Fallout Tarihçeleri - Bölüm 2: Fallout 2

Post-Apokaliptik Bir Nükleer Makale

Fallout Tarihçeleri adlı yazı dizimizin ikinci bölümünden selam olsun Oyungezerler. Eğer ilk bölümü gözden kaçırdıysanız kendisine hemen buradanulaşabilirsiniz. Bu haftaki bölümün konusu serinin ikinci oyunu olan Fallout 2 üzerine olacak. Yalnız baştan şunu belirtmeme müsaade edin, oyundaki her detayı yazıya dökme imkânım olmadı. Çünkü bir de baktım ki 4 A4 sayfasına ulaşmışım ve ben hâlâ işi bir sonuca bağlayamamıştım. O nedenle daha çok ana göreve odaklandım. Gerçi bu bir yandan da iyi oldu, böylece oyunu oynamayı düşünenleriniz varsa hâlâ karşılaşabileceği bir sürü küçük sürpriz ve görev kalmış oldu geriye. Dilerseniz başlayalım.

Fallout 2 (1998)

Fallout 2 ilk oyunu iyi sonla bitirdiğimizi ve çorak topraklara refah getirdiğimizi farz ederek başlar. Bu kez 2241 senesinde, ilk oyunda yaşananların 80 yıl sonrasındayız. Dünya artık biraz daha gelişmiş, şehirler ve uygarlık biraz daha büyümüştür. Tabii kanunun olmadığı bir yerde uygarlıktan ne kadar söz edilebilirse... Fallout 2'de bu kavramın eksikliğini sık sık görürüz. Uyuşturucu müptelalığı, köle tüccarlığı, genel evler gırla gider. Kısacası ilkine nazaran yetişkinlere daha çok hitap eden, dolayısıyla da daha fazla seçeneğe sahip olduğumuz bir oyundur kendisi.

Fallout'un sonunda Overseer tarafından sürgüne gönderilen ilk kahramanımız evinden ayrılırken yanına birkaç gönüllü Vault sakinini daha alarak kuzey topraklarına yönelmiş ve burada Arroyo adında bir köy kurmuştur. Daha sonra evlenmiş, çocukları olmuş, köyü bir süre başarıyla yönetmiş, ardından anılarını kaleme alıp sırra kadem basmıştır. Yönettiğimiz karakter onun soyundan geliyor, hatta direkt torunu. Lakabıysa Chosen One (Seçilmiş Kişi).

Arroyo oyunun başladığı zaman diliminde o güne dek görülmüş en büyük kıtlıkla mücadele etmeye çalışıyor, fakat gidişat hiç de iyi değil. Sonunda köyün lideri olan yaşlı kadın (Vault Dweller’ın kızı) bizden G.E.C.K. (Garden of Eden Creation Kit – Cennet Bahçesi Yaratma Kiti) adlı bir cihazı bulup getirmemizi istemek zorunda kalıyor. Önce bu göreve layık olduğumuzu kanıtlamak için bir tür teste tabi tutuluyor, ardından Vault Dweller’ın üniformasını kuşanmaya hak kazanıyoruz. Köyün çılgın şamanı Hakunin’den tuhaf bir nutuk dinledikten sonra yanımıza üzerinde 13 yazan bir su matarası, biraz para ve emektar Pip-Boy 2000’i alarak koyuluyoruz yollara…

İlk durağımız Klamath adındaki bir kasaba oluyor. Burada Vic adındaki bir tüccarı bulmamız ve kendisinden Vault 13’ün yerini öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü o mataraları köylülere kutsal bir eşya olarak satan kişi o. Ama oraya vardığımızda kendisinin The Den adındaki başka bir kasabada olduğunu öğreniyoruz. Oranın “nerede” olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok tabii… Böylece kasabada dolaşmaya ve bilgi toplamaya koyuluyoruz. Ancak burası Wasteland ve hiçbir şey bedava değil. Herkes bizden verecekleri bilgi karşılığında bir şeyler istiyor. Biz de bu sayede hem tecrübe puanı kazanıyor hem de Fallout 2’nin yeni yaratıklarıyla tanışıyoruz. Mesela Geckolarla (Lanet kertenkeleler), ya da baş belası Wanamingolarla…

Eninde sonunda yolumuz burnuna taktığı kemikle konuşan ve onun dedesine ait olduğunu iddia eden Sulik’le kesişiyor. Köle tacirleri tarafından kaçırılan kız kardeşini arayan ve balyozla harikalar yaratan bu kaçık herif bizim ilk yoldaşımız oluyor.

