Sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte oluşan bir kültür var ve ben bu kültürden nefret ediyorum. “Nedir bu kültür?” diye sorarsanız nefret kültürü efendim. Eskiden insanlar, bir oyun kendilerine göre olmadığı zaman “Yok abi oynamadım ya, benlik oyun değil.” diyebiliyordu. Geldiğimiz noktadaki etkileşim bağımlılığı öyle bir çıtaya geldi ki, herkes popüler bir şeyin arkasından koşuyor. Fakat sıkıntı olan kısım bu koşuyu bilinçsizce yapıyor olmaları. Eğer olumlu söylemler varsa, olumlamaya devam ediyorlar. Olumsuzsa ona göre devam ediyorlar. Ama kimse kendi fikrini belirtmiyor.
Highguard duyurulduğundan beri de böyle bir durum var. Hani evet, oyunun duyuru şekli gerçekten olabilecek en kötü şekilde yapıldı. Hatta ben de “TGA 2025” dosyasında bu konuya değinmiş ve ağır da konuşmuştum. Fakat benim o yazıda laf söylediğim kısım oyundan ziyade, Geoff Keighley’in oyunu duyurma şeklineydi. Çünkü senenin en büyük oyun etkinliğinin finalini böyle bir oyunla kapatırsa, o lafı yersin. Bundan kaçış yok. Duyuru şeklinin en çok zarar verdiği şeyinse Highguard olduğunu zaten yazının gidişatından tahmin etmişsinizdir.
Tabii tek suçlu burada Geoff değil. Geliştirici ekip olan Wildlight Entertainment, TGA’da yapılan duyurudan sonra tam bir sessizliğe gömüldü. Ne bir gönderi, ne bir fragman ne de herhangi bir şey paylaştılar. Sadece son birkaç gün kala “İŞTEEEE ŞU KADAR GÜN KALDI!” gibi paylaşımlar yaptılar. Aynı esnadaysa Geoff çok daha fazla reklam kampanyası yapıyordu... Tabii onun tek isteği haklı çıktığının söylenmesiydi, o ayrı bir konu. Fakat yapımcı ekip bu oyun hakkındaki sessizliğini çıkış gününe kadar sürdürdü. Oyunun çıktığı saniyeyse bir “Showcase” yaptılar. Yok yanlış yazmadım, bayağı bayağı oyun çıktığı gün yaptılar.
İşte oyunun ilk duyurusuyla başlayan bu yanlışlar silsilesi, çıkış gününe kadar da devam etti. Bundan dolayı da Highguard, insanlar arasında dalga konusu oldu. Bu beni aslında biraz üzüyor. Çünkü oyunun arkasındaki ekibe baktığımız zaman gördüğümüz, Titanfall ve Apex Legends’ı yapan kişiler oluyor. Normal koşullarda sadece bu bile insanları heyecandan titretecekken, geldiğimiz nokta ortada...
Steam üzerindeki birçok kişi sırf Geoff nefretinden dolayı ve TGA’da son duyuru olduğundan dolayı “olumsuz” yorum bastı. Oynama sürelerine baktığımız zaman bunların birçoğunun 0.1 saat, 0.2 saat falan olduğunu görmeniz mümkün. İşte benim nefret ettiğim “nefret kültürü” tam olarak bu. İnsanların günlük hayattaki acılarını yanlış şekilde, yanlış kişilerden, başkalarının fikirlerine göre çıkarıyor olması.
Anlattığım bütün bu dramalardan dolayı da neredeyse kimse oyun hakkında konuşmuyor. Varsa yoksa kötülemeler, laf atmalar, dalga konusu yapmalar... Ben oyunlar hakkında konuşulmasını çok özledim. Sanki artık kimse oyunları konuşmayı sevmiyor. Varsa yoksa sosyal medya üzerinden etkileşim kasma çabasındalar. İster istemez bu bizleri de etkiliyor. Baksanıza, yazının ilk sayfasının neredeyse tamamı bunları anlatmakla geçti. O yüzden daha fazla dramaya boğulmaya gerek yok. Gelin biraz da Highguard’ın kendisi hakkında konuşmaya başlayalım.
