olsaydı