The Den’e vardığımızda bizi tatsız bir sürpriz karşılıyor: Esir tüccarlarının lideri Metzger’e bozuk bir telsiz satan Vic, bu zalim adam tarafından… eee… esir alınmıştır. Metzger, telsizi tamir edilene dek onu serbest bırakmaya yanaşmıyor. Eğer onu istiyorsak 1000$ ödememiz gerekmektedir. Ya da Metzger ile köle ticaretine de girebiliyoruz elbette, ama o zamanda Sulik bize karşı dönüyor. Tercih ettiğimiz bir yöntemle Vic’i özgürlüğüne kavuşturduktan sonra oyundaki ikinci yoldaşımızı da kazanmış oluyoruz. Bu esnada kasabada bir Brotherhood Of Steel karargahıyla da karşılaşıyoruz ve kapıdaki nöbetçi bize “Seni tanıyoruz, gözümüz üzerinde,” gibi bir laf ediyor; fakat daha fazla konuşmaya yanaşmıyor. The Den’de rastladığımız bir başka şeyse durumu o kadar da kötü olmayan, birkaç yedek parça bulduğumuz takdirde ayaklarımızı yerden kesmeye hazır ve de nazır bir araba…

Vic bizi Vault City adında, çorak topraklarla tam bir tezat oluşturan bir şehre götürüyor. Burası Vault 8 sakinleri tarafından kurulmuş, dışarıdan harika görünen ama içeriden yozlaşmış bir yerleşim yeri. Eğer şehrin bir vatandaşıysanız ilaç, barınma, temizlik gibi her türlü haktan yararlanabiliyorsunuz, değilseniz de onlara kölelik eden “hizmetkârlar” muamelesi görüyorsunuz. Şehri idare eden First Citizen Lynette bu burnu havadalığın en güzel örneğini teşkil ediyor. İyi olarak oynasanız bile bu kadının kafasına bir mermi sıkma isteğine engel olamıyorsunuz bir türlü.


Vault 13’ün yerini öğrenmek için Vault 8’in bilgisayarlarına erişmemiz, bunun için de vatandaşlık hakkı kazanmamız gerekiyor. Fakat bu o kadar kolay değil. Yine de Lynette bir şeyler düşünebileceğini ima ediyor: Eğer komşu kasabaya gidip nükleer reaktörü bozar ve tüm o pis, kokuşmuş Ghoulları ortadan kaldırırsak o zaman bizi kabul edebilir. Ghoullar sürekli ilaç ve tıbbi yardım isteyip onları rahatsız ediyor, çok can sıkıcı bir durum… ona göre tabii. Dilersek şehirdeki bardan Cassidy’yi de ekibimize katıp soluğu Ghoulların yerleşim bölgesinde alıyoruz. Ama o da nesi? Buradaki halk hiç de öyle kötü değil, aksine hepsi de aklı başında insanlar… yaratıklar… insantıklar. Üstelik yanlarında çok yakından tanıdığımız biri var: Harold! Kafasındaki ne o öyle, bir dal mı? Üstelik ona bir isim de takmış: Herbert… ya da daha doğrusu Bob.

Harold bizden nükleer santrali tamir etmemizi, böylece barış içinde yaşayabileceklerini ve Vault City’den kurtulabileceklerini söylüyor. Bu noktada kime yardım etmek istediğiniz elbette ki size kalmış, ama kimsenin Lynette denen cadalozu eski dostumuz Harold’a tercih edeceğini sanmıyorum doğrusu… Eğer santrali tamir eder ve şehri kurtarırsak Harold kendisine ilk oyundaki Vault Dweller’ı hatırlattığımızı bile söylüyor. Gelin de kıyın bakalım şimdi adama… şey, mutanta.

İster hepsini öldürelim ister kurtaralım, bu kasabayla işimiz bittiğinde yeniden Vault City’ye dönüyor ve seçtiğimiz yola bağlı olarak Lynette ile ya da konsey üyelerinden biriyle konuşup vatandaşlığımızı kazanıyoruz. Ardından bilgisayara ulaşıyor veeee… Vault 13’ün yerini yine öğrenemiyoruz, çünkü bu bilgi data bankasında yer almıyor. Ama onun yerine Vault 15’in konumunu keşfetmeyi başarıyoruz. Ayrıca her nedense Vault 8’de bir sürü su çipi, Vault 13’te de bir sürü G.E.C.K. olduğuna dair ilginç bir not da çıkıyor burada karşımıza.

