Geçmişin sisli puslu gölgelerinden kopup gelen hikâyeler hangi çağda olursak olalım ölümsüz derslerini bizlere öğretirler. Loki’nin numaraları onu bir yere kadar taşır ama sonunda cezasını çeker hep. Herkül tüm kudretine rağmen acıdan kaçamaz ve bir kahraman olmak için fedakârlıklar yapılması gerektiğini anlar. Tüm bu mitolojik arketipler ve öyküler günümüzde de aynen geçerli ve halen bize öğretecekleri çok şey var. Bunun sebebi insan kültürü aktarabilse de deneyimi aktaramıyor, her jenerasyon aynı hataları yapıp yüzbinlerce kez aynı yollardan geçip yine aynı sonuca varmalı. Nihayetinde insan olduğumuz, hepimiz bir diğerinden farklı olduğumuz için.
Peki İtaka’lı Odysseus’un öyküsü bize ne anlatır? İlk ortaya çıkışından bu yana yaklaşık 3000 yıl geçmiş olmasına rağmen halen neden bu kadar popüler? Eğer Tanrılar bizim taktığımız maskelerse, bin bir yollu Odysseus hangi maskeyi takıyordu Truva savaşına giderken? Bir kahraman, zeki bir adam, sadık bir koca veya bir kralın soylu maskesi mi? Yaptığı kurnazlığın cezasını 10 yıl denizlerde sürünerek çekti belki ama eve döndüğünde taktığı dilenci maskesini de hızla çıkarabildi. Gerçekten bir ders almış mıydı? Aldıysa ne kadar almıştı, yaptığından pişman mıydı? Homeros’un Odessa’sında buna dair imalar ve bazı sahneler olsa da günümüz insanına farklı bir Odysseus lazım. Çünkü tıpkı tanrılar gibi kahramanlar da dönüşürler bakıldıkları çağa göre. Dünün heybetli kralları ve kılıçlı kahramanları bugünün ödlekleri ve riyakarları olabilirler. Sahi aynı zeki ve erdemli Odysseus değil miydi Truva’da surlardan aşağı bebekleri atan? O yüzden onun anlatısına modern bir kabuk, yeni bir maske geçirilmesinin de tam zamanıydı savaşlarla yoğrulan bir dünyada. İşte tam da burada devreye Christopher Nolan giriyor.
Ben filmin çevresinde dönen oyuncu tercihleri, kostüm, modern dil gibi içi boş tartışmaları direkt es geçiyorum. Çünkü büyük ihtimalle pek çok rapsodun ortaklaşa anlata anlata getirdiği bir öykünün, yine gerçek olduğu su götürür yazarının mitolojik motiflerle süslü bir versiyonunu konuşuyoruz burada. Dolayısıyla modern bir ozan olan Christopher Nolan’ın da klasik anlatıyı eğip bükerek yeni bir kalıba doldurması ve buradan zihinlerimizi istila edecek yeni bir Truva Atı meydana getirmesi en büyük hakkı. Çünkü bu öyle bir öykü ki siz nereden bakmak isterseniz ona göre şekil alabilen amorf ve her yöne çekilebilir bir sembolizmi içinde barındırıyor. Matt Damon’ın Odysseus’u onun diğer kaybolan karakterlerine benzese de bana en çok ilk büyük çıkışını yaptığı Will Hunting’i hatırlattı. Aynı kabına sığmayan zekâ, aynı kendine güven ve aynı uzlaşılmaz kibir. Onun kalburüstü oyunculuğu karakteri genel izleyiciye çok daha yaklaştırırken, yaşadığı acıyı da daha iyi algılamamızı sağlamış. Amerikanvari bir yorum, evet. Ve her ne kadar Nolan Odysseus’un bazı köşelerini yumuşatsa da bu sefer de ona derin bir pişmanlık ve vicdan azabı yüklemiş ki, bu Nolan’ın Katolik kültüründen gelme bir yönetmen olarak yapması en beklenebilecek şey. Dolayısıyla günümüz Odysseus’u aslında bir savaş gazisi ve travma sonrası stres bozukluğundan mustarip. Tam da bu yüzden hafızasını bulandıran lotus çiçeklerine bu kadar düşkün. Nolan’ın Odysseus’u eve dönmekten ziyade evden kaçmak istiyor içinde. Çünkü hem geçmişin hayaletleri hem de yüreğinde taşıdığı ağır pişmanlık İtaka’ya geri götüremeyeceği kadar ağır yükler.
