Hyperion;
Dune tahtının en büyük eşlikçisi, en büyük ortakçısı.
Hyperion;
Temelini çağımızın korkularından, inançlarından ve kültüründen alan insanlığın geleceği.
Hyperion;
1 hegemonya, 1 evrensel tehdit, 1 köleleşmiş evren, 1 özgürleşmiş yapay zeka, 1 ehlileştirilemeyen gezegen, 1 yaşayan tanrı ve 1 çağrı..
Yaşayan tanrının ibadetine çağrı, seçilmişlerin haccına çağrı.
Hyperion;
7 seçilmişin hac yolculuğu ve bu yolculukta paylaştıkları, kişiliklerine göre dizayn edilmiş hikayeleri;
Din adamı ve din adamının anlayışlı, sakin ve dingin yapısıyla evrenin dinsel temellerinin anlatıldığı bir inanç hikayesi,
Asker ve askerin hiddet dolu yapısıyla evrenin savaş teknolojilerinin ve felsefelerinin anlatıldığı bir savaş hikayesi,
Şair ve şairin, sözcüklerin kıvrak doğasını enstrümana dönüştürüp egzotik ritimler çıkartan yapısıyla evrenin entelektüel çehresinin anlatıldığı bir yaratım hikayesi,
Akademisyen ve akademisyenin meraklı, detaylı ve planlı yapısıyla zamansızlığın anlatıldığı bir zaman borcu hikayesi,
Dedektif ve dedektifin analitik, iz süren, gözlemleyen ve değerlendiren yapısıyla insanlığın müttefiklerinin anlatıldığı bir cinayet hikayesi,
Tarikatçı ve tarikatçının sarsılmaz ve dogmatik yapısıyla evrenin siyasi ve felsefik doğasının anlatıldığı fantastik kurgudan fırlama bir bilimkurgu hikayesi,
Yönetici ve yöneticinin tecrübeli, bilgi, ihtiyatlı ve karar odaklı yapısıyla evrenin sömürgeleştirilmesinin anlatıldığı bir aşk hikayesi,
İşte 7 hacı… işte 7 güç yüzüğü… Ve onlara boyun eğdiren, onları karanlıkta birbirine bağlayan tek yüzük: Hyperion’un dehşetengiz Tanrısı Shrike!
Bilimkurgunun görkemli tahtında oturan Dune’u sallayan Dan Simmons’ın Hyperion’unun omurgası işte bu şekilde dostlarım. Yalnız unutmayın, bu sadece omurga. Simmons bu omurgayı kullanarak edebiyat sanatının en güzel köşelerinde dolaşan kalemiyle zihinin ulaşabileceği sınırsızlığı hayal gücüyle yoğurarak bizlere mükemmel organizmayı sunuyor. Evrenin her yanına yayılmış insanlık hegemonyası içerisinden çekip çıkardığı hikayeleriyle hem karakterlerimizi, hem evreni, hem Hyperion’un akıl almaz gizemlerini, hem de Shrike’ın dehşetlerini gösteriyor, 7 ayrı şaheser ile tek bir mükemmeliyetin çerçevesini oluşturuyor.
Yalnız ufak bir farkla. Sizi kandırdığım bir farkla. Simons aslında 7 hikaye anlatmıyor, hacılarından bir tanesinin hikayesini atlıyor. Peki sizce hangisi? Bulabildiniz mi? Hayır mı? O halde gelin sizinle Katil Kim? oynayalım.
İlk hikayemiz gizemli gezegen Hyperion’da geçiyor. Bu ilk kısımda yazar bize fantastik dünyaların o büyülü yapısını Hyperion gezegenin doğal yapısıyla anlatarak bilimkurgu ile de fantastik kurgudaki görsel şölenlerin sunulabileceğini gösteriyor. Yanan ormanlar, devasa şelaleler,Tesla ağaçları, meteor yağmurları, Hyperion yıldızının gezen üzerinde yarattığı ışık kırınımları… Simmons atmosfer konusunda resmen parmak ısırttırıyor, şov yapıyor ve bu şovun tam ortasına; bir din adamının önce dine, sonra dinsizliğe ve sonra yeniden dine döndüğü, evreninin dinsel sorgulamalarıyla bezeli Resident Evil’dan fırlama bir hikaye koyuyor. Hikaye tıpkı T-virüsü gibi ilerleyip benliğimizi ele geçiriyor ve bizi kendi şekline ait kılıyor.
İkinci hikayemiz savaş ve aşk. Ya da aşk yapmak ve savaş. Zira aşk için bilgi alışverişi gerekir ve bunun için hiç yoksa bir iki kelime şarttır. Ama aşk yapmak için… Öhm… Öhm.. Savaş, evet.. Ama söz konusu edebiyat sanatı ustası Simmons. O yüzden hikayemiz basit bir savaştan ziyade savaşın bu evrendeki evrimi ve evrenin en büyük tehdidi üzerine. Asker karakteriyle kılıçlardan uzun yaylarla, barutlu silahlara ve uzay çağının ışınlı ölüm makinelerine doğru savaşın evrimini ve felsefesini anlatan Simmons, bu sırada evrenimizin düşmanı Atılmışlar ile de bizi tanıştırıveriyor. Dead Space evrenindeymişiz gibi hissettiren bu tanışma ile bir yandan Atılmışlar’ın gizemini ve kudretini keşfederken bir yandan da asker dostumuzun çaresizlik içindeki mücadelesi ile hop oturup hop kalkıyoruz. Tam her şey bitip ortalık sakinleşmişken büyük finalin Doctor Who ile gelmesiyle bu kez kalkamıyoruz.