Vault 15’e giderken yolumuz Broken Hills’e düşüyor. Burası tuhaf bir yer; çünkü insanlar, Super Mutantlar ve Ghoullar bir arada yaşıyor bu kasabada. Asayiş ise Marcus adında, kocaman, güçlü kuvvetli bir Super Mutant şerif tarafından sağlanıyor. Eğer kendisiyle konuşursak çok uzun bir zaman önce, Master yok olduktan sonra çölde Jacob adında bir Brotherhood Of Steel üyesine denk geldiğini, iki gün boyunca birbirlerine üstünlük sağlayamadan savaştıklarını ve sonunda kahkahalar eşliğinde dost olduklarını anlatıyor bize. İkili daha sonra tüm ırkların bir arada yaşayabildiği bu kasabayı kurmuş. Eğer ekibimizde yer varsa Marcus’u da yanımıza alabiliyoruz.

Yolumuzun üzerinde rastladığımız bir diğer yerleşim yeriyse büyük, göreceli olarak modern ve her ara sokağına dek bir günah şehir olan New Reno. Ya da kendilerine taktıkları lakapla “Dünyadaki En Büyük Küçük Kasaba.” Alkolün, fahişelerin, kumarın, köle tacirliğinin, hırsızlığın, uyuşturucunun ve mafyaların kol gezdiği bir yer. New Reno’ya varır varmaz arabanızı çalıyorlar diyeyim, gerisini siz anlayın. Bu şehirde boks turnuvalarına katılabilir, eldivenlerimizin içine demir plakalar yerleştirerek hile yapabilir ve şampiyon olabiliriz. Bir film şirketine girip porno yıldızı olabiliriz. Şehirdeki birkaç mafya ailesinden biri için tetikçilik yapıp diğer ailelerin kökünü kazıyabilir, şehrin hâkimiyetini içlerinden birine kazandırabilir veya topunu birden yok edebiliriz. Myron adındaki aşırı zeki ve bir o kadar da kendini beğenmiş ergenin Jet adındaki yepyeni bir uyuşturucuyu ilk kez burada ürettiğini, tüm çorak topraklara yaydığını ve bu sayede paraya para demediğini de öğreniyoruz. Dilersek onu da ekibimize katabiliyoruz hatta. Veya tüm pislikleri yok edip şehri daha medeni, yaşanılabilir bir yer hâline getirmek de yine elimizde.

Vault 15 (ilk oyundan da hatırlayacağınız üzere) ne yazık ki boş ve Raiderlar tarafından mesken edinilmiş bir yer olarak çıkıyor karşımıza. Buradan bir şey elde edemeyeceğimiz için rotamızı Shady Sands’e, ilk oyundaki o küçük ve önemsiz kasabaya çeviriyoruz. Fakat o da ne? Karşımıza son derece gelişmiş, modern bir yer çıkıyor. Üstelik adı da değişmiş, artık New California Republic’in ya da kısaca NCR’ın başkenti olarak anılıyor burası. Güneydeki tüm kasabaları tek bir çatı altında birleştirip yeni bir cumhuriyet kurmuşlar; hatta şehrin ortasında Vault Dweller anısına dikilmiş bir heykel bile var! Her şey ilk oyundaki o tatlı kız, Tandi tarafından yönetiliyor; tabii artık eski güzelliğinden hiçbir şey kalmamış. Yaşlı kadına hikâyemizi anlatıp kim olduğumuzu söylediğimizde bize yardım etmeyi kabul ediyor, Vault 15’teki haydutları temizlememiz şartıyla elbette… Onun bu isteğini yerine getirdikten sonra Vault 13’ün yerini nihayet öğreniyoruz. Eğer bilim alanındaki yeteneğimiz yeterince yüksekse burada karşılaştığımız bir robodog’u da katabiliyoruz ekibimize. (Aklıma gelmişken, oyundaki “sürpriz” bir bölgeyi keşfettiğimizde Dogmeat’le de karşılaşıyor, dilersek onu da yanımıza alabiliyoruz. Tersini yapıp köpeği öldürürsek bu sefer de peşimize Mel (Gibson) diye bir adam takılıp onun intikamını almaya çalışıyor, heheh.)


