Kafka’yı hiç okumayan biri bile Gregor Samsa’nın (ismini bilmese dahi) hikâyesini duymuştur. Samsa bir sabah uyanır ve kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Bizim de uyanıp birçok konuda dünyadan soyutlandığımızı, çeşitli yasak ve kısıtlamalarla engellendiğimizi gördüğümüz bir sürü sabah oldu. Bazen bir sosyal medya platformu, bazen bir haber sitesi (ki artık bu haber değeri bile taşımıyor), bazen uluslararası bir satıcı, bazen de son günlerde muhabbeti döndüğü üzere, oyun platformları (ya da herkesin ilk aklına gelen Steam).
“Steam yasağı” diye öne çıkan bu yasa tasarısı söylentisi ilk çıktığında muhtemelen çoğumuzda benzer hisler uyandı. Çoğumuz isyan etti, tweetler attık, hashtagler açtık haklı olarak. Ben burada yasa tasarısı gerçekleşecek mi, gerçekleşirse ne olur filan gibi konuları bir yana bırakarak, aslında biraz gündelikten uzaklaşıp genel sansür meselesini konuşmak istiyorum. Çünkü esasen konuştuğumuz, kızdığımız nokta Steam yasağından ziyade devletin, kendi yetişkin vatandaşına ne kadar güvendiği gibi geliyor bana.
Steam’e erişimin engellenmesi ihtimali, oyun dünyasının yalnızca büyük bir dijital mağazaya ulaşamaması anlamına gelmiyor; daha derin bir duyguyu tetikliyor. Bize “Sen henüz kendi kararlarını verecek kadar olgun değilsin” deniyor sanki. Oyunun en keyifli yerindeyken biri gelip “Bu kısım sana göre değil” diyerek kontrolcüyü elinden çekip alıyor ya da bilgisayarının fişini çat diye çekiveriyor.
Sansür konusunda öne çıkan bir kavram varmış, ben de bu yazıyı yazmaya niyetlenince öğrendim: Paternalizm. Yani bizim örneğimizde devletin, vatandaşını bir yetişkin gibi değil de sürekli korunması gereken bir çocuk gibi görmesi. “Sizin iyiliğin için” diyerek bazı kararların sizin adınıza alınması. Elbette bunu savunanların niyeti kötü olmak zorunda değil. Ama insan ister istemez şunu düşünüyor: Bu yaklaşım ne kadar sürdürülebilir?
Çünkü çocukluk hali uzadıkça, yetişkinlik bir türlü başlamıyor. Sürekli birilerinin senin adına karar vermesine alıştığında, kendi kararlarını veremeyen, bu yönü eksik kalmış bir birey oluyorsun.
Yasaklar genellikle “gençleri korumak” ya da “kamu ahlakı” gibi gerekçelerle açıklanıyor. Kulağa mantıklı da geliyor. Sonuçta kim gençlerin ve çocukların zarar görmesini ister ki? Ama bir toplum, özellikle de o toplumun yetişkin bireyleri, neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendi başına karar veremiyorsa, bu kararların sürekli dışarıdan verilmesi bizi gerçekten daha bilinçli hale mi getiriyor? Yoksa sadece seçenekleri azaltılmış, sınırları çizilmiş bir alanda dolaşmaya mı alıştırıyor? Bir anlamda bu, bitmek bilmeyen bir Tutorial gibi; gerçek oyuna bir türlü geçemiyoruz. Tutorial’larda oyun sürekli önümüzü kesip “Şunu şöyle yap, bunu böyle yap” dediğinde içimizde “Yahu beni bir sal da kendim oynayayım” hissi oluşmuyor mu?