Peki karşısına çıkan onca engeli nasıl yorumlamalı? Nolan filmde Tanrıları daha uzaktaki güçler olarak hayal ediyor. Gök gürültüleri, yıldırımlar, devasa dalgalar ve anaforlar sürekli bize onların yakında olduğunu hissettiriyor. Bu bana aslında bizim Tanrıları yaratış şeklimizi anımsattı -günün sonunda onlar öncelikle doğayı anlamlandırma çabamızdı- ve mantıklı buldum. Filmin Odysseus’un içsel çöküşüyle medeniyetin dışsal çöküşünü bağlayışı da hayli zekice. Milattan önce 1100’lü yıllarda o dönemin büyük medeniyetlerinin çok kısa bir sürede sırayla çöktüğü, çökmeyen Mısır’ın da bir daha asla belini tam doğrultamadığı bilinen bir gerçek. Bu çöküşün birkaç sebebi olduğu düşünülse de en bilinenlerden bir tanesi “denizden gelen istilacılar” veya “deniz kavimleri” denen savaşçı topluluklar. Tabii “denizden gelen istilacılar” günümüzde sadece yıkım değil, sözde demokrasiler de getiriyorlar ya neyse…
Yönetmen burada şöyle bir fikir ortaya koyuyor; 10 yıl boyunca Truva’dan savaşmış adamlar artık öylesine insanlıktan çıktılar ki yağma, tecavüz ve gaspı normalleştirerek yüreklerinin kararmasına izin verdiler. Onların Truva’daki o korkunç hileyle başlattıkları bu yıkım dalga dalga Akdeniz’in kıyılarını vuran bir barbarizme dönüşüp, sonunda kendi evlerini de yutacak bir Tsunami etkisi yaratacak. Ne diyelim şiddet şiddeti doğurur ve medeniyetimizi koruyup kollayan görünmez anlaşmalar bir kere ihlal edildiğinde de misafirin katli vacip olur. Odysseus’u en çok yıkan da bu işte. Sirenlerin şarkısını dinlerken kulağına fısıldanan ölümcül günahı bu, hiçbir zaman geri kazanamayacağı yuvasına da tam olarak bu yüzden dönemeyecek. Dönse de aynı yuvayı bulamayacak. Ve bu gerçekle yıkılan adamın yapabileceği tek şey neyse gidip onu yapabiliyor ancak.
Farkındaysanız The Odyssey’in şu ana kadar içeriğinden bahsettim ve teknik detaylara hiç girmedim. Girmeme de gerek yok zaten Nolan bu, tabii ki yapabileceğinin en iyisini yapmış yine. Hatta yer yer korku ve body-horror türlerine de göz kırpmış ki bence bu cüretkârlığına şapka çıkarmalı. Kirke’nin evi ve Kiklop’un mağarası kısımları sinemasal dehşetin tavan yaptığı, anlam bağlamında da son derece güçlü sahneler. Zirveyse benim için Sirenler’in şarkısına ait. Ve tüm o IMAX çılgınlığına da filmi o devasa salonda ve perdede izlerken hak verdim açıkçası. Uçsuz bucaksız bir denizde tek bir yelkenlinin o epik yalnızlığı ya da Truva’nın kapıları açıldığında gördüğümüz Agamennon imgesi uzun süre akıllardan gitmeyecek güçteler. Yani bu seferlik paraya kıyıp olabilecek en iyi salonda izleyin bu filmi. Pişman etmez kesinlikle.
Elbette, bu bir kişinin yorumu olduğu için herkesi memnun edemez. Etmemeli de zaten, filmin çok katmanlı ve farklı yanlardan okunabilecek yapısı onu iyi ki tartışmaların odağına koydu. Modern kültürün temeli sayılabilecek bu eser şimdi her tarafta hararetle yeniden tartışılır oldu. Bu da Odyssey’in ne kadar güçlü ve çağlar boyunca yeni maskeler takarak aramızda var olabildiğinin kanıtı. Bugün Nolan ona göçmen krizi, savaş günahları ve derin bir arınma yolculuğu maskelerini taktı. Yarın başkası belki bireyselciliğin dışında çok daha kolektif aklın hizmetinde bir maske takacak. Ama Tanrılar hep yukarıdan izleyecek, bizler onlara yeni maskeler uyduracağız ve uygarlık böyle akıp gidecek. Bazen karanlık, bazen aydınlık çağlar yaşanacak ama bin bir dümenli Odysseus’un her tür kusuru ve erdemiyle donandığı insanlık daima baki kalacak.
Editörün Notu: Her zaman göremeyeceğimiz bir sinema olayıyla karşı karşıyayız. Nolan destanı alıp eğip bükerek, kendi zamanına uyarlayan bir ozan gibi gazelini okuyor. Bunu yaparken de izleyiciye saygısını “en yüksek perdeden” dile getirmeyi ihmal etmiyor.
Filmin Notu: 4,5 / 5
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong’o, Zendaya, Charlize Theron, Jon Berthal, Logan Marshall-Green, Elliot Page, Mia Goth, Benny Safdie, John Leguizamo, Ryan Hurst, Samantha Morton (ve Hollywood ahalisinin geri kalanı)
IMDB Notu: 8,5






















