Dark Souls 3: The Ringed City - İnceleme

Eşsiz serinin, mükemmel sonu

The Ringed City’i bitirdikten sonra yaklaşık 10 dakika boyunca monitöre kilitli kaldım. Elbette daha baştan beri bunun Dark Souls dünyasındaki son yolculuğumuz olduğunu biliyordum ama bu sonu bizzat yaşamak çok farklı bir duyguydu. Yine de sevinerek söylüyorum ki The Ringed City, Ashes of Ariandel’in yaşattığı büyük hayal kırıklığının ardından Dark Souls efsanesine son derece uygun, saygı duruşu niteliğinde bir son olmuş. Eline, aklına sağlık Miyazaki üstad.

Ashes of Ariandel’e dair en büyük eleştirim ana hikayeden kopuk, anlamsız bir içeriğe sahip olması ve Dark Souls lore’una pek bir şey katmamasıydı. The Ringed City ise belki de serinin en önemli bölgelerinden biri, çünkü tüm Dark Souls temasının merkezinde yer alan İnsanlığın Karanlık Ruhu burada başrol oynuyor. Bugüne kadar gördüğümüz tüm dünyaların; Lothric’in, Lordran’ın, Drangleic’in içinde bulunduğu durumun baş sorumlusu işte burası. Bu evrende Firekeeper’lar, Bonfire’lar ne kadar önemliyse Ringed City de o kadar önemli. Her şeye nokta koyacağımız yer burası. İşte The Ringed City DLC’si size bu hissi oyunun her dakikasında vermeyi başarıyor, attığınız her adımda gerçek bir amaca yaklaşmakta olduğunuzu hissettiriyor ki bu gerçekten önemli bir başarı.

Orada bir şehir var uzakta, o şehir bizim şehrimizdir

Zor deyip pes etme, git gud

Ringed City’yi içerik kalitesi olarak Artorias of the Abyss ile aynı kefeye koyuyorum ama iş sunduğu zorluk seviyesine gelince şunu rahatla söyleyebilirim ki bu rakipsiz bir DLC. Ben özellikle Dark Souls 2’nin bazı DLC’lerinin zorluk seviyesinin gayet yüksek olduğunu düşünmüşümdür. Sadece Sinh ve Fume Knight gibi boss’lardan bahsetmiyorum, Brume Tower gibi alanların ve düşmanların tasarımları da gayet zorlayıcıydı. The Ringed City tüm bu zorlukları almış, ikiyle çarpmış ve önünüze koymuş gibi duruyor.

Karanlık ruhun peşine düşersen, aynı karanlık seni yutar

Bir kere işin içinde sadece karşınıza çıkan düşmanların tasarımsal zorlukları yok, benim en sevdiğim tür olan çevresel zorluklar da var. Örneğin Angel isminde, adından da anlaşılacağı üzere melek benzeri bir yaratık var. Bu yaratık kendisine saldırarak öldürseniz de tekrar doğuyor, kalıcı olarak öldürmenin yolu bağlı olduğu pilgrimi öldürmek ki onu bulmanız genellikle mümkün olmuyor. Peki bu yaratığın ne zorluğu var? Sizi gördüğü anda üzerinize ışın bombardımanı yolluyor. Ne kadar uzun süre göz önünde kalırsanız yolladığı ışınların sayısı, menzili ve hızı da artıyor ve kısa süre içinde kendinizi sırtınıza yirmi ışın yemiş bir ceset halinde buluyorsunuz. Dolayısıyla saklanmak, size bakmadığı zamanlarda koşmak zorundasınız. Buna bir de Angel ile mücadele ederken başka düşmanlarla da savaşmak zorunda olduğunuz anları eklersek iş iyice çılgın bir hal alıyor. Ve şöyle söyleyeyim, Angel bu çevresel düşmanlar arasında kolay olanlardan biri. Ringed City haritasına geldiğinizde ortaya çıkan hayalet okçu birliği var mesela. Adı üstünde, hayalet, yani saldırabileceğiniz bir düşman değil. Onlardan kurtulmanın tek yolu kendilerini düzenli aralıklarla dirilten Judicator’ı öldürmek, ama ona ulaşana kadar o kadar çok kez ölüyorsunuz ki iş bir noktadan sonra cinnet haline dönüşüyor. En sevdiğimden.

Darksign’ın kendine has bir çekiciliği var bence

Aslında beni bıraksanız yeni düşman tasarımları hakkında bolca konuşabilirim. Öyle çok fazla tür yeni düşman görmüyoruz belki ama içi boş şişman bir zırh gibi görünen Harald Legion Knight’lardan zırhlarında Darksign sembolünü taşıyan Ringed Knight’lara kadar hepsi de çok iyi tasarlanmış ve hiçbiri de kolay lokma değil. Ringed City gerçek anlamda bir “oyun sonu” sunuyor, buraya öyle düşük levelli bir karakterle gelip de başarılı olacağınızı düşünmeyin. Ben başlarda NG+4’teki 230. level karakterimin bu içerik için fazla olduğunu, nispeten kolayca ilerleyebileceğimi düşünmüştüm. Bu fikrim iki üç düşmanda bir “You Died” ekranını görmemle değişti, Dark Souls’un şakaya gelmeyeceğini unutmuşum. Tabi Ashes of Ariandel o kadar kolay olunca bu yeni düşmanları da biraz hafife almış olabilirim.