Üçüncü hikayemiz Söz ile başlıyor. Sözlerin gerçekleri veya gerçek olan sözler ile. Bu hikaye ile Simmons bize kelimelerle olan olağanüstü ilişkisini gösteriyor. Her kelimeyle, her cümleyle, her betimlemeyle adeta edebiyata ilanı aşk ediyor. Ve bu aşk cevapsız kalmıyor. Herkese ait sandığımız kelimeler asıl sahibinin gelmesiyle hayatının en güzel gününü yaşayan sevgiliye dönüyor ve bize edebiyatın balayının nasıl olduğunu gösteriyor. Söz ile başlayan bu aşk ve Yaratım elbette ki yine Söz ile bitiyor.
Dördüncü hikayemiz akademisyene aittir ve onun da belirttiği gibi akademisyenlik sıkıcıdır. Ama unutulmamalıdır ki Indiana Jones da akademisyendir ve Hyperion tam da Indiana Jones kaleminde bir gezegendedir. Simmons da hikayesine ahitten artefakta, gizemden komploya koşacağımız şekilde başlar ama bir anda yönününü değiştirerek bize İlk Elli Öpücük ile Benjamin Button’ın tuhaf birlikteliğini sunar. Şaşkınlığın benliğimizi ele geçirmesini beklerken hikayenin gerdiği başka bir duygu, hüzün, tüm duyularımızın kapanmasına neden olur.
Beşinci hikaye ile Cyberpunk 2077’ye geçiş yapıyor ve kendine ait planları olan yapay zekalarla dolu bir cinayet soruşturmasında dedektif karakterimize katılıyoruz. Ancak bu hikayede maktul hala sağ. Ve hayır, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz gibi değil, kendi usulünce, kendi mantık çerçevesinde. Kovalamaca, dövüşme, koşuşturmaca, silahlı çatışma ve ağ gezginlerinin cyber çılgınlıkları eşliğinde devam eden soruşturmamız yapay zekanın nihai planın açığa çıkmasıyla Asimov’un Vakıf serisine göz kırpar ve kapanır. Aklımız ise o repliğe açılır: “Tanrı insanı yarattı. İnsan Cylon'u yarattı. Cylon isyan etti. Tüm bunlar daha önce de yaşandı ve tüm bunlar tekrar yaşanacak."
Altıncı hikaye ile Dune’un seyrüsefercilerine konuk oluruz. Hyperion evreninde Ağacın Gerçek Sesi tarikatı olarak geçen bu seyrüseferciler canlı Erg’ler ile kurdukları ilişki sayesinde devasa canlı Ağaç Gemileri ile evreni köleleştiren tohumları atar ve Hegemonya’ya büyük destek olurlar. Simmons bu hikayede bilimkurgunun uçlarında gezinerek bizlere tıpkı yüzyıllar önce ekilen tohumların devasa ağaçları gibi dallanan, sonunda ise yaşayan tanrıdan bile büyük bir gücün açığa çıktığı büyülü bir macera sunar. Hikaye tamamlandığında dördüncü hikayede beklediğimiz şaşkınlık yakamıza burada yapışır.
Yedinci ve son hikayemiz bir aşk hikayesinden beklediğimiz gibi keder doludur. Ne? Yoksa mutluluk mu bekliyordunuz? Lütfen… tüm aşklar keder doludur. Mutluluk sadece o kederin olması için var olan kısacık anlar bütünüdür. Tıpkı ışık gibi. Işık karanlığın karşıtı değildir, etrafını saran karanlığın içinde var olabilmektir. O yüzden değerlidir, o yüzden imkansız hissettirir. Işık aşktır, etrafını saran karanlık ise keder. Peki hangisini yapmak gerekir; etrafı saran hiçbir özelliği olmayan karanlığa mı sarılmak, yoksa o karanlığı aydınlatan imkansızlığa mı tutunmak?
Ve eğer o imkansıza tutunduysanız onun için imkansız bir isyan başlatılır mıydınız? Belki mi? Ama var olmanın imkansızlığı düşünüldüğünde belki de imkansız diye bir şey yoktur. O halde? O halde son hikayemizde isyan ateşi alev alsın ve kaosun hükmünde saklanan tüm gerçekler ortaya dökülsün! Yaşayan Tanrı Shrike’ın dehşeti Hyperion’dan yıldızlara yayılsın ve Hyperion ile süpernova olan evrendeki dehşet Hyperion’un Düşüşü ile doruğa ulaşsın!
Ama düşüşten önce Katil Kim?
Editörün Notu: Dune’u tahtında yeterince yalnız bıraktık, artık değişiklik zamanı. Artık Hyperion zamanı!
Not: 5 / 5



