Vault 13’e vardığımızda çok büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz: tüm Vault sakinleri gitmiş, tüm üssü Deathclawlar basmış durumda. Ama ortada bir tuhaflık var, çünkü bu devasa canavarlar hem konuşabiliyorlar hem de zekiler. Üstelik yanlarında insanlar da var hep beraber, uyum içerisinde yaşıyorlar. Kendileriyle konuştuğumuzda eğer bilgisayarlarını tamir etmelerine yardım edersek (pençeleri bu iş için fazla iri olduğundan kendileri yapamıyor, yanlarında kalan insanlar da bu konuda yetkin değil) Vault’un deposunda bulunan G.E.C.K.’lerden birini almamıza müsaade edeceklerini belirtiyorlar. Burada hem bir albino hem de alim bir Deathclaw olan Goris’le tanışıyor, istersek kendisini ekibimize katabiliyoruz.

Vault’un bilgisayarını tamir ettiğimizde bir sürü ilginç şey öğreniyoruz. Bunlardan ilki dedemiz kovulduktan sonra bir ayaklanma çıktığı ve Overseer’in koltuğundan edildiğiyle ilgili. Eğer bilgisayar yeteneklerimiz yeterince yüksekse bilgisayardaki gizli dosyalara sızabiliyor ve Vaultların gerçek doğasını öğrenebiliyoruz. Yazılanlara göre Vaultların amacı hiçbir zaman insanları nükleer savaşın etkilerinden korumak olmamış. Toplamda 122 Vault yapılmış ve bunlardan sadece 17 tanesi gerçekten de koruma amacı güdüyormuş. Vault 8 bu şanslı azınlıktan biri. Diğerleri ise çeşitli deneyler yapmak ve insanların çeşitli güçlükler karşısında nasıl tepkiler vereceğini ölçmekmiş. Örneğin Vault 13 toplamda 200 yıl kapalı kalacak, insanların bunca yıl izole kaldıktan sonra dış dünyaya nasıl tepki vereceğini ölçecek şekilde tasarlanmış. Necropolis’in altındaki Vault 12’nin kapısı bombalar düştükten sonra bilerek açık bırakılmış ki radyasyonun insanlara nasıl etki edeceği görülsün. Bunun sonucunda da Ghoullar doğmuş elbette… Bunların dışında 999 erkek ve 1 kadın, 999 kadın ve 1 erkek, 1000 yerine 2000 kişi, sadece 16 yaşındaki çocuklar gibi dengesiz grupların yerleştirildiği tesisler de var.

Bilgisayarı onarmamızın ardından Deathclawlar sözlerinde duruyor ve G.E.C.K.’i ellerimize teslim ediyorlar. Görevimizi başarıyla tamamlamanın verdiği mutlulukla eve dönüş yoluna çıkıyoruz; fakat bir gece köyün çılgın şamanı Hakunin rüyamıza giriyor ve köyün çok büyük bir tehlike altında olduğundan, acele etmemiz gerektiğinden bahsediyor bize. Ve haklı da çıkıyor. Arroyo’ya vardığımızda köyün saldırıya uğradığını ve herkesin kaçırıldığını öğreniyoruz… Enclave tarafından.

Enclave savaştan önceki Amerikan Hükümeti’nin “önemli kişilerinden” oluşan gizli bir oluşum. Aralarında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı da bulunuyor. Atom bombaları atılmadan önce savaşın sonunun buraya varacağını öngörmüş ve kendilerine özel üsler yaptırmışlar, radyasyonun etkilerinden tamamen uzak kalmışlardır. Vault deneyleri bir nevi onların projesidir. Zaman içinde deneyler yaparak Brotherhood Of Steel’i bile geride bırakan özel zırhlar, silahlar ve helikopterler geliştirirler. Amaçları radyasyondan zarar görmüş tüm canlıları ortadan tamamen kaldırıp Amerika’yı yeniden kurmak. Onlara göre Enclave üslerinde ya da henüz açılmamış Vaultlarda bulunmayan herkes “kirli.”

Yıllar boyunca üslerinde oturup radyasyon seviyesinin düşmesini bekledikten sonra nihayet zamanının geldiğine karar verip Amerika’yı yeniden kurmak ve Wasteland’teki tüm halkları ortadan kaldırmak için harekete geçerler. Sonunda Mariposa Askeri Üssü’ne ve FEV virüsüne denk gelirler. Kasabalardan toplayıp köle niyetine kullandıkları insanları buraya yollayıp sağlam kalan teknolojileri çıkartmaya başlarlar. Ancak FEV’in etkisinde kalan bu işçiler bir müddet sonra mutasyon geçirerek ikinci nesil Super Mutantlara dönüşürler ve efendilerine başkaldırırlar.

