Pathologic 3 - İnceleme
Yıldırım gibi çakan bir sinir krizi ile kendine yıkıcı bir umursamazlık arasında sek sek sekerek
“Bozkırlarda hayat, yeryüzünün kadim kalbine daha yakın. İniltiler içindeki toprağın kendine has bir lisanı var, insanların bazıları o lisanı hâlâ hatırlıyor ancak tam anlamıyla onun iletişime geçebilenlerin sayısı pek az. Aynı şekilde eski gelenekler de eskinin insanları tarafından sürdürülüyor ama bir şeyler yanlış gider gibi. Kasabada bir uğursuzluk var, hastalık, yokluk her yanda kol geziyor. Bu çoğunluk tarafından unutulmayı kabullenemeyen yeryüzünün bir intikamı mı, yoksa insanların kendi yanlışlarıyla kendi üzerlerine çektikleri bir felaket mi bilinmez. Ak yüzlü, kara suretli yansımalar sürekli bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Kimisi kaçıp kurtulmayı öğütlüyor, kimisi zalim bir kaderden bahsediyor.”
Pathologic 3, anlatmaya nereden başlamak gerektiğini karar vermenin epey güç olduğu oyunlardan bir tanesi benim için. Bir süredir oynadığım oyun yelpazesini elden geldiğim kadar çeşitlendirmeye çalışıyorum ancak özellikle popüler oyunların aynılığının da getirdiği bir tekdüzeliğin yanında son 3 senemde oyunları anlatmak için oyunlar dışında eserlerden beslenmemenin bende bıraktığı ufuk darlığından acı çekmeye başladım. Bunda sektörün de suçunun olduğunu kabul etmem lazım elbette. Ancak her yazdığım incelemede, girişi düzgün yapabilmek için olduğum yerde, internetin balçığında zihnimin çarklarını harekete geçirecek bir parıltı arayarak debelenmenin, işi erteleyip durmanın beni yormasının suçu tamamen sektörde olamaz. O yüzden bundan altı sene önce, belli ki çok daha ilham dolu olduğum bir zamanda Pathologic 2’ye yazdığım başlığı, utanarak ama suçumu itiraf edip günah da çıkararak yukarıya kopyalıyorum. Madem Pathologic 3, tıpkı 2 gibi yirminci yaşına basmış o kült klasik ilk oyunun bir başka yeniden yapımı, havalı olsun ve atmosferi aksettirsin diye yazdığım o kısa paragrafı tekrarlamayı bana çok görmeyin. Ben de o arada oyunun hikâyesini, hangi sahnede, hangi karakterlerle kurduğunu bir nakledeyim.
Doktora yaptın da eline ne geçti?
Pathologic 3’teki baş karakterimiz Daniil Dankovsky, bir tıp doktoru ve bir akademisyen. Takıntılı hayatına belirlediği hedef, ölümü yenmek. İddialı olmayı da aşan bu amaç uğrunda kurduğu ve söylediğine göre rakipleri tarafından sabote edilen laboratuvarı Thanatica kapatılmanın eşiğindeyken, isimsiz bir kasabadaki Simon Kain isimli bir adamdan onu çağıran bir mektup alıyor. Çaresiz kalan ve Thanatica’yı kıt akıllı devlet adamlarının pençelerinden kurtarmanın tek yolunun ölümsüz olduğu rivayet edilen bu adamın sırrını çözerek araştırmalarının nafile olmadığını kanıtlamak olduğunu düşünen Dankovsky de, tası tarağı toplayıp “Gorkhon’un Kıyısındaki Kasaba” olarak anılan kasabaya yollanıyor. Aşırı bir fantastik bir buluş uğrunda bilimin madenini kazıyor olsa bile, malum kasabanın rasyonalite çerçevesine oturttuğu dünya görüşünü temellerinden ne kadar sarsacağının farkında değil. Zira Pathologic 2’nin karakteri Artemy Burakh’ın onu kasabaya çağıran babasının cenazesiyle karşılaşması gibi, Bachelor da trenden iner inmez Simon Kain’in ölüm haberini alıyor. “Bari yakınlarıyla konuşayım, Kain’in naaşından test örneği alayım” diye çırpınırken de kasaba yeryüzünün gördüğü en ölümcül vebanın pençesine düşüyor. Halihazırda mental sağlığı çok yerinde olmadığı için panikleyen ve Thanitica hasretiyle yanıp tutuşmaya başlayan Dankovsky, kasabadan kaçmaya kalkıyor, başaramayınca ve kasabanın sadece üç günde geri dönülemez noktaya geldiğini fark edince kolay çıkış yolu için cebinde tuttuğu minik tabancayı çıkarıp şakağına bir tane sıkıyor. Ölmek yerine kendini aynalarla dolu bir odada, üzerinde siyah tayt, yüzünde beyaz maske olan, Pathologic serisinin alametifarikalarından biri olagelmiş pandomimcilerden biriyle karşı karşıya buluyor. İşleri düzeltmek için geri dönmek isteyip istemeyeceği soruluyor Bachelor’a ve ballı doktorumuz, garibanlar garibanı Haruspex’in hayalini bile kuramayacağı bir lükse, zamanda yolculuk edip hatalarını düzeltebilme lüksüne sahip oluyor.