Tabi ki öldüm, araya aldı acımasızlar

The Ringed City, Dark Souls’a dair sevdiğim ne varsa hepsini bir paketin içine sıkıştırmayı ve yine süper atıflar yapmayı başarmış. İlk bossu öldürdükten sonra etrafa dikkatlice bakarsak aslında Dark Souls 1’deki Firelink Shrine ile aynı yerde olduğumuzu görüyoruz mesela, Frampt’ın çukuru bile var. Devasa bataklık/göl haritasını detaylıca keşfe çıkarsak Dark Souls 3’teki bosslardan biri olan Dragonslayer Armour’ın mini versiyonu Iron Dragonslayer ile karşılaşıyor ve öldürünce tüm zırhını alıyoruz. Hani Dark Souls oyunlarında komik sayılabilecek bir şey vardır, oyuncular bazı uçurumların dibine “aşağı atla” diyen bir not bırakır; siz de belki gizli bir şey vardır diye atlar ve ölürsünüz. Burada ise size aşağı atlamanızı gösteren fantomlar var, gerçekten de bazı yerlerde ilerlemenin tek yolu kendinizi ‘kesin ölürüm’ diyeceğiniz yerlerden aşağı bırakmak. Mesela harika bir gizli boss var, normal biçimde ilerlerseniz bulmanız belki de mümkün olmayacak. Mesela girdiğiniz gizli bir odada Frampt ve Kaathe heykelcikleriyle karşılaşıyorsunuz. Çok güzel bir bulmaca var, Lapp isimli NPC’nin sürekli bahsettiği anıtı bulmanın tek yolu bu bulmacayı çözmek. Ve Lapp var tabi ki; gerçek kimliğini öğrendiğinizde çok şaşıracağınız, “bunu tahmin etmeliydim” diyeceğiniz.

Senin suratına ne olmuş öyle?


Ringed City’nin önemli bir yanı daha var, bahsetmezsem olmaz. Dark Souls 2’nin üçlemenin hikayesel bir parçası olmadığı iddiası bu DLC’yle birlikte yerle bir olmuş oldu. Bildiğiniz gibi ikinci oyunun başında Miyazaki yoktu ve Dark Souls 3 de 2’yi bir bakıma görmezden geliyordu. Yani Dark Souls 2’nin geçtiği topraklar, karakterler, meydana gelen olaylar başka bir tarihin, başka bir hikayenin parçalarıydı. Ringed City’de ise Miyazaki, Dark Souls 2’yi bir bakıma bağrına basmış diyebiliriz. Bunu Dreg Heap’ten çıkıp Earthen Peak Ruins’e girdiğimiz an anlıyoruz, çünkü Earthen Peak ikinci oyuna özgü bir bölümdü. Ayrıca yine bu DLC’de bulduğumuz Desert Pyromancer Set oyuncuların en çok istediği setlerden biriydi ve bu seti de 2. oyundaki Desert Sorceress’lar giyiyordu. Zaten setin açıklamasında da Earthen Peak’e ayrı bir atıf yapılmış. Böylece artık Drangleic topraklarının Lordran ile Lothric arasında var olduğuna ve unutulmadığına eminiz. İlk iki oyunun lore'u ile ilgili lafı fazla da uzatmayayım ve daha önce kaçırdıysanız sizi hemen Dark Souls Günlükleri serimize alayım.

Ah Filianore, kendimi kilisene bağışlıyorum

Ashes of Ariandel’in tek tip görsellerinden sonra Ringed City görsel anlamda da bir şölen sunuyor. Daha Dreg Heap’e attığınız ilk adımda Escher tablolarından ya da daha güncel bir örnek verecek olursam Dr. Strange filminden fırlamış bir görüntüyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Perspektife meydan okuyan binalar, aşağı düşerek yan camından içeri girdiğiniz kuleler, tepe takla olmuş mimari motifler cidden bir görsel şölen. Dark Souls ayrıca yine her zamanki gibi çevresel hikaye anlatımının en güzel örneklerini de sunuyor: örneğin Iron Dragonslayer ile karşılaştığımız yerdeki çok sayıda Harald Knight cesedini görünce orada neler olmuş olduğuna dair kafanızda birşeyler beliriveriyor. Renk paleti ve oyunun bazı bölgeleri göze çok tanıdık gelse de detaylara dikkat ettiğinizde üzerlerinde ne kadar çok uğraşıldığını görebiliyorsunuz. Hele ki Church of Filianore’a giden kırmızı çiçekli yollar, o kilisenin ihtişamlı mimarisi falan gerçekten de alıp masaüstü resmi yapılacak kalitede görüntüler sunuyor. Filianore demişken… Ringed City'nin çıkış fragmanı haberinde “sanırım yeni favorim sonsuz bir uykuya yatmış Filianore olacak” demiştim, ama bu karşılaşmanın belki de serinin en hüzünlü anını bana yaşatacağından habersizdim. Benim tüylerimi diken diken eden bu anı bakalım siz nasıl karşılayacaksınız?

