Kena: Bridge of Spirits - İnceleme

Cinli köyün hakkından cevval hemşire gelir

Bir animasyon filmi izlerken iki şeye dikkat ederim; birincisi tabii ki karakterler ve onların ne denli o dünyaya aitmiş gibi durdukları (yani tasarımları, animasyon kaliteleri ve kendilerine has özellikleri), ikincisiyse sunulan öykünün temposu ve o dünyaya uygunluğu. Şimdi neden bundan bahsediyorsun diyeceksiniz, şu yüzden: Kena: Bridge of Spirits bugüne kadar kısa animasyonlarla uğraşan Ember Labs’in oyun dünyasındaki ilk denemesi ve bu yüzden Kena bana bir oyundan daha çok interaktif bir animasyon filmi hissiyatı verdi ve yazının ilerleyen kısımlarında da baştaki kriterlere göre onu incelemeye çalışacağım. Hadi çayınızı kahvenizi aldıysanız başlıyorum anlatmaya.

Ormanda bir kötülük büyüyor

Öncelikle Kena yalnızca Batılı animasyon şirketlerinin işlerinden ilham almıyor. Hayao Miyazaki, Mamoru Hosoda ve Akira Toriyama’nın kurduğu dünyaların da üzerinde büyük etkisi olduğu açık. Konunun bir ormanda geçmesi ve etrafta zıplayıp hoplayan şirin şebek ruhların olması akla Prenses Mononoke ve Ruhların Kaçışı filmlerini getirirken tasarlanan zengin orman dokusu ve eski tapınakların da çeşitli Disney ve Dreamworks filmlerinden fırladığı söylenilebilir. (Rot’lar bana da Komşum Totoro’daki toz tavşanlarını hatırlattı fazlasıyla -Can) görsel sentez, Vietnam tarafındaki ekibin Japon ve Bali mitolojilerine göndermeler yapan detaylarıyla süslenmiş ve açıkçası bir oyunda nadiren gördüğüm bütünlükte harika mekânlar yaratmışlar. Bu efektlerin ve ışıklandırmaların da desteklediği nefis görselliğin içine yedirdikleri hikâye sıradan olmakla birlikte incelikli ve yerini yurdunu bilen bir akışa sahip. Kahramanımız genç yaşta ruhlara rehberlik etme görevini yüklenmiş, dolayısıyla yaşından olgun hareket eden Ruh Rehberi Kena ve yolunun düştüğü bir köyde büyük bir felaket meydana geldiğini fark edip köyün yaşlısına akıl danışıyor ilk önce. Amcamız da ona diyor ki: “Kızım git şunun ruhunu kurtar. Kurtar ki orman kendine gelsin, nefes alsın; zehri pisliği akıp gitsin.”

Buralarda artık kontrol yavaş yavaş bize geçiyor ve çevreden toplamda 100 tanesini bulacağımız Rot isimli ufak ruhlarla tanışıyoruz. Hani böyle bir şey aşırı şirindir ve en Death Metal dinleyen adam bile onun tatlığı karşısında erir gider ya işte Rot’lar da insanın üstünde öyle bir etki yaratıyorlar. Evde birden fazla beslenesi, sıkılınca mıncırılası, koleksiyonu yapılası tipler bunlar. Kena da onlara karşı boş değil üstelik, kontrolcüyü elinizden bıraktığınızda onlarla ilgilenip seviyor ve bu cinolar da fotoğraf moduna özel poz vermekte hiç utangaç değiller. Tabii bu arkadaşları sırf kara kaşı kara gözü için yanımızda tutmuyoruz; savaşlarda ufak tefek yardımları ve silahlarımızı güçlendirmeleri dışında bulmacalarda da güzel getir götür yapıyorlar sağ olsunlar. Biz de onlara bu hizmetleri için meyve sebze verip etraftan bulduğumuz mini mini şapkaları armağan ediyoruz. Tabii her şey onlar mutlu biz mesut şeklinde gelişmiyor. Felaketten etkilenen köyün halkı da kayıp ruhlarına rehberlik etmemizi bekliyor ve sağdan soldan bulduğumuz mektuplar sayesinde evlerindeki husumetleri çözdüğümüz ahaliye de faydamız dokunuyor. Öykü açıldıkça da bu izlek pek değişmiyor zaten ama bu büyük bir problem değil kesinlikle; böyle yan aktivitelerin olması savaşlar arasında aklımı güzel dağıttı açıkçası.

