Silent Hill: Townfall - İnceleme

Ada sahillerinde bekliyorum

İlk Silent Hill’i oynadığımda daha liseye giden bir gençtim. Abimle survival horror oyunlarını zaten çok severdik fakat Silent Hill bambaşka bir tecrübe sunmuştu. Hatta hiç unutmam, efsane piyano bulmacasını bile kafa kafaya verip çözmüş, lakin çatıdaki yağmur giderine oyuncak top sokmak aklımızın ucundan bile geçmediği için takılmıştık. Tabi sonra dönemin rehberleri vasıtasıyla orayı da geçmiş, oyunu defalarca kez de zevkle bitirmiştim.

Ardından Silent Hill 2 geldi. Ömür boyu akıllardan çıkmayacak bir oyun tecrübesi sunmuştu ikinci oyun. Üçüncü oyun da gayet başarılıydı. Ne var ki dördüncü oyunla beraber düşüş başladı. The Room müthiş başlıyor, ardından kafa üstü çakılıyordu, tıpkı serinin kendisi gibi. Evin her köşesine mum dikerek Yetiş Baba türbesine çevirme sekanslarını, asla ölmeyen canavarlar tarafından sürekli troll’lendiğimiz bölümleri hala nefretle anarım.

Benzer şekilde Origins de giriş sekansı enfes, devamı ise berbat bir oyundu. Cebimizde 20 televizyon, 30 serum askılığı, 15 daktilo taşıyarak (evet cebimizde) düşmanlara attığımız, koşabilmek için enerji içecekleri içtiğimiz gerzekçe mekanikleri vardı. Beşinci oyun Homecoming ise bizim değil canavarların dehşetiydi zaten, taklalar atarak ağızlarına su borusu ile vuruyorduk. Downpour’da da Japon kafa arızasından eser yoktu, üstelik PS3’te gördüğüm çalışırken en kasan, varlığı ile yokluğu bir oyundu. Neyse ki bu zaman zarfında Shattered Memories gibi çok kaliteli bir iş çıktı ama o garibime de kimse ilgi göstermedi maalesef, halbuki muazzam bir oyundu.

Bildiğiniz üzere yakın dönemde Konami’nin eski serilerini diriltme hareketiyle birlikte SH2 Remake’e kavuştuk ki hakkını teslim etmek lazım, gerçekten de harika bir remake idi. Silent Hill F’i de henüz oynama fırsatı bulamasam da o da oldukça iyi notlar aldı. Sizin anlayacağınız Silent Hill’i diriltme projesinde her şey yolunda gözüküyor şimdilik. Sırada ise bu projenin üçüncü ayağı olan Townfall var.

Bu Şehir Girdap Gülüm

Oyun baş karakterimiz Simon’un bir kolunda hasta künyesi, diğer kolunda da iğne bağlı hala açık damar yoluyla neler olduğunu ve neden buraya geldiğini hatırlamaz şekilde St. Amelia adasına çıkmasıyla başlıyor. Burası kuzey denizinde yer alan, ufacık bir ada kasabası. Kendisi adayı arşınlarken telefonla ulaşan gizemli bir kimlik de ada insanlarıyla konuşmasını, onların anlamasını sağlayabilecek tek kişinin Simon olduğu konusunda ısrar ediyor. Fakat sorun şu ki adada canlı kimse yok.

The Room’daki oda sekanslarını saymazsanız serinin önceki oyunlarından farklı olarak adayı birinci şahıs kamerasıyla geziyoruz. Bu seri adına büyük bir değişim olsa da Silent Hill atmosferini kendi gözümüzden tecrübe edebilmek hoş bir değişiklik bence. Atmosfer demişken oyunun bu açıdan çok başarılı olduğunu da belirtmeliyim. Hem kasabanın ıssızlığı hem de otherworld olarak tanımladığımız karanlık dünyanın dehşeti gayet başarılı şekilde yansıtılmış oyuna. Serinin alameti farikası sisli sokaklar, rüya gibi hissettiren garip sahneler, ekiş pekiş canavarlar ve çaresizlik hissi bir SH oyunundan beklendiği şekilde mevcut.