Nedir bu Highguard?
Dürüst olmak gerekirse yazının en zor kısmı burası aslında. Çünkü Highguard, çok fazla unsuru bir araya getirmiş bir melez. Bu oyun aynı anda bir yağmalama, Battle Royale, MOBA, bayrak kapmaca, üs savunmaca, bomba imha etme ve kurma... ÇOK YANİ ÇOK! Aslında bunu kafanıza oturtmak için direkt olarak bir maçı anlatmam daha iyi olur gibi.
Öncelikle birbirinden farklı özelliklere sahip 8 karakterden birini, kendi oyun tarzınıza göre seçiyorsunuz. Sonrasındaysa nasıl bir üssü savunmak istediğinizi oyluyorsunuz. Bu maç öncesi işlemler bitince de maça başlıyorsunuz. Burada ilk olarak fark edeceğiniz şey, üssünüzde bulunan A, B ve çekirdek simgeleri olacak. Zaten oyunun da asıl amacı bunları savunmak ve düşmanınkileri yok etmek. Çekirdeğin diğer iki bölgeye göre şöyle bir farkı var: Üssün canı kaç olursa olsun, patladığı an maçı bitiriyor. O yüzden göz bebeğiniz gibi bakmanız lazım. Öbür türlü hem A’yı hem de B’yi patlatmaları gerekiyor.
Tabii elinizde bu noktalar var ama dümdüz silahla savunmuyorsunuz. Binaların içinde olan bu noktaları savunmak için duvarları güçlendiriyorsunuz. Maç başında her oyuncu için “5” adet güçlendirme hakkı (biraz Rainbow Six: Siege’i andırıyor) varken maç içerisinde yapacağınız yağmalarla marketten daha fazla duvar güçlendirme satın alabiliyorsunuz. “Dur dur, ne yağmalaması yahu?” diyenleriniz olduğuna eminim. Hemen soru işaretlerinizi kaldıralım o zaman.
Güçlendirme aşamasından sonra 2 dakikalık bir hazırlık süreci başlıyor. Bu süre içerisinde haritanın her bir noktasında sandık arayıp, daha iyi silahlar ve ekipmanlar bulmaya çalışabilirsiniz. Ya da etraftaki kristalleri kazarak kendinize bütçe yaratabilir ve bir şeyler arama kısmıyla hiç uğraşmadan mağazadan ihtiyacınız olanları satın alabilirsiniz. Burada şöyle bir detay var: Harita içerisinde birden fazla mağaza noktası var ve bunların sattıkları her maç rastgele şekilde dağıtılıyor. Yani bütçeniz olsa dahi istediğiniz silahı alamama şansınız var. Konu haliyle sandıklarda da böyle olsa bile orada da bir sıkıntı var. Sandıkların yerleri her maç aynı oluyor. Bu da ilk maçlarda biraz da olsa keyifli olan keşif kısmını ilerleyen saatlerde tamamen yok ediyor.
İki dakika süren bu aşamadan sonra “Shieldbreaker” kılıcı form almaya başlıyor. Bunun gerçekleştiği noktayı haritadan görebiliyorsunuz. Sizin ve rakibinizin üssüne aynı uzaklıkta olan ortadaki üç bölgeden birinde oluşmaya başlıyor. Bu işlemse 1 dakika sürüyor. Yani eğer istediğiniz ekipmanları toplayabildiyseniz, bölgeye gitmek için fazlasıyla yeterli bir süre. Ki zaten erkenden gitmeniz, gelecek düşmanlara pusu kurabilmek için gerçekten elzem. Yani aslında bu kısım bayrak kapmaca dediğim yer oluyor. Çünkü kılıç oluştuktan sonra, kapan taraf, karşı üsse doğru kaçırmaya çalışıyor.