Bu arada bendeki o nereden başlayacağını bilememe halinden, ana karakterimiz Bachelor Daniil Dankovsky de mustarip. Oyunun sahne aldığı isimsiz kasabada olanları biraz ertesinde, sorgu odasında, karışık kronolojik sırada verdiği bir ifade aktarmasından bunu anlıyorsunuz zaten. Pathologic 3 de ilk ve ikinci oyun gibi vebanın pençesinden kurtulma maceramızın kapsadığı on iki günün birincisinden başlıyor. Ancak flaşbek içinde flaşbek yaşadığımız bu süreç sonrasında, ilk günü bitirmeden beşinciye atlıyor, sonra üçüncüye dönüyor. Oyunun, oynayış tarzınıza göre 4-5 saate kadar uzayabilecek bu giriş kısmını atlatmanız ve zamanın dizginlerini elinize vermesiyle Pathologic 3’ün bir yeniden yapım olmanın sınırlarını test ettiği noktaya gelmiş oluyoruz. Zira orijinal Pathologic, hayatta kalma mekanikleri barındıran bir yapımken, ilk oyunun üç oynanabilir karakterinden biri olan Haruspex’in senaryosunu yeniden yapan P2, bu mekanikleri epey genişletip cilalayan, kendi kreatif inisiyatiflerini kullansa bile nispeten aslına sadık bir yapımdı.
Pathologic 3 ise, oturmuş mekaniklerin hemen hepsini çöpe atan, yerine Bachelor’ın karakterine uyacak yenileri koyan bir zaman yolculuğu oyunu. Bir zaman yolculuğu oyunu olarak da Deathloop ve Outer Wilds gibi zaman döngüsü oyunlarından epey ilham alıyor. Bu da benim kendi özelimde epey manidar bulduğum bir konu, zira ikisi de 2019 senesinde çıkan Pathologic 2 ve Outer Wilds, geçtiğimiz 10 sene içinde eşsizliğiyle aklıma en çok kazınan tecrübelerden ikisiydi. Pathologic 3’te günden güne kendi istediğim sırada zıplarken bu durumun manidarlığı da kafamda döndü durdu.