Sansür tartışmalarında beni en çok düşündüren şeylerden biri de insanlar genelde “Ben etkilenmem ama başkaları etkilenir” diye düşünmesi. “Ben oynarım, izlerim, geçerim ama başkası kesin yanlış anlar, etkilenir.” Bu bakış açısı yaygınlaştığında, karar vericilerin de toplumu “yönlendirilmesi gereken” bir kitle olarak görmesi kolaylaşıyor. Kendilerini bağışıklığı olan yetişkinler, geri kalan herkesi ise korunması gereken savunmasız insanlar gibi konumlandırıyorlar. Sonuçta ortaya kimsenin hata yapmasına, hata yaparak öğrenmesine izin verilmeyen bir ortam çıkıyor.
Oysa oyunlardan bildiğimiz basit bir gerçek var: Karakteri sürekli başlangıç alanında tutarsanız, ne kadar dolaşırsa dolaşsın güçlenemez. Seviye atlamak için risk almak gerekir. Yanlış build’ler yaparsınız, bazen kaybedersiniz, bazen baştan başlarsınız. Souls oyunları neden bu kadar seviliyor, gerçek anlamda kazanılmış başarılar, büyük hatalardan sonra gelmiyor mu? Kim ilk oynayışında hiç ölmeden bir boss’u geçebiliyor ki? Ama düşe düşe öğreniyoruz. Sansür gibi, bu deneyimlere ket vuran uygulamalarsa toplumu oyunun başındaki güvenli ama bomboş başlangıç alanında tutmaya benziyor.
Kendi sorumluluğunu alma fırsatı bulamayan insan, zamanla eleştirel düşünme kaslarını da kullanmaz oluyor. “Benim için neyin zararlı olduğuna ben karar veririm” diyemediğinizde başkasının sizin için çizdiği sınırlarla yetinmeye başlıyorsunuz. Bu da yaratıcılığı, deneme cesaretini ve dünyayla rekabet edebilme ihtimalini yavaş yavaş köreltiyor gibi geliyor bana. Sürekli filtrelenmiş, steril bir gerçeklikle yaşamak belki güvenli, ama bir o kadar da kısıtlayıcı.
İşin ironik tarafı şu, yasaklar çoğu zaman amacına da pek ulaşmıyor. Bir şey yasaklandığında, ortadan kaybolmuyor, sadece yer değiştiriyor. VPN kullanmak bugün neredeyse temel bir dijital refleks haline gelmiş durumda. Kapı kapanınca, pencere açılıyor. Pencere kilitlenince, duvarlar kırılıyor. Ama bu süreçte yıpranan şey, zaten pamuk ipliğine bağlı haldeki kural koyucu ve birey arasındaki güven ilişkisi oluyor.
Bir noktadan sonra insan kural koyanları, kendisini koruyan bir yapıdan çok, aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlıyor. Kurallar yaşamı kolaylaştırmak, huzuru sağlamak için uyulması gereken şeyler gibi değil de bir engeller bütününe dönüşüyor. Bu durumun sağlıklı olmadığını söylemek için uzman olmaya gerek yok sanıyorum.
Steam yasağı daha konuşulacak; belki Steam kapatılacak, belki bir şekilde anlaşılacak, bilemiyorum. Ama bence asıl soru her bir yasakta, her bir sansürde aynı kalıyor: Bize ne zaman kendi kararlarını verebilen yetişkinler gibi davranılacak? Çünkü özgürlük sadece istediğini yapabilmek değil, yaptıklarının sorumluluğunu alabilmek de.
Sürekli çocuk muamelesi gören bir toplumun büyümesi zor. Kendi oyununu bile seçemeyen, kendi yanlışını yapamayan ve kendi doğrusunu bulamayan bir nesil, gelecekte en fazla değişen dünyanın (hatta kendi hayatının) izleyicisi olabilir. Ne diyeyim, pek inanmasam da “bir sabah uyanıp da kendimizi yetişkin muamelesi görür halde bulduğumuz” günler dileğiyle bitiriyorum yazıyı.

















Güzel yazı, eyvallah da... ne bileyim... sanki fildişi kuleden sesleniyor gibi...