Sevgili okur istersen biraz nefes al. Çünkü kulağa çok karmaşık gelen bu kısımlar, bir bilemediniz iki maç sonrasında kafanızda birleşiyor. Ondan dolayı tedirgin olmanıza hiç gerek yok. Gerçi yazıyı okuyanlardan kaç kişi oyuna bir şans verecek onu daha çok merak ediyorum... Ama bir şans verin yahu, ne de olsa bedava be! Neyse soluğunuzu topladıysanız maç kısmına devam edelim. Çünkü daha bayra... pardon kılıcı karşı üsse götürdüğünüz zaman yaşanacaklar var.
Rakibin üssünün kalkanını kırdığınız zaman baskın aşaması başlıyor. Burada da tahmin edebileceğiniz üzere rakibin A, B ve çekirdek noktalarını patlatmaya çalışıyorsunuz. Hem belirli bir süreniz hem de takımın belirli bir toplam canı var. A ve B çekirdekleri patladığı zaman 35’er can götürüyor. E kılıcı da taktığınız zaman zaten 30 can götürüyor. Yani ilk baskından iki çekirdeği de patlatmayı başarabilirseniz, toplamda 100 can götürmesiyle birlikte maçı kazanıyorsunuz. Fakat hiçbir çekirdeği patlatamazsanız, rakibiniz iyi savunma yaptığı için sizin üssünüzün 30 canı gidiyor.
Sonrasındaysa bu döngü tekrar etmeye devam ediyor. Tek fark silahlar artık mavi değil mor oluyor. Ha bir tur daha geçerse de mor değil, altın oluyor... Klasik renkli sınıflandırma muhabbetleri işte. Dürüst olayım bir iki sıkıntı hariç ben bu döngüyü çok sevdim. Dertlerimden birini zaten söyledim, sandıkların hep aynı yerde olması gerçekten bir noktadan sonra çok bayıklaştırıyor. Diğer büyük can sıkıcı noktaysa üssünüzü savunmak için yapabileceğiniz tek seçeneğin duvar güçlendirme olması. Hani şöyle bir taret koyabilsek, birkaç mayın kurabilsek çok daha keyifli olabilirmiş.
Silahlarınızı yukarı kaldırın...
Highguard gibi oyunlar, döngüsü her ne kadar keyifli olsa bile, oynanış tarafı iyi olmadığı sürece bir yere varamazlar. Counter-Strike, League of Legends ve benzeri birçok oyunun yıllardır piyasada tutunabilmeleri, oynanış ve mekanik tarafında yaptıkları işler sayesinde oluyor. Baktığımız zaman arkasında Apex Legends gibi son yılların en iyi FPS oyunlarından birisine imza atmış bir kadro olunca, insan bu taraflara çok heyecan yapıyor. Fakat hayaller ve hayatlar işte tam da böyle durumlarda birbirinden ayrışıyor...
Öncelikle burada en önemli olan çatışmalardır. İşte maalesef oyun burada o kadar da başarılı değil. Tempo olarak, Apex Legends benzeri bir oyun bekliyordum. Fakat onun yerine Valorant hızında bir oynanışla karşılaştım. Biraz daha taktiksel hareket etmeniz gereken ama yeri geldiğinde hızlı şekilde çatışmayı bitirme ihtiyacı duyduğunuz bir tempo. Ben her ne kadar bunu daha çok sevsem bile bu oyuna çok da yakışmamış. Özellikle öldüğünüz zaman aşağı yukarı 20 saniye bir yeniden canlanma süresi olduğunu da hesaba katarsak, gerçekten can sıkıcı olabiliyor.