Gwyn, en küçük kızı Filianore’a zorlu bir görev vermiş

Elbette bir Dark Souls oyununun belki de en önemli yanı bosslar ve The Ringed City yeni bosslarıyla eskilere selam göndermeyi de unutmuyor. İlk boss bizi aynı anda iki yaratığın karşısına çıkararak bir Ornstein ve Smough hissi yaratmaya çalışırken, bir diğeri inanılmaz zeki biçimde oyunun PvP yanını tek kişilik hikayeye entegre ediyor. Hatırlamazsınız belki ama daha ilk Demon’s Souls’ta bu dövüşe benzer Old Monk isminde bir boss vardı. Yine Dark Souls 2’deki Looking Glass Knight benzer bir mekanik kullanmıştı ama bu seferki sizi çok şaşırtacak. Hatta kim bilir, belki siz de bir boss olacaksınız *kıps*. Ama bence DLC’nin asıl bombaları gizli boss olan ejderha Darkeater Midir ve bizi Ashes of Ariandel’de karşılayan ilk kişiyken şimdilerde Dark Soul peşinde Cüce Lordları yemekle meşgul olan Slave Knight Gael. Ben ki Sinh, Slumbering Dragon’dan daha zor bir ejderha ile karşılaşamayız artık diye düşünüyordum, Midir tüm fikrimi değiştirdi. Son boss olan Gael ise bambaşka bir mevzu. Bugüne kadar karşılaştıklarımız arasında en agresif ve en seri saldırılar yapan boss’lardan biri ve serinin kapanışı yine enfes bir müzik eşliğinde, kalbimiz küt küt ata ata yaptığımız bu savaşla yapıyoruz.

İmkan olsa evde Ringed Knight gibi gezerim

Yine fragmanlardan beri en çok dikkatimi çeken şeylerin başında gelen yeni silahlar da oyuna gerçekten hoş bir değişiklik getirmiş. Özellikle Ringed Knight’ların alevle yakabildiğimiz silahları ile düşmanlara dalmak çok keyifli. Hele Filianore’a doğru giderken karşınıza çıkan son şövalyeden düşen ikili Greatsword kendinizi yenilmez gibi hissetmenizi sağlıyor. Ayrıca oyuna yine çoğu dikkatle her yeri araştırmanızı gerektirecek şekilde çok sayıda yeni +3 yüzük de eklenmiş. Böylece diğer DLC’nin aksine topladığınız eşyalar sayesinde daha da güçlendiğinizi hissedebiliyorsunuz.

Darkeater Midir birazdan beni de yiyecek

Toplamda 450 saat vaktimi gömdüğüm bir serinin artık bitmiş olması beni gerçekten üzüyor aslında. Yine de The Ringed City’de geçen 10 saatimi düşündüğümde “işte gerçek Dark Souls bu” diyebiliyorsam bu DLC olmuştur arkadaş. Yeni bonfire’lar yakmayı, bir başka oyuncunun oyununa çağrıldığımda ilk iş olarak Sun Bro hareketi yapmayı, bir boss’ta onuncu kez öldüğümde sinirle bilgisayar başından kalkmayı çok özleyeceğim. Ve geri dönüp bu unutulmaz yolculuğa baktığımda The Ringed City’nin de bu hikayede önemli bir yer kapladığını görüp gülümseyeceğim. Sanırım en önemlisi de bu.

Artılar:

  • Yeni boss’lar birbirinden başarılı.
  • Bence tatmin edici bir son olmuş.
  • Görsel açıdan tam bir göz ziyafeti sunuyor.
  • Yeni düşman tipleri son derece orijinal.
  • Bulduğumuz eşyalar güçlendiğimizi hissettiriyor.
  • Önceki oyunlara yapılan atıflar ve cevaplanan sorular çok güzel.

Eksiler:

  • Devamının gelmeyeceğini bilmek çok kötü.
  • Lineer ilerleyiş keşif heyecanını biraz azaltıyor.
NOT: 9.5

Son Karar: Dark Souls serisi The Ringed City ile olabilecek en güzel şekilde sonlanıyor. Bundan azıyla karşılaşmış olsam serinin büyük bir hayranı olarak çok üzülürdüm. Verdiğiniz parayı son kuruşuna kadar hak edeceğine emin olabilirsiniz.

Oyunu, Türk Telekom faturanıza 12 ay taksit ile, Playstore'dan satın alabilirsiniz.

Başa dön
YORUMLAR
Parolamı Unuttum