Shin Megami Tensei V - İnceleme

Düzen ve kaosun ötesindeki üçüncü seçenek

“Tüm tanrılar özümüzden yapılmadır.
Ve iplerimizi çeksinler diye ellerine başka ipler verenler de
Yine bizlerizdir… “
- Aldous Huxley

Japon Rol Yapma Oyunları’nın bir adeti vardır. Başlangıçta kedi kurtarıp jöle kesen ana karakter finalde tanrısal bir varlıkla dövüşerek olayları sonlandırır illaki. Final Fantasy serisi, Legend of the Dragoon, Persona serileri veya yakın dönemde oynadığımız Octopath Traveler bu klişeyi kullandılar hep. Öte yanda da yine jöle keserek işe koyulsak da fazla vakit harcamadan önce ufak tefek tanrıları sonrasında bilmem nerenin mitolojisinin ana tanrısını kesmeye kadar işi vardırdığımız Shin Megami Tensei (Yeniden Doğan Tanrıça gibi çevirebiliriz) serisi vardır. Persona’nın da bağlı olduğu çatı isim olan Atlus’un yarattığı SMT oyunları 1987’den beri var olmakla birlikte Batı’ya açılmasıyla gelen esas popülerliği 2000’lerin başlarına rastlar. Uzun yıllardır takip ettiğim serinin devam oyunu sanırım Nintendo Switch’in ilk çıkışında duyurulmuştu ve nihayet oynayıp bitirmiş olarak söyleyebilirim ki beklediğimize kesinlikle değmiş. Ama hangi kısmı değmiş neresi olmamış ona geleceğim arkadaşlar.

Bir tanrı yapmak…

İnsanlık zekâsını kullanmaya başladığından bu yana etrafındaki olayları anlamlandırma çabasında oldu hep; bu ister güneşin doğuşu olsun ister bir ağaca düşen yıldırım… Anlayamadığı her şeyin görünmez varlıkların eseri olduğunu düşündü ilkin. Çünkü bilinmezlikten açığa çıkan korku, hayal gücümüzle birleşerek pek çok farklı açıklama yaratabiliyordu. Ve bu açıklamalar insanı rahatlattı, sonra bunların üzerine hikâyeler kurmaya başladık ve doğanın sebep sonuç ilişkilerini gözlemlemeye başlamadan çok çok evvelinde binlerce tanrıyı yaratmıştık bile.

Başlangıçta suya sabuna pek dokunmayan bu tanrılar yerleşik düzene geçmemizle beraber daha fazla hayatlarımıza dokunur oldular; onlara adaklar adayıp kurbanlar kestik, onlar için kan döküp kendimizi feda ettik. Adlarına tapınaklar inşa edip kendi tanrımızın üstünlüğünü kanıtlamak için başkalarının mabetlerini yerle bir ettik. İnanç ve din dediğimiz kavramların bu aşırı kısaltılmış tarihine bakarsak insanın hep merak ettiği o soru yeniden gün yüzüne çıkıyor; “Yani tanrılar gerçekten varlar mı, yoksa hepsi aşırı gelişkin bir kolektif hayal gücünün ürünü müydü?”. Bu soruyu sorduğunuz yere göre yanıt değişir fakat Shin Megami Tensei evreni hakkında konuşacaksak Japonların inanç sistemi Şintoizm’den de bahsetmek gerekir.

Günümüz tek tanrılı dinlerine nazaran Şintoizm daha arkaiktir ve içeriğinde binlerce tanrı ve tanrıçayı barındırır. Ayrıca hemen her nehrin, ormanın, dağın da koruyucu ruhları olduğuna inanılır ki bu ruhların güçleri de korudukları alana göre değişim gösterir. Yani tanrısal bir hiyerarşik düzen mevcuttur da diyebilirim tıpkı Yunan ve Mısır mitlerinde olduğu gibi. Bu temel farklılık Japonların tüm dünyaya bakışını da etkiler ve söz konusu tanrılar olduğunda sanatsal refleksleri daha özgürdür dünyanın diğer tarafındaki akranlarına göre. Zira en yakın örnek olarak benzetebileceğim Pokémon örneğindeki gibi tanrıları yanımıza toplayıp güçlenerek ilerlediğimiz bir oyun SMT V. Ve hani öyle üç beş değil tüm dünyadan irili ufaklı yaklaşık 250 tane ayrı varlığı yanımıza katabiliyoruz.