Tahtaya tahtayla karşılık vermek

Kena ilk bakışta daha çocuklara yönelik bir oyun gibi görünebilir -ki bu fikir çok da yanlış sayılmaz. AMA! Oyunu velev ki üst bir zorluk seviyesinde hatta normalde açtınız, kesinlikle terleten savaşlara hazır olun derim. Bir kere tahminlerimin çok ötesinde ve çeşitte düşmanlar var oyunda ve boss savaşları üst zorluklarda saç baş yoldurup “Kingdom Hearts’ın kardeşine gelmiştik Dark Souls çıktı bu” nidaları attırabiliyor. Oyunun dövüş mekanikleri basit ve bunda bir sorun yok fakat efendi kızımız Kena’nın her kazandığı güce karşılık düşmanların da yeni numaralarla gelmesi oyunda asla güçlü hissedememize neden olmuş. Hep bir zayıf hep bir güçsüz kalıyor vuruşlarımız ve bu oyunun sonuna kadar da çok değişmiyor. Bir yetenek geliştirme ağacı da var oyunda ama o kadar az seçeneği var ki oyun sonunda oraya harcayabileceğim araba dolusu puan olmasına rağmen açabileceğim yeni bir yetenek yoktu ne yazık ki. Yani yapımcılar oyunda “Şuyumuz da olsun, buyumuz da olsun” demişler ama pek işin sonunu getirememişler gibi bu yetenek ağacı işinde. Çünkü ne aldığınız yeni beceriler oynanışa çok etki ediyor ne de gücümüzü arttırıyorlar. Hani “Hiç değilse yüzde hesabından vuruşlarımızı yükselten bir özellik olsaymış da orada ezseymişiz paraları” dedim. Bu kısım daha iyi düşünülebilirmiş belli ki.

Ama hakkını yemeyelim; sopayla vurmak olsun, ok veya bomba atmak olsun gayet zevkli savaşlarda ve düşman çeşitliliği de oyunun sonuna değin bizi üzmüyor. Bosslar ise dediğim gibi apayrı bir olay ve bazı özel ruhları kurtarmamız gereken savaşlarda arzı endam edenler resmen “mekânın sahibi benim” diyerek sizi tokat manyağı yapmaktan geri kalmıyorlar. Kendilerini ve kalite kokan dizaynlarını saygıyla hatırlayacağım.

Kayıp ruhların peşinde

Bu yazılarda çok fazla teknik mevzulara girdiğimde açıkçası sıkılıyorum arkadaşlar o yüzden oyunun biraz da hissi yönlerine bakasım var. Çünkü son zamanlarda izlediğim veya oynadığım çoğu ürünün aksine, Kena ruhlarla ilgili olması bir yana sizin de ruhunuza dokunabilen bir oyun ve bunu o kadar hassas şekilde yapıyor ki gece yarısı teninizi hafifçe ısıran soğuk bir hava dalgası gibi içinizden geçip gidiyor. Her nedense kayıp ruhlara rehber olma, onları hapsoldukları Araf’tan kurtarıp ait oldukları diyara yönlendirme işi hep ilgimi çeken bir temaydı ve bu konudaki hatırladığım en etkileyici oyun anı da Final Fantasy X’daki Yuna’nın Sending ritüeli olan sahneydi. Kena’da da bunu andıran sahneler var ve hikâyedeki üç özel ruhun anılarını topladıkça şekillenen öyküleri insan türü olarak zayıflıklarımızı gözler önüne serer cinsten. İyi amellerle başlanan işlerin saplantıya dönüşmesi, başkalarını korumak için güce tapar hale gelmek veya geride bıraktıklarından dolayı duyduğu pişmanlıkla karışık suçluluk duygusu. Kena’nın kendisi taşıdığı asadan daha az odun olmasa da oyunun yan karakterleri kısacık hikâyelerine karşın gayet sahici hissettirmeyi ve içinizde bir hüzün oluşturmayı başarıyorlar. Zaten ilk bakıştaki çocuksu halinin ötesinde aslında oldukça karanlık ve çoğunlukla yaşanan kayıplarla gelen değişim döngüsü üzerine bir öykü bu.