Kahveyi fazla kaçırıp oradan oraya The Flash gibi koşmak
Bachelor’un karakterine uygun mekanikler derken ne kastettiğimi de biraz daha açayım. Kasabanın yerlilerinden olan P2 karakterimiz Artemy, bozkır halkı olan Kin ile bağlarından ötürü geleneklere uygun yetiştirilmiş ancak tam teşekküllü bir cerrah olmak için anayurdundan uzaklara gitmiş bir karakterdi. Onun dönüşü bir yuvaya dönüş oluyor, akabinde karakterin şamanistik köklerini kucaklamasını da görüyorduk. Her geçen gün daha acımasızlaşan kasaba şartlarında, hiperenflasyonun, karantinanın, ordu eliyle sıkıyönetimin ortasında bir yandan hayatta kalmaya çalışıp, bir yandan sevdiklerini hayatta tutup, bir yandan da vebanın tedavisi bulmaya çalışıyordu. Bu süreçte her türlü pis işi de yapıyordu, gece sokaklarda uykusuzluktan gözleri kapanır halde oradan oraya vızır vızır koşup, haydutlarla cebelleşip, yer yer yiyecek ekmek alabilmek için onların organlarını satıyordu. Pathologic 2 çok acımasız bir tecrübeydi ve oyunun sonunu görebilmek, tüm mekanik ve sistemleri maharetle kullanmanız gerekiyordu. Ayrıca günler gerçek zamanlı ilerlediği için zaman daima aleyhinize işliyordu, bu yüzden de bir video oyununun bana bugüne dek yaşattığı en stresli tecrübeydi.
Pathologic 3, kendi köşelerine sahip olsa bile, çok daha rahat ve Bachelor’a uyacak şekilde “aklı bir karış havada” bir oyun. Dankovsky’nin yiyecek ekmek, giyecek çarık, milleti kesecek neşter bulma derdi yok. Oyunun başlarında kasabanın idaresi “Okumuş adamsın, bizi bu salgından kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın” denilerek eline teslim ediliyor. Sürekli büyük resme bakmak ve bakarken gördükleri yüzünden balatayı sıyırmamak için ruh halini yönetmesi gerekiyor sadece. Dankovsky’nin ruh hali “mani” ve “apati” olarak adlandırılan iki ekstrem uç arasında gidip geliyor. Mani halindeyken karakterimizin hareket hızı artıyor ama kalbi bunu pek kaldıramadığı için sağlığı yavaş yavaş azalmaya başlıyor. Ayrıca bazı karakter mani halindeyken sizinle konuşmuyorlar, sakinleşmeniz gerekiyor. Mani barınız tamamen boşalıp, karakteriniz kayıtsızlığa kayma başladıkça da hareket hızınız artıyor ve zaman yolculuğu yapabilmek için kullandığınız esas kaynak olan Amalgam yavaş yavaş erimeye başlıyor.
Apatiniz had safhaya vardığında da Daniil oyunun başında yaptığı gibi, bu durumlar için sakladığı ufak tabancayı çıkarıp “Hadi bana eyvallah” çekmeye hazırlanıyor. Bu noktada ekranda çıkan düşünceler arasında doğru olanları seçip Daniil’i Alt+F4 yapmamaya ikna etmeniz lazım. Edemezseniz geçmiş olsun, tekrar aynalarla dolu o odadasınız, Amalgam slotlarınızdan birisi çatladı ve bolca da Amalgam kaybettiniz. Ancak bu anlattıklarım kulağa çok zor bir oyun tecrübesiyle karşıyaymışsınız gibi gelmesin, karakterinizin ruh halini manuel olarak yönetebilmek Pathologic 2’deki hiçbir şeyin olmadığı kadar kolay. Sadece geliş geçişte etrafta gördüğünüz çöp tenekeleriyle kutulara baksanız, sağlık iksiri, yatıştırıcı ve uyarıcıların yanında, daha fazla kaynağı çocuklarla takas edip bulmanızı sağlayacak çer çöpü fazla fazla buluyorsunuz.