Oyunda bunlara genel olarak Demon denmiş olsa da Hristiyanlıkla özdeşleşmiş Gabriel (Cebrail), Michael (Mikail), Sandalphon, Metatron gibi melekler de bizim için hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Baştan söyleyeyim oyunda İslam ve Yahudi (eski oyunlarda daha çok vardı bu arada Yahudilik) dinindeki anlatılarda yer alan uhrevi varlıklardan eser yok; olmamalarının sebebini şahsen anlayabiliyorum ama burada anlatmayacağım. Ama Anadolu ve Mezopotamya’da hüküm sürmüş Etrüsk, Eti, Babil, Sümer gibi uygarlıkların mitlerinden karakterler bol bol var onu da belirteyim. Oyunun reklamlarında bile yer alan “Godhood awaits!” yani “Tanrılık bekliyor!” tümcesi bile Japonların olaya bakışının özeti aslında. Diğer ülkelerde böyle bir oyun yapsanız muhtemelen kafirlikle suçlanır, canınız tehlikeye girerdi lakin bu bir oyun olduğu için çok da kafaya takmayıp eğlencenize bakın derim ben.

İnsanlık için küçük tanrılar için büyük bir adım

Mevzumuz Japonya’da bir lise öğrencisinin etrafında şekilleniyor ki ismini sizin verdiğiniz bu arkadaş serinin geleneği olduğu üzere hiç konuşmuyor; sadece aralarda size sorulan bazı sorular oluyor ve onlara verdiğiniz yanıtlara göre de oyunda hangi finali göreceğiniz en başından şekillenmeye başlıyor. Bu öğrenci kardeşimiz bir gün tünelden geçerken oluşan deprem sebebiyle kendisini harabeye dönmüş ve Da’at isimli bir yerde buluyor ki burasının aslında Tokyo olduğunu da anlıyor çok geçmeden. Mekâna düşer düşmez ona yardım elini uzatan bir ruhla birleşip Nahobino isimli yasaklanmış bir varlığa dönüşüyor. İki ayrı zihnin tek bir bedende birleşmiş hali olan bu varlık nasıl gerçek dünyanın bir imgesinde vuku bulduysa kendi var oluşu da kişiliğinin içsel gücünün biçim kazanmış hali gibi aslında. Bu bakış açısı bizi Platon’un dünyanın bir gölgeler diyarı olduğu şeylerin gerçek doğalarının “idealar dünyası” denen başka bir yerde var olduklarını anlatan felsefi düşüncesine götürüyor ister istemez. Japon öğrenci (yani siz) daha güçlü bir varlıkla (Aogami -ki onun da yapay olduğunu öğrenmemiz farklı açılımlar yaratıyor) birleşip içinizdeki ideal sizi yaratıyorsunuz ve bunun ardından da gelen yaşadığınız Tokyo’nun aslının Yaratıcı tarafından yapılmış bir kopyası olduğu bilgisi ve harabeye dönmüş olan bu yerin gerçek Tokyo olması yapımcıların idealar dünyasına ne kadar yakın olduklarını gösteriyor aslında.

Bu pek de kolay hazmedilemeyen bilgilerle donandıktan sonra bir flashback sahnesinde Seher Yıldızı Lucifer’ın Yaratıcı’yı öldürdüğünü ve Hükümranlık Tahtının boşaldığını öğreniyoruz. Bu da bizi hemen her inanışın dâhil olduğu, melekler ve şeytanların kıyasıya mücadele ettiği bir savaşın göbeğine atıyor ister istemez. Zira herkesin taht ve onu ele geçirdiklerinde insanların kaderini şekillendirmek hakkında farklı görüşleri var. İşte bu ortamda başlarda Pixie ve jöle gibi son derece zayıf iblisleri yanımıza katarak başladığımız mücadelede nasıl bir tanrı olacağımızı da seçimlerimiz belirliyor. Oyunda alabileceğimiz dört farklı son var ve hayata, inanca bakış açınız nasılsa ona göre bir yol tutturmak mümkün. Oyunun verdiği bu özgürlük hissi en ince detayına kadar geliştirme şansımızın olduğu iblisler, melekler ve yeri geldiğinde canavarları da dahil edebildiğimiz tam anlamıyla kozmik bir çorba diyebileceğim ekibimizle ilgilenmeyi de her aşamada zevkli kılıyor. Yer yer oyun biraz farming istiyor evet ama hem satın alabileceğiniz DLC’ler hem de oyunun zorluk seviyesini dilediğinizce ayarlayarak bu grind’ı kısaltıp uzatmak yine sizin elinizde. DLC konusunda bir can sıkıntım var ama, ona birazdan değineceğim.