Bu bahsettiğim çaresizlik hissinin temelinde de gene geçmiş oyunlardan farklı olarak canavarlarla savaşmak yerine kaçmak ya da saklanmak zorunda kalışımız yatıyor, tıpkı Clock Tower, Alien Isolation, Haunting Ground oyunlarında olduğu gibi. Keza oyundaki savunma silahları o kadar az ki isteseniz de Rambo gibi oynayamazsınız zaten. O yüzden canavarlardan saklanmalı ve ancak kaçışın mümkün olmadığı durumlarda savaşmalısınız. Lakin bu tercihin oyuna getirdiği bazı artılar ve eksiler var, onlara da birazdan değineceğim.

Çevredeki canavarların yerini küçük bir cep televizyonuyla tespit ediyorsunuz ki serinin önceki oyunlarında bunun için radyo cızırtılarını kullanıyorduk. Townfall’da ise bu küçük CRT televizyonu her canavara göre frekansa ayarladıktan sonra ne tarafta olduğunu ve hareket eden silüetini görebiliyoruz. Oyunda canavarlardan genellikle saklanmak gerektiği için de devriye rotalarını bu ekrandan izleyerek çıkartmanız lazım, yoksa bir anda burnunuzun dibinde bulabilirsiniz.

Oyunda yönettiğimiz bir diğer karakter Zoe ise (kendisi kasabanın hemşiresi oluyor) bunun için pager (çağrı cihazı) kullanıyor fakat bu cihaz sadece canavarların yönünü işaret ettiği için cep televizyonu kadar kullanışlı değil. Tamam sol yönde bir canavar ama ne kadar uzakta? Ne yöne yürüyor? Bunların hiçbirini göremediğimiz için pek doğru bir seçim olmamış pager. Bu arada cep televizyonu ve pager da demişken, oyunun 1996 yılında geçtiğini de eklemek isterim. Keza oyundaki 90’lar havası da pek hoş. WordArt ile yazılan fontlar, ahizeli telefonlar, tüplü (CRT) TV’ler, disketler, masa üstü kocaman PC’ler, hatta modem internete bağlanırken tüm evi ayağa kaldıran o ses… O yılları birebir yaşamış biri olarak oyunun bu nostaljik havası çok hoşuma gitti.

Oyunun temel akışı “Canavarlardan saklan – bulmacayı çöz – bir sonraki mekâna ilerle” şeklinde gidiyor. Burada bulmaca kısmında bir sıkıntı yok, çünkü bulmacaların zorluk ayarı gayet tadında. Ben bütün bulmaca yardımlarını kapatıp sadece kafa patlatarak çözmekten büyük keyif aldım. Benzer şekilde body horror ve hastane atmosferi ağırlıklı korku temasını da çok beğendim ki beni şahsen de rahatsız eden bir temadır bu. Affedersiniz gırtlağa kadar sokulan nefes alma boruları, canavarlardan fırlayan iğneler falan tüylerimi diken diken etti. Özellikle de Zoe ile hastanede birisinin önce değerlerini okuyup sonra da müdahale ettiğimiz bölüm harikaydı diyebilirim. Spoiler vermek istemiyorum ama Zoe’ya oyun boyunca yapılan psikolojik baskı ve mobbing’de çok başarılıydı, hele ki hastaneye telefondan bağlanmaya çalıştığımız sekans. Oyun bu açılardan gerçekten iyi yazılmış ve karakterin hissetmesi gereken baskıyı bana fazlasıyla hissettirmeyi başardı.