Üste hezimete uğrayan ama FEV’in yapabildiklerine şahit olan Enclave bu virüsü geliştirmeye ve Wasteland üzerindeki tüm canlıları öldürecek şekilde ayarlamaya karar verir. Bunun için iki test grubuna ihtiyaçları vardır: radyasyondan yeni yeni etkilenenler ve hiç etkilenmeyenler. İlkini bulmak kolay olur: köyümüz Arroyo’nun tüm nüfusu sadece 80 yıldır dışarıda olduklarından bu iş için biçilmiş kaftandır. İkincisi içinse bugüne dek kapılarını sadece bir kez açan, onda da yalnızca bir kişiyi dışarı yollayan Vault 13 seçilir. Tesise Vault’u terk etmenin zamanının geldiğini belirten bir mesaj yollarlar. Bunun üzerine Vault 13’ün yeni Overseer’i halkına dışarı çıkmaklar ilgili eğitim videosunu izletir, ardından tesisin kapılarını açarlar ve Enclave ile karşılaşırlar. İçlerinden bazıları kaçmaya çalışınca oracıkta öldürülür. (Oyunun açılış videosunda anlatılan olay). Ardından izlerini örtmek için oraya kendi elleriyle ürettikleri zeki Deathclawları gönderirler ki civarda dolaşan herkesin işini bitirsinler. (Fakat bu akıllı yaratıklar emirlere uymak yerine buraya yerleşmeyi ve insanlarla iç içe yaşamayı seçmiş gördüğünüz gibi.)

Uzun süren uğraşların, pek çok görevin ve çatışmanın ardından Enclave’in okyanusun açıklarında yüzen petrol tankerine, yani ana üssüne ulaşmayı başarırız. Burada bizi Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Richardson karşılar ve yukarıda size aktardığım bilgileri tek tek kahramanımıza sayar. (2:47'den itibaren izleyin. Kusura bakmayın, daha detaylı bir video bulamadım.)

Önce onu, sonra da Power Armor giyen Super Mutant korumasını öldürür, hem Arroyo hem de Vault 13 halkını kurtarır ve FEV’ün yayılmasını engelleyerek oradan kaçarız. Vault 13 ve Arroyo sakinleri G.E.C.K.’i kullanarak yeni bir yuva kurarlar, onlara liderlik etmekse bize düşer. Ardından seçimlerimizin dünyayı nasıl etkilediğine dair bir sinematik karşılar bizleri…

Sonraki Bölüm: Fallout 3

YORUMLAR

H4CK3D - Hacker'lığın Gerçek Yüzü

Bilgi, Özgürlük, Güç ve Eğlence Adına

H4CK3D - Hacker'lığın Gerçek Yüzü

Kar maskesini yüzüne geçirdi ve klavyenin başına oturdu. Parmaklarının ucundan dökülen komutlar teknoloji harikası bilgisayarının ekranında akıp gidiyor, bulunduğu loş odayı aydınlatıyordu. Duraksadı. Sandalyede doğruldu, birkaç saniye bekledi ve Enter tuşuna bastı. Nihayet içerideydi. Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın herkesten gizlenen sunucusuna sızmayı başarmıştı. Bu habersiz ziyaretinin farkına varmaları fazla uzun sürmeyecekti. Ancak kimliğini veya konumunu tespit etmeleri imkânsızdı, çünkü bağlanmadan önce dünyanın farklı köşelerindeki yedi adet vekil sunucunun ardına saklanmıştı. Hiç vakit kaybetmeden hedefine yöneldi. Dosyaları sistemine indirir indirmez bağlantıyı kesti ve gecenin karanlığında kayboldu...

"Hacker" dendiği zaman birçoğumuzun aklında böyle bir figür canlanıyor. Popüler medya kanalları en az otuz yıldan beri bu tarz basmakalıp "bilgisayar korsanları" betimliyor bize. Halbuki ne hacker'ların çalışma sistemi bu kadar sığ, ne de hacker sözcüğünün anlamı bu kadar dar.