Vuruş hissiyatı tarafında da maalesef çok başarılı bir iş çıkaramamışlar. Silahların mekanikleri güzel olsa dahi geri bildirim tarafında bir sıkıntı var. Başka oyunlarda düşmanlara mermi geldiğinde “çıt çıt, çat çat” tarzında kırılma sesleri falan çıkar. Buradaysa düzgün bir ses yok. İşte bundan dolayı da vurduğunuzu tam olarak hissedemiyorsunuz. Eğlenceli silah kullanımına çok yazık etmişler. Keşke biraz daha önem verselermiş bu noktaya.
Silah çeşitliliği konusunda da bir iki kelam etmek lazım. Ne az ne de fazla. Yine aynı oyundan örnek vereceğim ama Valorant kadar silah neredeyse var. Sadece tabanca çeşitliliği oradaki kadar fazla değil. Toplamda 9 tane seçebileceğiniz ve bulabileceğiniz silah var. Gerçi son aşamaya girildiği zaman BigRig isminde bir tane daha silah ortaya çıkıyor. LMG türünde olan bu tüfekle birlikte silah sayısı 10’a çıkıyor. Benim aralarında iki tane favorim var. İlki, M4’ten ilham alınarak yapılmış olan Vanguard. Hem tepmesinin az olması hem de atış hızı çok güzel bir denge sağlıyor. İkincisiyse hafif makineli sınıfında bulunan Viper. Özellikle yakın mesafe çatışmalarda atış hızı sayesinde bir pompalı kadar etkili olabiliyor.
Zaten silahlı çatışmalar haricinde tek bir mekanik daha var. O da fragmanlarda en çok gözüme çarpan özellik olan at binme... Çok keyifli olmuş yahu. Büyük haritaları keşfederken gerçekten çok işe yarıyorlar. Bir de kullanırken atı koşturabiliyorsunuz. Bunu yapmak içinse tuşa basılı tutmanız bir iş yapmıyor. Gerçekten bir ata kamçı vurar gibi, ara ara tuşa basmanız gerekiyor. Mekanikler içerisine yerleştirilen böyle ufak detaylara ben gerçekten bayılıyorum.
Bir de oyunun daha çıkmadan bile laf yediği kısım olan kahramanlar var. 2016 yılında Overwatch çıkmasıyla birlikte piyasada çok fazla nişancı-kahraman oyunu görmeye başladık. Marvel Rivals çıkana kadar da aralarında başarılı olabileni çok fazla olmadı zaten. Highguard’da da kahramanlar bulunacağı fark edildiği an herkes söylenmeye başlamıştı. Çünkü konseptten artık çok baymışlardı. Fakat Highguard içerisinde bulunan karakterler oyunu çok tatlı şekilde çeşitlendirmiş. Özellikle arkadaşlarınızla giriyorsanız takım içerisinde doğru seçimlerle birlikte çok ciddi avantajlar elde edebilirsiniz.
Genel olarak birkaç eksiği olsa bile ben oynanış tarafından keyif aldım. Fakat bunların haricinde eksikliğini hissettiğim bir nokta var. Hazırlanma süresi boyunca genellikle sadece eşya topluyorsunuz demiştim ya. İşte o süre içerisinde şu silahları kullanabileceğimiz, kendimize de bütçe sağlayacak minyon kesme gibi muhabbetler olsaydı harika olurmuş. MOBA türünden biraz daha çalıntı yapsalarmış, çok yakışırmış... Çünkü şu anki haliyle bu hazırlık süreçleri gerçekten çok sıkıcı geçiyor.
Unreal Engine 5’i bulan kişinin evinde yangın çıkmış!
Oyun dünyası yıllar içerisinde ileriye gitmesi gerektiği noktada, bu garabet Unreal Engine 5 yüzünden geriye gidiyor. Yok şöyle ışık izleme, yok böyle sahte kareler, yok çözünürlüğünüz aslında düşük hayalleri falan derken yapımcılar optimizasyon yapmayı bıraktılar. Highguard konusunda da bu durum farklı değil. Rekabetçi FPS oyunlarında, çözünürlüğü 1080p yaptığınız zaman en az 144 fps almalısınız. Çünkü hem çok akıcı hissettiren hem de giriş gecikmesini önleyen saniyelik karenin en ideali 144 fps. Fakat oyunu oynarken bu değeri bir kez bile göremedim. Genellikle 90-100 fps arasında oynadım. Hatta karakterlerin çok fazla yetenek kullandığı durumlarda 50’lere kadar düşmüşlüğü oldu. Elimdeki ekran kartının Raden 7800 XT olduğunu düşününce gerçekten çok kötü durum...
