Castlevania: Belmont's Curse - İnceleme

Serinin üzerindeki lanet de kalkıyor mu?

İlk Castlevania’yı bir Famiclone konsolda oynadığımda küçücük bir çocuktum. Çocuk aklımla o 8-bit canavarlar bile korkunç gelmişti. Oyunu bitiremesem de gene bayağı ilerlemiştim. Ardından ikinci oyun Simon’s Quest’in kaseti geçmişti elime. Metroidvania türünün atalarından sayılabilecek bu oyunun ise atmosferi ve müzikleri muazzamdı, gelgelelim oldukça kriptik bir oynanışa sahipti. Hırs yapıp elime İngilizce – Türkçe sözlüğü almış, cümleleri kelime kelime çevirip bir anlam çıkartmaya çalışarak ilerlemeye uğraşmıştım ki beni İngilizce öğrenmeye heveslendiren oyunlardan biridir kendisi.

Simon’s Quest’in ardından seri ile bağlarımız koptu.  Ta ki PS1 döneminde çıkan efsane Symphony of the Night’a kadar.  Aman tanrım ne muhteşem bir oyundu o! Bana göre hâlen tarihin en iyi oyunlarından biridir. SotN’un beni Castlevania serisi hayranı yapmasıyla birlikte de serideki bütün oyunları tek tek bitirmeye başladım. Serideki oyunların büyük kısmı da orijinal olarak koleksiyonumda yer alır şu an.

SotN’un ardından gelen Metroidvania türündeki diğer oyunlar da oldukça başarılı oldu. Ne var ki üçüncü boyuta geçiş dönemini pek kotaramadı seri. Nintendo 64’e çıkanlar en iyimser yaklaşımla “Eh işte” denilebilecek oyunlardı. PS2 döneminde gelen aksiyon ağırlıklı olanlar da iyi fakat dönemin God of War gibi örneklerinin gerisinde kalan oyunlardı. PS3’e gelindiğindeyse Lords of Shadow özellikle sürpriz sonuyla çok iyi bir başlangıç yapmış, fakat robotlara karşı savaşıp, fare olarak düşmanlardan saklandığımız devam oyunuyla yüzüne gözüne bulaştırmıştı. Metroidvania türündeki diğer oyunların da iyice tekrara bağlamasıyla birlikte Castlevania serisi iyice ana sahneden uzaklaştı ve oldukça uzun sürecek bir sessizliğe gömüldü.

Maşallah bu aralar bu tabiri çok sık kullanır olduk, Contra, Suikoden, Metal Gear, Silent Hill derken Konami’nin eski serileri diriltme projesi kapsamında sıra geldi Castlevania’ya. İşte Belmont’s Curse de 12 yıl aradan sonra çıkan ilk ana seri Castlevania oyunu olma özelliği taşıyor, bu zaman zarfında çıkan saçma sapan crossover’ları, mobil ve tarayıcı oyunlarını, toplama paketlerini dahil etmezseniz tabi. O yüzden benim gibi seriyi 30 seneden fazladır takip eden biri için de oldukça büyük umutlar beslenen bir oyun hak verirsiniz ki.

Bu anam Sypha için! Bu babam Trevor için! Bu da mazlum Paris halkı için!

Belmont’s Curse serinin üçüncü oyunu Dracula’s Curse’ten tam 23 yıl sonra, 1499 yılında geçiyor. Paris’te canavarların ve ölümlerin sayısının her geçen gün artmasıyla birlikte efsanevi vampir avcımız Trevor Belmont (bu arada Trevor gerçekten seride Efsanevi Belmont olarak anılır) ve kızı Rose şehre gelip olayları araştırmayı başlıyorlar. Trevor’un eşi ve gene üçüncü oyundan tanıdığımız büyücü Sypha’nın da Rose’un doğumu esnasında ölmüş olduğunu ekleyeyim unutmadan. Trevor piskopos ile görüşmek için yanımızdan ayrılınca Rose’un kontrolü de bizi geçiyor ve böylelikle önce Paris sokaklarını, ardından da bilmem kaçıncı kez Dracula’nın kalesini arşınlamaya başlıyoruz. Spoiler vermemek adına öykü kısmına burada noktayı koyuyorum fakat serideki bazı sürpriz karakterleri de oyun boyunca göreceğinizi de eklemek isterim. Hatta bir tanesinin yıllar sonra aynı seslendirme sanatçısını kullandığını duyunca (seslendirme performanslarını asla unutmam) mutluluktan şok oldum. Neyse susuyorum.