Arkadaşları Ona Hekır Diyor

Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda, "Dünya devlerinden Türk çocuğuna teşekkür" başlığı altında yayımlanan habere belki rastlamışsınızdır. Habere göre Tekirdağ'dan 15 yaşında bir genç, Google ve Facebook'un açıklarını bulmuş, bu şirketlerden birer teşekkür mektubu ve iş teklifi almış. Kanıt gösterilen mektubun fotoğrafına baktığımızda Google AdSense kullanıcılarına binlercesi gönderilen standart mektup olduğu görülüyor. Babasının yorumlarıysa ayrı bir komedi... Gencin yeterli düzeyde İngilizce bilmediği için olayı yanlış anladığını ya da babasından yeni bir bilgisayar koparmak için bahane ürettiğini varsayıyoruz.

hacked-1

Sözde haber sitelerinin dize getirmek, kafa tutmak, peşinde koşturmak gibi güzide eylemlerle milliyetçilik duygularımızı kabartma hevesi bir yana, bu tarz teşekkürlerin ve iş tekliflerinin gerçek örnekleri var aslında. Google'ın ve Facebook'un ilgili web sayfalarına (google.com/about/appsecurity, facebook.com/whitehat) girerseniz teşekkür edilenler arasında Türkçe isimler de görebilirsiniz. Pek çok büyük şirket, sağladıkları hizmetin bir açığını bulduğunuzda bunu öncelikle kendileriyle paylaşmanızı rica eder. Bu yolla, keşfettiğiniz açığın önem derecesine göre değişen, binlerce dolarlık bir para ödülü de kazanabilirsiniz. Örneğin Google için bu rakam 20.000$'a kadar çıkıyor. Elbette açığı daha yüksek bir meblağa kara borsada satmak gibi bir seçeneğiniz de var; bu noktada duyarlı davranıp davranmamak size kalmış.

Bizimkinden daha makul bir "liseli hacker" olarak George Hotz'u örnek gösterebiliriz. 2007 yılında henüz 17 yaşındayken iPhone'un operatör kilidini kıran Hotz, 2009'da PlayStation 3'e de el atmıştı. Sonrasını siz de biliyorsunuz: PS3'e gelen yazılım güncellemesi, Sony'nin açtığı dava, Sony'nin başına gelenler... İlerleyen yıllarda Facebook, Google, SpaceX gibi firmalardan teklif alan Hotz, şimdi yeni nesil yapay zekâ algoritmaları üzerinde çalışmalar yapıyor.

George Hotz bir hacker. Ancak o, kar maskeli bilgisayar korsanlarına benzemiyor. Onun için bu iş bir makinenin içine girip sistemini değiştirmekle, makineyi tasarımının ötesinde bir amaca yönelik çalıştırmakla ilgili. Bunun yolu, Hotz'un kendi deyimiyle, makineyle nasıl konuşulacağını keşfedip onu ikna etmekten geçiyor. İşte bu anlayış bizi hacker sözcüğünün geçmişi 1960'lı yıllara uzanan esas anlamıyla ve ona eşlik eden kültürle tanıştırıyor.

hacked-2

Hacker Ruhu

Bazıları hacker doğar. Küçük yaştan itibaren en büyük hobisi oyuncakların içini açıp kurcalamak, nasıl çalıştıklarını keşfetmektir. Eline geçirdiği cihazları amacının dışında kullanır; hesap makinesinin ekranına 1837837 (leblebi) yazar. Yaratıcı düşünce yapısı köreltilmezse, sınırları zorlamayı sürdürür. Merakını gidermek adına, imkânsız denileni denemekten çekinmez. Teknik konulara derin ilgi duyar ve bazılarına tutkuyla bağlanır. Sistemlerdeki sorunların farkına varır. Kullanıcı veya tüketici olmakla yetinmez; bozar, onarır, geliştirir. İşte hacker olmak böyle bir şeydir.

Hacker topluluğunun filizlendiği yer ABD'deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü olarak kabul edilir. 1960'lı yıllardan itibaren MIT yerleşkesindeki öğrenciler çeşitli etkinliklerde bulunuyor ve bunları birer "hack" olarak adlandırıyordu. Kimisi yazılım geliştirmekle uğraşıyor, kimisiyse muziplik peşinde koşturuyordu. Yerleşkedeki bilgisayarlara "güvenlik" adı altında kısıtlamalar getirilince hacker'lar bunları aşmanın yolunu aradı. Amaçları bilgisayarları özgürce kullanabilmekti, ancak bir sonuç elde edemediklerinde bile bu arayıştan keyif aldılar. Kendi deyimleriyle "hack değeri taşıyan" etkinliklerin ortak yanı araştırmacılık, oyunbazlık ve parlak zekâ gibi gereksinimleriydi.