Defansa Ganesha koyup ileri ikilide Lilith ve Thor oynatmak

Oyunun temel işleyişi sürekli seviye atlayıp daha güçlü iblisleri saflarınıza katıp tepeye tırmanmak olduğundan envaiçeşit varlıkla karşılaşıyorsunuz oyun boyunca. Kimini dövüş esnasında ikna ederek yanınıza alıyorsunuz kiminiyse Persona serisinin gediklilerinin de iyi bildiği Füzyon yöntemiyle yaratıyorsunuz. Füzyon iki yaratığı alıp harmanlayarak yeni bir varlık oluşturma işlemi ve oluşan yeni varlık kendine has hareketlerinin yanında önceki iki varlıktan kalma bazı hareketleri de kullanabilir oluyor. Bu arkadaşı kullanmak istediğiniz pozisyona göre (örneğin iyileştirici, tank veya hasar verici) hareketlerini belirliyor ve çuvallamadığınızı umut ederek ekibe katıyorsunuz. Oyunda üst seviye sınırı 99 ve inanın orada bile halen karşınıza yeni yüzler çıkıyor, yapabileceğiniz bir üst varlık beliriyor falan bence müthiş.

Bu füzyon işinin dışında bir de Essence denen yaratıkların kullanabileceğiniz özleri var elinizde. Ana karakterimiz Nahobino dâhil tüm ekibi bu özlerle de besleyip değiştireceksiniz oyun boyunca. Bu özler normal iblislerin yalnızca yeteneklerini değiştirirken bizim defans istatistiklerimizi de belirleyebiliyor. Örneğin karşımıza bardaktan dökülürcesine ateş hasarı veren bir düşman çıktı ve bizim ateşe karşı direncimiz ya hiç yok ya da daha kötüsü ateşe zayıfız. Bu durumda eldeki özlere bakıp ateş defansı olan bir varlıkla karakterinizi ayarlayıp tekrar savaşa girdiğinizde fark edeceksiniz ki ateşi bloklama, emme veya sektirme gücüyle birlikte olayın çehresi de bir anda değişiyor. Oyunun sıra tabanlı savaş sisteminde Press-Turn mekaniği işliyor, yani her sektirdiğiniz, blokladığınız, ıska geçen veya emdiğiniz saldırı için bir inisiyatif sırası kazanıyor veya kaybediyorsunuz çünkü rakipler için de aynısı geçerli. Bu nedenle oyunda tek bir taktiğe ya da ekibe çakılı kalmadan sürekli değişmek gerekiyor ki en uzun süre hayatta kalan politik sistemlerin özünde de kolayca değişebilmeleri yatar.

Hani felsefi bir açıdan bakarsam bir tanrı yalnızca şu ya da bu değil, olan şeylerin bütünü olmalıdır yani İngilizcedeki “Almighty” tanımının karşılığı olan her şeyi bilen ve gören, her yolun içindeki yolu öngören bir oynayış tarzınız olmalı. Yine tam da bu nedenle oyundaki hasar türlerinden en güçlüsü ve kesinlikle hiçbir şeyin karşı duramadığı Almighty hasarınızı güçlendirmeyi de erken safhalarda ciddi olarak düşünmelisiniz. Bu kadar çok çeşitlilik başlangıçta kulağa ürkütücü geliyor ve oyun ilerledikçe cidden zorlayan pek çok boss savaşı da yapacaksınız ama kullarınız (çağırdığınız iblisler) onlara bağlanmanız için değil kanlarını döküp muzaffer olmanız için buradalar. Dolayısıyla daha güçlü bir iblisi elde etmek için “sevdiğiniz” bir diğerini kurban etmekten çekinmeyin. Zira ilahlık zor iş modern zamanlarda.    

Her harabe eskiden bir ev, her ev eskiden bir harabeydi

Modernlik demişken seri nihayet yıllardır yana yakıla beklediğimiz grafik yenilemesini getirmiş. Görsellik her ne kadar bir Final Fantasy ana seri yapımları kadar ihtişamlı olmasa da yandaşlarımızın tasarımları olsun, Unreal motoruyla yaratılmış yığınla göz alıcı görsel efekt olsun görsel olarak beni fazlasıyla doyurdu. Aynı şekilde sıkıcı ve tekrar eden zindan mimarilerinde de kurtulup açık ve büyük bölgelere geçiş yapan oyunun işin içine platformculuğu da katmasıyla dikey olarak ilerleyebildiğimiz bolca alan açılmış.