Sessiz Çığlık

Gelelim oyunun en arızalı kısmına. Saklanma ve savaş mekanikleri. Az önce de bahsettiğim gibi oyunun kurgusu çoğunlukla canavarlardan saklanmak üzere yapılmış, savaşmak isteseniz asla yeterince ekipmanınızın olmayacağından emin olabilirsiniz. Oyunun ilk saatlerinde az sayıdaki düşmandan saklanmaktan yana pek bir sıkıntı yaşamıyorsunuz zaten. Fakat oyun ilerleyip etraftaki düşman sayısı artmaya ve hareket alanınız kısıtlanmaya başlayınca sorunlar da birer birer ortaya çıkmaya başlıyor. Neden derseniz, oyunda canavarların başka yöne dikkatini sadece şişe ya da tuğla gibi malzemeler atarak çekebiliyorsunuz ve bu değersiz malzemeler bile oldukça kısıtlı. Elinizde bunlar olmadığı zaman da her canavarın tek tek rotasını izleyip gideceğiniz yoldan çekilmesini beklemek bir noktadan sonra fenalıklar getiriyor çünkü aynı harita içerisinde çok fazla back tracking yapmanız gerekiyor. 1998 yapımı Metal Gear Solid’te bile istediğiniz zaman duvara tıklatıp düşmanların dikkatini çekebiliyorken bu oyunda su borusuyla duvara vurup en ufak bir ses bile çıkmaması akıl alacak iş değil. Bu oyunun temel mekaniği etrafta fırlatmalık boş şişe aramak değil, istediğiniz yerde ses çıkartabilerek düşmanlarını rotalarından çıkartıp sonra kaçmak olmalıydı. İnanılmaz yanlış bir oyun tasarımı olmuş bu.

Oyun size isterseniz savaşmanız için kalas, su borusu gibi yakın mesafe silahların yanı sıra tabanca ve işaret fişeği gibi silahlar da veriyor fakat bunların sesi diğer düşmanları da çektiği için pek kullanışlı değil. Kaldı ki oyun boyunca elinize geçen toplam kurşun sayısı taş çatlasa 30-35 falan ki bir canavar da en az 3 kurşunla ölüyor. Yakın mesafe silahların da dayanıklığı sınırlı, onlar da taş çatlasa 2 düşmanda kırılıyor zaten.  Şahsen ben de bulmaca çözmeye çalışırken sürekli odaya giren (maalesef) ya da back tracking yaptığım rotada her seferinde yolumu gözleyen canavarlar haricinde neredeyse hiç çatışmaya girmedim diyebilirim, hep kaçtım mecbur. Hayır ben şunu da anlamıyorum, madem yakın saldırı silahları bir noktadan sonra kırılacaktı, bari canavarlara arkadan takedown seçeneği koysaydınız (bkz. Evil Within, Resident Evil 4).  En azından başımıza bela olan birkaç tanesini indirip bir nebze olsun ferahlayarak oynasaydık oyunu.

Oyunun başından beri sizi takip eden, Nemesis tadında bir yaratık var Weight diye. Üçüncü bölümden sonra bu dayı aksiyona bizzat dahil oluyor ki ben hayatımda bu kadar rastgele hareket eden bir düşman tipi görmemiştim. Durduk yere arkasına dönüyor, bir anda alakasız yöne depar atmaya başlıyor, bir de ne hikmetse hep sizin olduğunuz odanın yakınında geziyor, yakalarsa tekte öldürüyor falan, sinirimden kanser oldum Weight’in oyuna dahil olduğu kısımda. Pyramid Head tahmin edilebilir hareketlerine rağmen cüssesi ve kararlılığıyla insanın içine korku salardı, Weight ise köyün delisi gibi sizi sadece irrite ediyor, hiç hoşuma gitmedi bu olay.

Garibin Yüzü Gülür Mü Be?

Townfall nispeten mütevazı bütçeli bir oyun. Oyunun grafiklerinden bunu pek anlamasanız da (zira surat animasyonları benim çok hoşuma gitti) genel tasarımdan fazlasıyla hissediyorsunuz. Neden derseniz, bir kere kasaba standart Silent Hill haritalarına oranla çok daha küçük. Hadi bu küçük bir kasaba öyküsü olduğu için bunu normal karşılayalım. Fakat mekanlara girdiğiniz zaman neredeyse hepsinin de birbirinin aynısını olduğunu fark ettiğiniz zaman iş değişiyor. Mesela evlerin bahçelerinde küçük malzeme kulübeleri var. Girin içlerine, istisnasız hepsi birbirinin aynısı. Hepsinin içinde birer tane tırmık, birer tane de bahçe cücesi olduğunu göreceksiniz. Sanki kulübe modeli kopyalanmış da haritanın farklı yerlerine yapıştırılmış gibi. Evlerin içi de benzer şekilde, karbon kopyalar gibi. Halbuki 1999 yapımı ilk Silent Hill’de bile hem bunun neredeyse 20 katı bir şehir haritası vardı, hem bütün mekanlar tek tek farklı hissettirecek şekilde tasarlanmıştı abartmıyorum. Görselliğe takılmasanız bile bu durum oyuncuya çok fazla tekrar duygusu veriyor.