Bu konudaki en esaslı kaynak diyebileceğimiz Jargon File adlı sözlük, hacker sözcüğünün bir zamanlar "baltayla mobilya yapan kimse" anlamında kullanıldığını belirtiyor ve onu şu şekilde tanımlıyor:

  • Asgari ölçüde bilgiyle yetinen çoğu kullanıcının aksine, programlanabilir sistemlerin ayrıntılarını keşfetmekten ve yetilerini genişletmekten keyif alan kimse.
  • Büyük bir şevkle (hatta saplantıyla) program yazan veya hakkında fikir yürütmenin ötesinde programlamadan keyif alan kimse.
  • Hack değerini anlayabilen kimse.
  • Hızla program yazmakta başarılı olan kimse.
  • Belirli bir programda uzman olan veya onu sıkça kullanan kimse (Unix hacker'ı gibi).
  • Herhangi bir konunun uzmanı veya meraklısı (astronomi hacker'ı gibi).
  • Kısıtlamaların üstesinden gelmekteki düşünsel boy ölçüşmeden keyif alan kimse.
  • [geçersiz] Etrafı kurcalayarak hassas bilgileri ele geçirmeye çalışan, kötü niyetli, işgüzar kimse (şifre hacker'ı, ağ hacker'ı gibi). Bu anlam için doğru terim cracker'dır.

Öyleyse nasıl oluyor da biri hacker'lardan bahsettiğinde aklımıza ilk önce sözcüğün sonuncu anlamı geliyor?

Hacker'ın Türkçesi

Yok ne yazık ki. İnternete baktığımızda bir yanda çökertici, haklayıcı, kırıcı, vurucu gibi saldırgan önerilerle, diğer yandaysa eşkıya ve korsan gibi işin suç yanına vurgu yapan sözcüklerle karşılaşıyoruz. TDK de bu ikincisini benimsemiş; Güncel Türkçe Sözlük'ü açıp baktığımızda bilgisayar korsanı sayfasına yönlendiriliyoruz. Bu terimse şu şekilde tanımlanmış: "Bilgisayar ve haberleşme teknolojileri konusundaki bilgisini gizli verilere ulaşmak, ağlar üzerinde yasal olmayan zarar verici işler yapmak için kullanan kimse." Diğer bir deyişle hacker sözcüğünün popüler anlamına yetersiz bir tanım yapmakla kalmamış, sözcüğün esas anlamını dilimizde tümüyle es geçmiş durumdayız.


 

Siyah Başlıklı Kız

Hacker'lara yapılan hırsız/terörist yakıştırması ortaya yeni çıkmadı. 1980'lerde bu kitlenin farkına varan medya, ta o zamandan beri kültürün sansasyonel yanına odaklanıyor. Resmi kurumlardan da destek gören onlarca yıllık bu telkin sonucunda insanlarda ister istemez olumsuz bir algı oluştu ve böylelikle hacker sözcüğü "kötü niyetli bilgisayar korsanı" anlamında kullanılır oldu. Yanlış anlaşılmayı gidermek adına yapılan önerilerden biri, böyle durumlarda hacker yerine cracker terimini kullanmak. Ancak hacker'ların bu önerisi çoğunluk tarafından kabul görmüşe benzemiyor.

Bilgisayar sistemlerinin ve ağlarının zayıf noktalarını bulup bu açıkları suistimal eden kimselere "hacker" diyoruz şimdi. Sadece masaüstü bilgisayarlar veya sunucular değil, mobil cihazlar gibi özünde bilgisayar tanımına uyan her şey bir hedef konumunda. Hedeflenen sistem hakkında bilgi edinmek, sistemin nasıl çalıştığını kavramak, açıklarını keşfetmek ve bunlardan faydalanmak onların işi. Gerektiğinde sosyal mühendisliğe ve –sanal anlamıyla– kaba kuvvete de başvurmaları mümkün.