Salgın ortasında belediye başkanlığı yapmak hususu
Oyunun daha kompleks olduğu nokta yönetim mekanikleri. Öncelikle bunların daha basit olanından, yani kararnamelerden başlayalım. Başlarda kasabayı yönetme yetkisinin Bachelor’a devredilmesi bir hikâye detayından ibaret değil. Hem vebanın yayılmasını önlemek hem de bunun için aldığınız önlemler yüzünden kasabalının ayaklanmamasına dikkat etmek en birincil göreviniz. Kararnameleri seçip uyguladığınız ekranda “Unrest” ve “Contagion” seviyelerini gösteren iki grafik var. Contagion, vebanın yayılma seviyesini gösteriyor; ne kadar yüksekse şehrin o kadar fazla muhiti salgının pençesinde (Plague District) oluyor. Unrest de halkın huzursuzluk seviyesi; ne kadar yüksekse o kadar muhitte isyan var (Riot District) demek. Pathologic 3’te yine önceki oyunun aksine hızlı seyahat seçeneği var ancak haritada hızlı seyahat için çizdiğiniz rota Plague veya Riot bölgelerinden birini denk gelirse o noktayı tabanvay geçmeniz lazım. Vebalı bölgeler “miasma” denen dumanların farklı çeşitleriyle kaplı. Bunları Prototype isimli, kaynak kullanarak doldurmanız gereken cihazla temizleyerek geçiyorsunuz, bir yandan vebanın vücut bulmuş hali olan Shabnak isimli yaratıktan kaçıyorsunuz. Riot bölgelerindeyse işiniz daha kolay, altıpatlarınızı çıkarıp üzerinize saldıran isyancıları silahla tehdit ederek (vurabilirsiniz de ama bu Daniil’in psikolojisini çok hızlı çökertiyor) bir ucundan öbür ucuna koşabiliyorsunuz.
Contagion veya Unrest seviyelerinden bir tanesi bile kırmızı çizgiyi aşarsa, kasabanın işi bitiyor ve bunun gerçekleştiği gün ve sonrasına zaman yolculuğu yapamıyorsunuz. Yani evet, oyun kapsadığı on iki günlük sürede günlerin görevlerini istediğiniz sırada yapabileceğiniz bir sisteme sahip ancak ileriki günlere gitmek istediğinizde, kasabanın o güne kadar hayatta kalacağını kararnameler ve diğer yöntemlerle garanti etmeniz lazım. Yeni kararnameler de oyunda ilerledikçe açılıyor ancak bunlar açılmaktan ziyade fikir olarak karakterimizin aklına geldiklerinden, kendilerini geçmişe dönük kullanabiliyorsunuz. Zaman yolculuğunun kendisiyse bir mekanik olarak Outer Wilds ve Deathloop gibi döngü oyunlarında olduğundan daha farklı kurgulanmış zira Pathologic 3’te hiçbir gün kendi içinde tek seferde mükemmel tamamlanması gereken bir döngü teşkil etmiyor. Hatırlarsanız Pathologic 2’de hangi görevi hangi sırayla yapacağınızı, şehir içindeki konumlarını göz önünde bulundurarak belirlemeniz ve içerik kaçırmamak için şehir içinde ilerlediğiniz rotaları iyice optimize etmeniz gerekiyordu. Bu stresin birazı bile Pathologic 3’te yok çünkü oyundaki zaman yolculuğunu, Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’nda Hermione’nin yaptığı şekilde kullanıyorsunuz. Ortalıkta aynı anda birden fazla Daniil dolaşıyor yani, hatta diyaloglarda bunun lafı bile ediliyor ve “Kardeşim sen bu kadar işe nasıl yetişiyorsun, senden kaç tane var?” diye soranınız oluyor. Bu yüzden bir günü bir kere oynadığınızda baştan alırsanız, ilk turda tamamladığınız görevler tamamlanmış sayılıyor. Görevler sırasında verdiğiniz kararları değiştirmek için bunları iptal edebilin diye zihin günlüğünüzde tek tek işaretleniyorlar. Bir günü her baştan aldığınızda zihin haritanız açılıyor ve oyun size herhangi bir görevi silip tekrar yapmayı isteyip istemediğinizi soruyor. İstediğiniz görevleri yanlarındaki çark sembolüne tıklayarak iptal edebiliyorsunuz.