Genelde harabe şehir ortamlarında gezmekteyiz ama her tarafa bulduğunuza değen pek çok sır saklandığı için keşif gayet zevkli. Eskiden görünmeyen veya görünse bile kim olduğu rastgele belirlenen düşmanları bu sefer geniş alanlarda avlamak veya yanlarından geçip gitmek seri adına büyük bir gelişim. Yılın başlarında oynadığım Bravely Default 2 de aynı sistemi kullanmış ve takdirimi kazanmıştı. Bu Unreal motoru eski usul JRYO’lara resmen Rönesans yaşatıyor desem abartmış olmam sanırım. Açık dünyada koşturmanın en büyük handikabı Nintendo Switch’in özellikle dock modunda bolca FPS düşüşüne ve kamera kontrolünde zorluklara maruz bırakması oyuncuyu. Elde oynarken daha stabil bir deneyim yaşadım öte yandan. Ama yeni bir güncellemeyle kamera açısını genişleteceğini söylemiş Atlus. Hani ben pek de sıkıntı yaşamadım ama forumlarda millet çok gömmüş kamerayı, belirtmeden geçmeyeyim dedim.

Açık dünya haricinde 3 tane de eski oyunları andıran koridorfest zindan var oyunda. Bunlardan ikisi tahammül edilebilir uzunlukta olsa da bir tane lüzumsuz karmaşık ve neredeyse şans eseri ilerlediğimiz zindan var ki düşman başına gerçekten. Orada harcadığım (sinir krizi geçirmemek için sabrettiğim desek daha doğru) yaklaşık 3 saati oyunu oynadığım 70 saatin en kötü 3 saati olarak not etmişim köşeye. Ayrıca hem açık dünya bölümlerinde hem de zindan ve dövüşlerde çalan müzikler kötü olmasa da aşırı tekrar edip öne çıkıyorlar ki bu da bence bir eksi. Hatta oyundan en büyük keyfi kulağımda karma Iron Maiden listemle dışarda bir kafede oturup oynarken aldığımı da belirtmeliyim. Bu sayede hem grind daha çekilir oldu hem de Number of the Beast’ın “Six! Six, six!” nakaratı esnasında rakibe 666 hasar vurma tesadüfünün keyfini yaşadım. Hani oyun kolay değil, sizden çaba ve sabır bekliyor ama bu sabır kısmını güzelleştirmek de her zaman elinizde. Nahobino’nun Naruto gibi kolları arkasında koşması ve havada dalgalanan saçlarını izlemesi oldukça zevkli ve açıkçası arkaya hangi müziği açarsanız açın oyunun kendi müziklerinden daha çok çalışabilir. Ara sahnelerin de önceki oyunlara göre daha etkileyici kurgulanıp görselleştirildiğini de eklemem lazım. İngilizce seslendirmeler de bedava DLC olarak indirilebilen Japonca seslendirmenin altında kalmamış neyse ki. Teknik olarak ortalamanın üstünde olan bu manzara oynanış çeşitliliği ve sıkı sıkıya örülmüş mekaniklerle güzel paslaşıyor. Oynadığım 70 saatin bahsettiğim kısmı haricinde zerre sıkılmadım ve bu cidden büyük bir başarı demek.

Ulan Atlus, yapılır mı bu be!

Yalnız beni rahatsız eden şöyle bir durum var ki, artık bu Atlus’un da paragöz firmalar arasına anlı şanlı bir giriş yaptığını da müjdeliyor(!) bizlere. Oyunun iki tane çok önemli DLC paketi var. Üçüncüsü farming’i kolaylaştırdığı ve çok elzem olmadığı için onu geçiyorum ama bu bahsettiğim ikisinde cidden oyunu oynama tarzınızı değiştirebilecek Demon’lar mevcut. Özellikle Return of the True Demon görevi hem normalde oyunda olmayan bolca faydalı yandaşa sahip hem de oyunun hep arkadan arkadan gelen SMT III: Nocturne bağlantısını direkt olarak kullanıyor. Buradan çıkan arkadaşlardan özellikle Trumpeter’ın hem kendisi hem Essence’ı inanılmaz faydalı ve oyunda fark yaratabilecek bir unsur. Görevin son boss’u da oyundaki iki superboss’tan birisi zaten ve yenebilirseniz onu da yanınıza katma şansınız var ama uzun bir dövüşe hazırlıklı olun.