Benzer şekilde oyundaki düşman çeşitliliği de inanılmaz kısıtlı. Oyun boyunca taş çatlasa 4-5 farklı düşman tipi var ki bazılarını çok az görüyorsunuz zaten. Aynı şekilde silah çeşitliliği, hatta bulmaca çeşitliliği bile az. Evet oyunun bulmacalarından keyif aldığımı inkâr etmiyorum ama bulmacaların büyük kısmı da 3 haneli çanta kilidi açma ya da disket takıp kod bulmaktan ibaret. Zaten oyunun zoraki şekilde uzatıldığını 3. Bölümden sonra ciddi şekilde hissetmeye başlıyorsunuz. Modern oyunculuğun en büyük vebalarından biri bence bu olay bu arada, her oyun uzun olmak zorundaymış gibi bir anlayış var ve bu yüzden oyunlar bir noktadan sonra inanılmaz tekrar bağlayıp bayıyor. Nintendo Wii’de MadWorld vardı mesela Platinum Games’in, aslanlar gibi 5 saatte sıkmadan bitiyordu, ne güzel oyundu.

Konuyu bağlayacak olursak, Townfall atmosfer, bulmacalar ve öykü açısından gayet geçer not alsa da gizlilik ve çatışma mekaniklerinden de sınıfta kalan bir oyun. Zaman zaman çok keyif aldığım, zaman zaman da benden okkalı küfürler yiyen bir oyun oldu. Zira özellikle cerrahi müdahale yaptığımız 3. Bölümden sonra da sakız gibi uzamaya ve gizlilik mekaniklerinin yetersizliğinden ötürü can sıkmaya başlıyor (Lakin elimizde pompalı tüfekle sıka sıka gittiğimiz bir 5. Bölüm var mesela, onu hariç tutuyorum. Oyunun genel akışından çok daha tempolu olduğu için renk katmış, o bölümü sevdim). Keşke takedown seçeneği ya da en kötü istediğimiz zaman ses çıkartabilme seçeneği ekleseymiş, o zaman ballı börek olurmuş. Az önce saydığım nedenlerden ötürü de bütçesinin kısıtlılığını da hissettiriyor, biraz çeşitliliğe ihtiyacı var. Ama olmak istediği şey ve barındırdığı potansiyel hesaba katıldığında yapımcı ekibin bir şansı daha hak ettiğine inanıyorum.

Serinin en iyilerinden değil, ama kötülerinden biri de hiç değil. Sabır katsayısı yüksek, Silent Hill’e farklı bir pencereden bakmak isteyen türün hayranları keyif alacaktır diye düşünüyorum.

SON KARAR

Atmosferi, psikolojik korku elementleri başarılı, bulmacaları keyifli olsa da gizlilik ve savaş mekaniklerinin arızaları yüzünden zaman zaman keyif veren, zaman zaman da illallah ettiren bir oyun olmuş Townfall. Fakat yapımcı ekibin bir şansı daha hak eden bir potansiyel barındırdığına inanıyorum.

Silent Hill: Townfall
İyi
7.0
Artılar
  • Atmosfer ve psikolojik korku elementleri başarılı
  • Oyundaki 90’lar havası çok hoşuma gitti
  • Bulmacaların zorluğu tadında ve çözmesi keyifli


Eksiler
  • Gizlilik ve savaş mekanikleri doğru tasarlanmamış
  • Bütçenin kısıtlılığı kendini hissettiriyor
  • Zoe’nun pager’ı pek işe yaramıyor
  • Gereksiz uzatılmış, daha kısa fakat hoş bir olabilirmiş


YORUMLAR
Parolamı Unuttum