2019’a dönebilir miyiz, bir arkadaşa bakıp çıkacağım da…
Oyunun mekanik tarafı bu şekilde. Önceki günlerde halkın canına okumadan salgını zapt etmek konusunda yeterli performans göstermezseniz sonraki günlere erişimimizin olmaması, mekanikleri öğrenip kaynaklar konusunda elinizi rahatlatmadan büyük resme rötuş çekmeye başlamayın istendiğinin bir göstergesi. Pathologic 2 muhteşem bir yazıma sahip olmasına rağmen bir denge politikası güdüyor ve anlatısının oyunu tamamen ele geçirmesine izin vermiyordu. Oyunu ne kadar iyi oynadığınız direkt olarak kaç karakteri hayatta tuttuğunuzu belirlediğinden, kötü oynadığınızda kendiniz hayatta kalsanız bile ölenler yüzünden hikâyeden parçalar eksiliyordu. Sorularınıza alacağınız cevapların da bazılarını kaybediyordunuz, bu da oynanış ve anlatı arasında ilginç ilginç bir denge kuruyordu. Son ana kadar da çetin bir mücadele hissi sürüyordu. Pathologic 3’te kayıt yedeklemeden geri alma şansınız olmayan bir tek şey haricinde, geri alamayacağınız bir hata yok. Oyunun anbean oynanışı da P2’deki yıldırıcı değil. Ayrıca oynanışla anlatı arasındaki denge bu oyunda korunmuyor. Oyunun zamanı kurcalamaya başlamanızı istediği noktaya geldiğinizde, yönetim ve hayatta kalma mekanikleri önemlerini yitirmiş oluyorlar ve dikkatinizi tamamen günlüğünüzdeki, sebeplerle sonuçlardan oluşan devasa örümcek ağına veriyorsunuz. Bu noktada oyunun anlatısı oyunu tamamen ele geçiriyor ve oyun oradan oraya koşup diyaloğa girdiğiniz bir yürüme simülasyonu gibi hissettirmeye başlıyor.
Bu çerçevede ikinci oyuna kıyasla üçüncünün en büyük farkı, oyuncuyu çetin bir mücadele içine sokmaması. İkinci oyunun sunduğu tecrübe o kadar çetin ve stresliydi ki, Pathologic 2’yi kolay kolay birilerine öneremiyordum. Pathologic 3 çok daha esnek bir oyun olduğu için daha önerilebilir konumda ancak bunu “genel kitleye hitap etmek için kolaylaştırmışlar” basitliğinde görmemek gerekli. P3 eşsiz atmosfer ve kriptik anlatı başta olmak üzere Pathologic’i Pathologic yapan şeylerin önemli bir kısmını koruyor. Ancak bunun yanında yapısı itibariyle epey de deneysel bir oyun ki böyle olması da gerekli. Zira düşünün: Dönüm noktaları aynı kalan bin bir parçalı bir olay örgüsünü, farklı bir karakterin gözünden, onu daha önce tecrübe etmiş olanlar için bile gizemli kılacak yöntem ve eklemelerle tekrar anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu zaten yapması fazlasıyla zor bir şey ve Ice Pick Lodge bunu fazla fazla başarmış. Ancak Pathologic 2’deki o çetin ve stresli mücadele, tünelin sonundaki ışığa vardığınızda yaşadığınız rahatlamanın da devasa boyutta olmasını sağlıyordu. Bu kaybedilmiş ve kaybı da Pathologic 3’ün deneysel yapısıyla telafi edilmeye çalışılmış. Mevzubahis çabanın başarılı olup olmadığı, kişi özelinde cevaplanabilecek bir oyun. Ben sadece Pathologic 3’ün, görüp göreceğiniz en yaratıcı zaman yolculuğu oyunlarından biri olduğuna ve zaman zaman kasıntı gelebilse bile bir oyunda tecrübe ettiğim en iyi anlatılardan birini barındırdığına kefillik edebilirim.
Başlıklar
“Remake” kavramının sınırlarını genişleten, eşsiz atmosferi ve yazımı ile fazlasıyla doyurucu bir zaman yolculuğu oyunu.
- Atmosfer ve yazım her zamanki gibi dört dörtlük
- Yönetim mekaniklerinin zamana yolculuğunu desteklemesi iyi akıl edilmiş-
- Zor sevenler için Pathologic 2 kadar çetrefilli değil
- Oyun çıkalı 1.5 ay olmasına rağmen hala birtakım hatalar kendilerini gösteriyor



























