“Eski dünya ölüyor,
Ve yenisinin doğum sancıları yankılanıyor:
Artık, canavarların zamanı.” - Antonio Gramsci
Şeytan size ne söylerse söylesin ona inanmayın. Onun baştan çıkarıcı yolları, yönleri ve yalanları en temizimizi bile yoldan çıkarabilir. Gerçi yol belli midir ki? Ya Şeytanın hep yalan söylediği? Göklerle yerler birbirine ne kadar düşkündür ki, aymaz cehaletimizi kötülüğe kapılmaktan korusun?
Peki ya kötülük sırf Şeytana mı mahsustur?
Tüm bu sorular kafamın içinde devinimi hiç dinmeyen bir arı kovanı gibi vızıldayadursun, ilk filmden çok kısa süre sonra gelen The Bone Temple bir devam filminden beklenenleri fazlasıyla vermekle meşguldü aktığı sürede. Nia DeCosta’nın Danny Boyle’un kinetik enerjisinden mahrum ama derinlikli rejisi filmin temposunu tam tadında kurarken elini hiç korkak alıştırmamış. Vahşetse vahşet, kansa kan. Hepsi gırla. İlk film boyunca takip ettiğimiz Spike bu sefer zır deli tarikatçıların arasına düşmüş durumda. Dr. Ian Kelson ise devasa alfa Samson’ı tedavi etmek için ölümü göze alıyor. Adeta ölümle dans ediyor. Ama onun cüreti Jimmy Savile özentisi katil ve işkenceci Jimmy’lerin karanlık adımları yanında pek şairane kalıyor. Jack O’Connell’ın dahiyane bir şeytanlıkla canlandırdığı kendine Jimmy Crystal diyen meczup, yok oluşun ve çürümenin bir özeti gibi. Düzen yok olunca gelen orman kanunlarına, travmanın dehşetine ve baba özlemine yenik düşmüş Jimmy her birine yine Jimmy ya da “Parmaklar” dediği takipçilerine bu hiçlikte yalnızca ölüm ve yağma sunabiliyor.
Filmin genel dokusu her ne kadar ilk filmden biraz farklı olsa da Alex Garland’ın nefis detaylar ve sürprizlerle ördüğü senaryosu burada da yağ gibi akıyor. Onun teolojik felsefeyi grotesk korkuyla harmanlayışı tıpkı modern çağa arkaik gözlerden bakan bir mağara adamını andırıyor. Özellikle Samson karakterini derinleştirdikçe onun açılan kabuğunun altında hep bir ötekileştirme olduğunu da görüyor kendi ötekileştirdiğimiz, “zombileştirdiğimiz” insan gruplarını düşünüyoruz. Halbuki Dr. Kelson gibi şeytanı oynayan bir aziz de olabilirdik. Sadece biraz dinleseydik. Sadece biraz durup düşünseydik hiçliğe doğru hızla yol alan dünyamızda taze bir yaban mersinini yiyerek huzur bulabilirdik. Kemik Tapınağı’na ruhumuzu ve bedenimizi sunmaktansa onun hiç var olmamasını sağlamak, kurban vermeden canları bağışlamak. Tüm bunlar Şeytanı sürekli kulağına fısıldayan bir baba gibi gören Jimmy Crystal için imkânsız olsa da bizler Spike’ın saflığıyla kurtulacağız. Veya bu yeryüzü cehenneminden tek kurtuluş ölümdür ki 28 Yıl evreninde ölen de ölmüyor bazen biliyorsunuz. Ve öylesi bir ‘yaşama’ Cehennemin kendisi bir lütuf olabilir ancak.
İlk filmin Memento Mori (Ölümü Hatırla) düsturuna ben burada bir de Memento Insania (Deliliği Hatırla) diye bir düstur eklemek istiyorum. Zira filmdeki tüm karakterlerin yolu öyle ya da böyle deliliğin dikenli bahçelerinden geçiyor. Kimi onun dallarından dikenli bir taç yapıp kafasına takıyor, kimi labirentlerinde kayboluyor, kimiyse onun güllerinden koklayarak hülyalı düşlere dalıyor. Düşündüğünüzde böylesi bir ortamda yapacak başka çok bir şey de yok gibi görünüyor. Lakin Garland’ın senaryosu tüm bu deliliğin ve teolojik hiçliğin içinden yine bir anlam, tutunabileceğimiz bir dal bulmayı başararak filmin tüm karanlığına rağmen umudu yaşatmayı da başarıyor. Zaten o yüzden üçüncü filme yapılan yol hatalardan ders almak ve unutmamak üstüne kurulu tam olarak. Önceki adımda düştüğün çukuru hatırla ki, tekrar karşına bir çukur çıktığında düşmeyesin. Şeytana verdiğin elin bedelini ruhunla ödemeyesin. Kanını kim senin için döktü, unutmayasın.
Çünkü unutmak bu cehennemi dünyanın bir lanetidir, medeniyet sarhoşluğuyla başıboş avareler gibi arzda dolanan insanoğlu başına her gelen felakette Tanrıyı ya da Şeytanı suçlar. Ama unutmuştur ki o Cennetin Bahçelerinden azade edildiğinde zaten özgürdür. Unutulmuştur. Salınmış ve şavkla sayenin özüne dönmüştür. Yalnızdır. Kimse onu dinlemeyecek kendinden başka, kimse duymayacak yakarışlarını. O unutuldu. Çünkü ne sevmeyi ne ölmeyi ne de delirmeyi doğru düzgün hatırlayabilmişti.
28 yıl sonra halen yapayalnız olan ruhların yaşam mücadelesi kıyasıya sürerken, cana kıymamayı seçen koyun, kurtları kanlarında boğacak günü gelince. Şeytan raks edecek alevler içinde. Jimmy Krystal gülecek. Ve öldüğü gün yaşamaya başlayan Samson varlığında yeni hatırlayışlarla unutulmuş olanlara dönecek. Film tüm bu mitik karakterleri kaderin ağına umarsızca atarak yaşlı örümceğe yem yapıyor ama ‘unutmayan’ birileri de var orada. Ve üçüncü macerada aklı selimin saf kaosla mücadelesine tanık olacağız belli ki.
Ve belki de canavarların devri artık bitecek…
Editörün Notu: İlk filmin izinden hem giden hem gitmeyen müthiş bir devam filmi olmuş Kemik Tapınağı. Çılgın, felsefi ve bol kanlı. Zombi türü iki yılda iki filmle arşa taşındı resmen!
Not: 4 / 5
Yönetmen: Nia DaCosta
Oyuncular: Ralph Fiennes, Jack O’Connell, Erin Kellyman, Alfie Williams




















İyi ile kötünün bahçesinde gece yarısı.