Her hacker'ın kendine göre bir nedeni var. Kimisi için her şey bilgiyi özgür kılmakla ilgili. Kimisi bir sistemi ele geçirdiğinde hissettiği gücün bağımlısı olmuş. Kimisi ulvi bir amaç için çalışıyor. Kimisi bu yoldan iyi para kazanıyor. Kimisiyse bu işi can sıkıntısından yapıyor.

hacked-3

Sistem güvenliğini aşmak özünde "kötü" bir iş değil. Dolayısıyla hacker'lar da kendi aralarında temsili şapka renklerine göre ayrılıyor: İyi niyet taşıyan beyaz şapkalılar etik kurallara ve kanunlara bağlı çalışır. Bir sistemin açığını yakaladığında duyarlı davranarak sistem yöneticisine bildirir. Doğrudan bir şirketle anlaşmalı olarak o şirketin sistem güvenliğini sınayan uzmanlar da bu gruba dâhildir. Madalyonun diğer yüzündeki siyah şapkalılar, keşfettikleri açıkları kendi çıkarı için kullanır. Açığı yasa dışı organizasyonlara, rakibinin sırlarını öğrenmek isteyen şirketlere, hatta devlet organlarına bile satabilir. Gri şapkalılarsa bu ikisinin arasıdır. D&D terimleriyle açıklamak gerekirse; beyaz, siyah ve gri şapkaları sırasıyla Lawful Good, Neutral Evil ve Chaotic Good gibi düşünebilirsiniz.

Tekniğin Çağrısı

Günümüzde hacker'lığa duyulan hayranlık büyük ölçüde güç arzusundan ileri geliyor. Bu güç, kaba kuvvetin sanal dünyadaki bir yansıması gibi, başka türlü üstünlük kuramayanlara bir alternatif vaat ediyor. Dolayısıyla ortalık yerde kendini hacker ilan edenler veya bir hacker tanıdığı varmış gibi davrananlar aslında güç gösterisinde bulunuyor diyebiliriz. Yasak olanın albenisi, başkalarının yapamadığını yapmanın verdiği tatmin hissi ve kimi zaman beraberinde getirdiği kahramanlık sanrısı da üzerine eklenince, insanların hacker'lık hevesine şaşırmamak gerek.

Hacker'lığı bilgisayar korsanlığına indirgemediğimizde bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Aslına bakarsanız sözcüğün anlamı geek ve nerd gibi terimlerle benzerlik gösteriyor. Her birinde olağanüstü bir tutku söz konusu, ancak hacker’ların daha üretken olduğunu söyleyebiliriz. Günümüzde açık internetin varlığından tutun özgür yazılım hareketine kadar birçok güzelliği yarım yüzyıllık bu tutkuya ve hacker kültürüne borçluyuz.

hacked-4

Hacker'ların sayısı gün geçtikçe artıyor ve bu iyi bir şey. Onlara katılın. Birçoğumuz teknoloji sevdalısı geçiniyoruz, ancak aslında tekniğin yabancısıyız. Öğrenin, bozun, onarın, geliştirin, üretin. Bunun için herhangi bir kulübe üye olmanız veya belirli bir siyasi görüşü desteklemeniz gerekmiyor. Bolca merak ve biraz da mizah duygusu yeterli.

Bunları İzleyin

Hollywood'un Hackers (1995) ile başlayıp Blackhat'e (2015) uzanan abartılı bilgisayar dâhisi tiplemelerinden, ekranda beliren anlamsız kodlardan gına mı geldi? Hacker kültürüne dair izlenesi film, dizi ve belgesellerden birkaçını sizin için derledik:

Three Days of the Condor (1975)

Türkçe ismiyle Akbabanın Üç Günü, doğrudan hacker kültürüyle ilgili olmasa da, iyi bir filmdir. Dünyanın en ünlü hacker'ı diyebileceğimiz Kevin Mitnick'in takma adı olan Condor da buradan gelir.

WarGames (1983)

Soğuk Savaş döneminde genç bir hacker'ın ABD ordusuna ait bir süper bilgisayara erişim elde edişini anlatır. O zamanki phreaking yöntemlerine dair gerçekçi tasvirler içerir. "War-dialing" terimi bu filmden sonra türemiştir.

Hackers: Wizards of the Electronic Age (1985)

1984'te düzenlenen bir konferans sırasında çekilen bu belgesel, hacker topluluğundan ünlü isimlerle röportajlar içeriyor. YouTube'dan izleyebilirsiniz.

MacGyver (1985-1992)

Televizyon tarihinin en meşhur hacker'ı MacGyver değil de kimdir? Sıradan nesneleri sıra dışı biçimde kullanarak çözümler üreten MacGyver, birçoğumuzun çocukluk idolüdür.

Der Lauf der Dinge (1987)

İsmini İşlerin Gidişatı olarak çevirebileceğimiz, zincirleme reaksiyonlar üzerine kurulu bu kısa filmi Richard Stallman'ın önerisi olarak listeye aldık. Honda'nın 2003'te yayınlanan Cog adlı reklam videosu da buradan esinlenmiştir.

Parolamı Unuttum