Oyuna dair ilk fark edeceğiniz şey görsel açıdan Netflix animasyon serisinden ne kadar etkilendiği olacaktır (izlediyseniz tabi). Keza son seri Nocturne de gene Fransa’da geçiyordu. Gerek karakter gerek mekân tasarımları animasyon serisine hayli benziyor. Özellikle mekanlar oldukça özenerek çizilmiş ve detaylı. Alevler içinde yanan yerler, cesetler, iskeletler falan, şehirde yaşanan dehşeti görsel olarak gayet güzel yansıtmışlar oyuna. Oyunun müziklerini de syntheiser tarzı ve gotik motifleri sebebiyle ciddi şekilde King’s Field serisinin müziklerine benzettim bu arada. Tarz olarak Michiru Yamane’nin bestelerinden farklılar ama oyunun tarzına gayet uygun ve başarılı olmuşlar bence. Bloody Tears gibi seriden eski bazı parçaların da aranjmanları mevcut.

Oyunumuz bana göre seriye en çok yakışan oyun türü olan bir Metroidvania. Fakat bazı açılardan da biraz Soulsvania türüne dümen kırmış durumda. Şöyle ki eşya kullanma, alışveriş yapma, detaylı skill puanları gibi RPG elementlerinin yerini Souls serisindeki Flask’lere benzer şekilde kristal kullanma, ölünce Game Over olmak yerine son kayıt noktasına spawn olma, kayıt edince düşmanların yeniden dirilmesi, parry yapma gibi modern Soulsvania oyunlarında yer alan mekanikler almış. Oyunda gene level alıyorsunuz ama değişen tek şey hücum ve savunma puanınız oluyor, şans ya da hız gibi başka bir skill’iniz de yok zaten.

Binicem Dracula’nın üstüne, vurucam kırbacı, vurucam kırbacı!

Oyun çıkmadan önce izlediğim videolara istinaden Castlevania 4’te yer alan, bir yerlere asılarak kırbaçla sallanma mekaniğinin geri döndüğünden bahsetmiştim ön incelemelerinde. Fakat olayın boyutunda yanılmışım. Keza bu kırbaçla sallanma mekaniği abartmıyorum bu oyunun neredeyse %90’ını oluşturuyor. Ben oyunda ufak bir eklenti olarak yer alacağını düşünmüştüm, neredeyse bütün platform sekanslarında ve savaşlarda aktif olarak kullanmanız gereken, ciddi şekilde ustalaşmanız gereken bir mekanik bu. Düşmanlara takarak kendinizi onlara çekiyorsunuz, Prince of Persia vari tuzak parkurlarında kullanıyorsunuz, mekanizmaları çalıştırıyorsunuz, bu oyunda kırbacınız neredeyse her şeyiniz.

Prince of Persia demişken oyunda The Lost Crown’daki gibi pek çok tuzak parkuru mevcut. Evet serinin geçmişinde de böyle platform sekansları olurdu fakat Belmont’s Curse’te bu olay hiç olmadığı kadar fazla. Kırbaçla sallanma mekaniğinin yanına, dash ve objeleri geçici süreli yok etme (Holy Light) gibi diğer yetenekler de eklenince tıpkı Lost Crown’da olduğu gibi bu yetenekleri harmanlamanız gereken, kimi zaman da bu yüzden cinnet geçirten parkurlardan bahsediyorum. Yapımcı ekibin bu konuda biraz Lost Crown’dan da esinlendiğini düşünüyorum açıkçası. Lakin büyük kısmından da keyif aldığımı inkâr edemem.

Savaşlara gelecek olursak, oyunda mızraklardan tutun, çift kılıca, bıçaklardan tutun da halberd’lere kadar kullanışları farklı silah türleri var. Mızrakları istediğiniz gibi fırlatabiliyorsunuz mesela (Medusa boss’unu bu şekilde çok belaya bulaşmadan geçtim) ya da kılıç – kalkan ikilisiyle istediğiniz zaman savunmaya geçebiliyor, çift bıçaklarla kombo sayınızı arttırdıkça verdiğiniz hasarı da doğru orantılı olarak arttırabiliyorsunuz. Şahsen benim oyun tarzıma da en uygun olan yavaş olsa da hem hasarı hem de etki alanı yüksek Halberd’ler oldu. Gene de her yeni silah türünü elinize geçtiğinde bir denemenizi öneririm. Lakin girişte de bahsettiğim gibi, oyunda bir alışveriş sistemi olmadığı için bu silahları bulabilmek için haritayı keşfetmeniz gerekiyor.