Sesler konusunda da (ki aslında biraz çıtlattım yazı içerisinde) memnun olmadığımı belirtmem lazım. Geri bildirim konusunda zaten tatmin etmiyor. Onun haricindeki diğer unsurlarda da çok vasat. Atın sesleri, patlama efektleri falan her şey çok sıradan. Burada övebileceğim tek şey oyunun müzikleri olmuş. Epik bir savaş atmosferinde olduğunuzu hissettiren ve gerçekten çok keyif veren müzikler var. Yoğun geçen maçların bazılarında karşı üsse saldırırken, bu müzikler sayesinde çığlık attığım bile oldu. Çoook güzel gazlıyorlar.
Reklamcılık her şeydir...
Genel olarak ben Highguard oynarken gerçekten keyif aldım. Kesinlikle ama kesinlikle sosyal medyada herkesin gömdüğü kadar kötü bir oyun değil. Hatta kötü bir oyun da değil. İşte bu yüzden PR kampanyaları, oyun dünyasının en önemli unsularından bir tanesi. Mesela şöyle bir senaryo düşünelim: TGA esnasında son oyun olarak Divinity duyurusu olsaydı… Highguard ise şöyle orta sıralarda bir yerde, yine Geoff’un uzunca övdüğü cümlelerle ortaya çıksaydı bence kesinlikle şu an çok daha iyi yorumlara ve repütasyona sahip olurdu. Divinity de hak ettiği yerde, sunumun en büyük oyunu olarak akıllarda kalırdı...
Tabii ne demişler? Olmuşla ölmüşe çare yok. Maalesef çok kötü bir reklam kampanyası yürüttüler. Fakat benim yapımcılara olan inancım hâlâ tam. Çünkü kısa bir süre önce oyuncular istediği için ek olarak 5v5 modu getirdiler. Bundan sonra da sosyal medyada oyun hakkında daha bir olumlu konuşulmaya başlandı. Bakalım önlerinde daha uzun bir süre var ve ben oyunun nereye evrileceğini çok merak ediyorum.
Başlıklar
Highguard kesinlikle kötü bir oyun değil. Fakat yeni bir çağ açacak o oyun da değil... Zaten her oyundan çağ açmasını beklemek absürt bir düşünce olur. O yüzden zaten bedava olan bu oyuna en azından bir şans vermelisiniz. Çünkü sizleri şaşırtacak bazı oynanış elementleri bulunduruyor. O elementler haricindeyse klasik bir FPS oyununa yakın bir deneyim sunuyor.
- MÜZİKLER!
- Neyin ne olduğu kavrandığı zaman zevk veren maçlar
- Çatışmalar, yetenekler işin içine girdiği zaman keyifli oluyor
- Yoğun geçen maçlar yaşandığı zaman üst kalite bir oyun hissiyatı veriyor
- Yapımcı ekibin oyuna ve oyuncuya verdiği değer
- Sandıklar aynı yerde olduğundan dolayı bir süre sonra hazırlık süreci sıkıcılaşıyor
- MOBA türü gibi hissettirip, o türden önemli özellikler barındırmaması
- Yaşadığı kimlik karmaşası
- Performans yerlerde
- Geoff Keighley’in oyunu sevmiş olması


























"Olumlu söylemler varsa, olumlamaya devam ediyorlar. Olumsuzsa ona göre devam ediyorlar." mı? Sürü psikolojisi mi yani?