Diğer DLC’deyse 3 tane güçlü düşmanı yenip yanımıza katıyoruz; bunlar sırasıyla Artemis, Cleopatra ve Mephisto. Üçünün de savaş animasyonları olsun, özel hareketleri olsun epey özenilmiş. Artemis oyunun başlarında etkiliyken daha sonraları geliştirmeye pek gerek görmedim açıkçası. Mephisto da 76. levelda çıktığında o esnada daha güçlü arkadaşlar olmasından sebeple çok parlama fırsatı bulamadı. Ama Cleopatra özellikle Frollic isimli ona özel hareketiyle düşmanları sersefil etmeyi başardı her seferinde. 40. seviyede açılan Cleopatra’yı eğer 99. levela kadar geliştirirseniz bu Frollic hareketinin oyunun superboss’larına bile etki ettiğini, savaşın gidişatını ciddi biçimde etkilediğini görünce dedim ki Atlus sen ne yaptın?! Bu kadar önemli bir yancıyı nasıl ödeme duvarının arkasına koydun? Cidden ayıp yahu. Yani okey, Cleopatra olmasaydı da oyunu bitirebilirdim ama kesinlikle daha zorlanırdım. Bunun bir benzerini Tales of Arise’ın marketteki fiyatları düşüren ve yanımızda 10’dan fazla adet eşya taşımamızı sağlayan DLC’sinde görmüştüm. JRYO’ların batı oyunlarındaki bu ucuz numaraları kullanmaları açıkçası canımı çok sıkıyor son dönemde ve bu mevzu sürüp gidecek anlaşılan ileride de. Tatsız!

Tanrı olmak zor iş

Bu bahsettiğim sıkıntılar dışında oyun beklediğimi aldığım, doyurucu ve zorlayıcı bir deneyimdi. Her ne kadar yan karakterler biraz fazla kartonet olsa da öykünün iyi ayarlanmış gidişatı içinde görevlerini yeterince yaptılar ve aralardaki sürprizleri de gayet sevdim. Bir Persona 5 Royal hacminde olmasa da oyuncuyu sıkmadan ve bolca yenilik de ekleyerek gelen Shin Megami Tensei V hem serinin hayranları hem de JRYO sevenler için yılın son güzelliği olarak karşımızda duruyor ve Persona 6 gelesiye kadar da elimizdeki muhtemelen yegâne iblis füzyonlama simülatörü olacak. O yüzden kıymetini bilelim. Lakin döviz kurları uçuşa geçtiği için oyunu hemen koşa koşa alın diyemiyorum ne yazık ki ama indirime girdiğinde kesinlikle kaçırmayın zira işin ucunda yeni dünya düzenini keyfinize göre kurma şansı var.

SON KARAR

Oyun sizin gelişim ve güçlenişinizi epik bir tanrılar savaşı etrafında kurgularken arada kalan insancıkların yaptıkları zorlu seçimleri de her aşama gösterebiliyor. Katıksız ve zorlu bir JRYO deneyimi için başka adrese bakmayın.

Shin Megami Tensei V
Çok İyi
8.5
Artılar
  • Yeni açık bölge tasarımları gerçekten çok iyi
  • Unreal motoru görsel olarak seriye çağ atlatmış
  • Çeşitlilik olağanüstü
  • Karakterinizi en ince detayına kadar geliştirebilme imkânı
  • Yeni özel hareket animasyonları harika olmuş
  • Yancılarınızın da karakterleri bu sefer daha belirgin
  • Son derece ince düşünüp hamle yapmanız gereken sağlam boss savaşları
  • 4 farklı son olması
  • Akıcı hikâye sunumu ve başarılı sinematikler
  • Pratikleştirilmiş füzyon ekranları
  • Yapılan büyülerin gücünü hissettiren ses efektleri
  • Daha derli toplu bir ara yüz


Eksiler
  • Tek bir zandan var ki oyunda cidden hayatınızı zindan edecek
  • Müzikler çok tekrar ediyor ve bazen rahatsız edici
  • Önemli bir kısım iblisin DLC ardına saklanması
  • İnsan karakterler biraz yavan kalmış
YORUMLAR
Parolamı Unuttum