Hazır konusu açılmışken, oyunun en başarılı olduğu noktanın da keşif duygusu olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Bütün seriyi baştan aşağı oynadım, haritasında bunun kadar keşfedilmeyi bekleyen gizli odalar, silahlar, geliştirmeler, eşyalar içeren başka bir oyun daha görmedim. Şüphelendiğiniz her duvarı kırmaya, boşlukların altından kaymaya çalışın, hatta kırbacınızla sallanırken tavana değip sahte tavanlardan geçmeyi deneyin, her köşesi bir gizlilik kaynıyor oyunun. Abartmıyorum bazen savaşırken bile yanlışlıkla bir şeyleri keşfettiğim oldu. Oyunun bu keşif duygusundan büyük keyif aldım. HP ve mana’nız da level ile otomatik olarak artmıyor bu arada, haritada kalp parçalarını tek tek bulmanız gerekiyor.

Silahlara geri dönecek olursak, serinin standartlarından biri haline gelen ikincil silahlar da oyunda mevcut. Bunların çoğu da yan karakterlerden elde ettiğiniz silahlar. Medusa’nın taşa çevirme yeteneği, Carmilla’nın kan bıçakları ya da The Fallen’ın fırlatılabilir haçı gibi. Ayrıca bu ikincil silahları da tanımlı görevleri tamamlayarak geliştirebiliyorsunuz. Örnek vermek gerekirse, “Tek haç ile 5 canavar öldür”, “15 kere parry yap” ya da kimi zaman da “***** yerini bul gibi” alakasız görevlerle. Her bir görevi tamamladığınızda da elde ettiğiniz puanlarla ikincil silahın istediğiniz özelliğini geliştirebiliyorsunuz. Mesela çift haç fırlatabilmek ya da ateş toplarının artık daha az mana tüketmesi gibi. Ana silah çeşitliliğinin üzerine ikincil silah çeşitliliği de eklenince oyuncuların kendi oyun tarzlarını yaratabileceği güzel bir özelleştirme seçeneği çıkmış ortaya.

Fallen mı? Aynen kardeşim, benim de favori Evanescence albümüm Fallen

Boss savaşları ise eh diyebileceğim düzeyde olmuş maalesef. Genelde oyuncunun kendi çözümlerini bulmasından ziyade pattern’lenip ezberlenmesi üzerine kurgulanmış ki bu benim çok takdir ettiğim bir tercih değil. Öyle çok akılda kalıcı bir boss savaşı yaptığımı söyleyemem doğrusu. Bir de oyunun aksiyon sekanslarında canımı sıkan 1-2 olay var. Birincisi, aksiyon esnasında o kadar çok ışık ve animasyon patlaması oluyor ki özellikle kalabalık savaşlarda bazen ekranda ne olup bittiğini anlamak imkânsız hale geliyor. Oyunun büyük kısmında eşim beni izledi ve “Şu an ekranda ne oluyor anlamıyorum” dedi zaman zaman. Sorun şu ki genelde ben de bu anlarda aynı durumdaydım ve karmaşadan canlı çıkabilmek için standart combo’mu kullanıyordum körlemesine: İkincil silahı kullan, en bela düşmana kırbaçla asıl, kendini çek (böylelikle birkaç kısa süreli immunity kazan), birkaç darbe vur, yere inince parry yap, komboyu tekrarla. Diğer sorun ise şu, bazı savaşlarda bir şey fırlatabilen düşmanlar o kadar çok spam’lıyor ki, bir noktadan sonra ekranda adım atacak yer kalmıyor. Ciddi ciddi oyunun sırf beni kızdırmak için troll’lediğini bile düşündüm.

Unutmadan oyundaki diğer yenilik tarot kartlarından bahsedeyim. Bunlar Rose’a annesi Sypha’dan miras kalan kartlar ve bu kartlarda temsil edilen ana düşmanlara dair bilgileri topladıkça bu kartlarda saklıyorsunuz. Mesela bir hayalet ile karşılaşıyorsunuz, Medusa’nın yeri ya da bir bulmacanın çözümüne dair bir ipucu veriyor ve siz de bu bilgilere ihtiyacınız oldukça açıp bu kartlardan bakıyorsunuz. Ayrıca Boss’ları yendikçe onlardan kazandığınız özellikler de Arcana olarak bu kartlarda saklanıyor. Bir nevi not defteri gibi bir şey yani, sadece biraz daha şekil katılmış hali.

Keşif duygusu, tuzak parkurları, silah kombinasyonları, müzikleri derken oyunun artılarını ve yenilikleri saydık. Gelelim şimdi de eksilere. Öncelikle haritanın tasarımını erişim açısından beğenmedim. Neden derseniz, oyun ilerledikçe bazı teleport noktaları açılsa da bunların sayısı az ve uzak olduğu için bir noktadan başka bir noktaya yolculuk etmek bir hayli zaman alıyor (Asansörlerin yer aldığı Clock Tower’ı ayrı tutuyorum). Halbuki Bloodstained ya da Hollow Knight gibi oyunlarda haritalar o kadar iyi tasarlanmıştı haritanın hiç beklemediğiniz noktaları bile bir anda birbirine bağlanabiliyor ve bir ucundan diğer ucuna çok kısa sürede seyahat edebildiğiniz için backtracking can yakmıyordu. Yeni bir platform yeteneğim açılıp daha önce gidemediğim bir noktaya gideceğim zaman “Öff oraya kadar kim gidecek şimdi?” dediğim anlar oldu. Hak verirsiniz ki harita ne kadar büyük olursa olsun geçmiş noktalara erişim kolaylığı bir Metroidvania oyunun en temel gerekliliklerinden biri.

Savaşlarda canımı sıkan 1-2 noktadan da bahsetmiştim. Bunların yanı sıra yeni girdiğiniz bölgelerdeki düşmanların canları da olması gerekenden fazla, tıpkı Order of Ecclesia’da olduğu gibi. Vur vur ölmek bilmiyor adamlar. Siz level aldıkça tabi ki daha kolay ölür hale geliyorlar ama o zamana kadar düşmanlara kurşun süngeri gibi vurmak hoş değil. Halbuki düşmanların sizi bitip tükenmek bilmeyen canlarıyla değil, pattern’leriyle zorlaması ve sürekli diken üstünde tutması gerekiyor. Mesela Hollow Knight muazzam yapıyordu bu işi. En dandik düşman bile sizi kolayca öldürebilirken siz pattern’ini ezberlediyseniz aynı kolaylıkla öldürebiliyordunuz. Ayrıca Ghost Head ve Medusa Head, hatta kıytırık yarasa gibi sonsuz türeyen karakterlere de neden bilmiyorum aşırı hasar gücü vermişler. Ekrandaki ışık patlamalarıyla uğraşırken bu cücük kadar düşmanların hayvan gibi hasar vurması hiç adil olmamış. Ha yanlış anlaşılma olmasın, oyun gereğinden fazla zor diyemem ama canınızı sıkan noktalar da bunlar olmamalıydı.

Açık konuşmak gerekirse Belmont’s Curse’ün ilk saatleri bana eyvah dedirtti. Rose bir aksiyon oyunu için aşırı hantal geldi, haritada backtracking yapmak rahat değildi, düşmanlar ölmek bilmiyordu. Fakat oyun ilerleyip, karaktere dinamizm ve çeşitlilik katacak yeni yetenekler eklenip keşif duygusu da körüklenince keyif almaya başladım. Gelgelelim Hollow Knight, Blasphemous ve Lost Crown gibi örnekler türün çıtasını o kadar yükseklere çekti ki onlar dururken Belmont Curse’a muhteşem bir oyun demek pek doğru olmaz. Hatta bana soracak olursanız sadece adı Castlevania olmayan Bloodstained de bundan bir nebze daha iyi bir oyundu bence (hele ki ilk Curse of the Moon muazzamdı).

Hani oyunu kötülemeden bunu nasıl anlatsam, Belmont’s Curse kesinlikle iyi ve keyifli bir oyun, geri dönüş yapmaya niyetlenen bir seri için de gayet yeterli. Ama türünün zirvesine çıkacak herhangi bir şey ya da büyük bir yenilik de sunuyor mu, hayır. Sadece iyi bir metroidvania o kadar. Oyuna 7,5 mu versem, yoksa 8 mi versem diye gerçekten çok düşündüm ama bu yüzden 7,5 vermekle yetineceğim sanırım. Gene de bu kadar köklü bir serinin saçma sapan şeylerle moderleşme adına tanınmaz hale gelmesindense bu şekilde kökenlerine sadık kalmaya çalışmasından ötürü şahsım adına memnunum. Devamının da daha iyi olacağını düşünüyorum.

© Konami Digital Entertainment

SON KARAR

Belmont’s Curse bu denli köklü bir serinin uzun bir aradan sonra dönüşü için yeterli ve biraz zaman tanırsanız keyifli bir oyun. Fakat tür adına bir yenilik sunmadığı için sadece başarılı bir Metroidvania olmaktan öteye de gidemiyor.

Castlevania: Belmont's Curse
İyi
7.5
Artılar
  • Oyundaki keşif duygusu muhteşem, her yer gizlilik dolu
  • Kendi oyun tarzınıza uygun ana silah ve ikincil silah kombinasyonları yaratabiliyorsunuz
  • Serideki bazı karakterleri sürpriz olarak yeniden görmek çok güzel
  • Atmosfer müzikler başarılı


Eksiler
  • Tür adına herhangi bir yenilik sunmuyor
  • Genel harita tasarımı kötü, back tracking keyifsiz bir hal alıyor
  • Kalabalık savaşlarda bazen neyin ne olduğunu ayırt etmek imkansız hale geliyor
  • Bir alışveriş sistemi olmasını tercih ederdim


YORUMLAR
Parolamı Unuttum