O şirinlikten ölen Rot’ların bile mevzusu anlaşıldığında insanoğlunun doğadan ne kadar kopuk ve onun işleyişine ne kadar ters bir canlı olduğunu tekrardan anlıyorsunuz. İşte bu üzerine pek de söz sarf edilmeyen gizli güzelliği de beni Kena’ya çeken unsurlardan biri oldu. Bu noktada demiştim ya hani Kena’nın yetenekleri pek de gelişmiyor diye aynı şekilde karakter olarak da çok bir ilerleme kaydettiğini söyleyemem kendisinin. Hatta kendi oyununda misafir sanatçı gibi kalıp “Odun geldin odun gidiyorsun güzelim, ya bu nice rehberliktir” diye serzenişte bulunuyorum kendisine biraz. Hani bu bilinçli bir tercihmiş gibi de durmuyor tam çünkü onun geçmişine dair birkaç sahne de mevcut ama karakterin amacının tam desteklenemeyişi ve bunların net bir yere bağlanmayışı belki de bir sonraki oyunda açıklanacak olmasından kaynaklıdır kim bilir? Net şekilde ben kahramanı Kena olan bir oyundan çok, başına felaket gelmiş bir köydeki ruhları kurtaran kızın o ruhların öykülerini çözümlemesini gördüm burada diyebilirim. Bu da bir noktada yaratılan karakterin bu dünyaya ait olduğu ama potansiyelinin tam olarak ortaya çıkarılamadığına işaret bence. Çok da gömmeyeyim bu sempatik, zararsız kızcağızı ama motivasyonlarını daha net anlayıp içselleştirmek isterdim şahsen.

Ekip küçük dünya büyük

Hepimizin evini inler cinler basmadan deminki ruhani konulardan bizi kurtarıp oyunun başka ilginç bulduğum bir kısmına geçmek istiyorum ki o da ummadığım kadar geniş ve dolu dolu alanları ayaklarımızın altına sermesi. Bol yeşillikli çayırlardan, geniş tarlalara, rahatlatıcı şelalelerden dik yamaçlara kadar uzanan maceramızda her merak edip girdiğim köşeden bir şeyler çıktı ve bu beni mutlu ettiyse de topladıklarımız biraz elimizde kalıyor bahsettiğim üzere. Ama bu keşifleri yaparken aldığım keyfi de pek az oyun bana vermiştir orası kesin. Zaten Unreal motoruyla yaratılmış bu dünyada dolaşmak bir animasyon filmin içinde dolaşmakla eşdeğer bir his verdiğinden sizin de oynarken bu keşif işlerine kayıtsız kalamayacağınızı öngörüyorum. Bali temalı orijinal müzikler doğru yerlerde size eşlik edecekler hep ve pek de sıkmayacaklar; yani zaten her gün Bali yerel müziklerini dinlemediğimiz düşünülürse oyunun müzikal tonunun taze bir his verdiği de söylenebilir rahatlıkla. Firmanın ilk oyunları olmasına rağmen güzel bir denge yakalamışlar aslında. Dövüşlerin zorluğu da dilediğiniz an değiştirilebiliyor; hani baktınız boss geçit vermiyor zorluğu düşürdünüz diye kimse sizi yargılamayacaktır. Kendiniz dışında tabi…

Bir de yeri gelmişken oyunun fiyatlandırmasından bahsedeyim, bu oyun Epic’teki 69 TL’lik fiyatının hakkını sunduğu 10-16 saatlik oynanışla kesinlikle veriyor. Lakin işin Playstation tarafındaki 379 TL’lik fiyat etiketi de keyif kaçırmıyor değil. Ben oyun ön siparişteyken aldığımdan daha ucuza gelmişti fakat bu konsol oyunlarındaki çıldırtan fiyatlandırmaların ucu bucağı da görünmüyor ne yazık ki. Önümüzdeki yıl çoğu da PS5 platformuna gelecek oyunlar düşünüldüğünde cüzdanlarımızın bize acıyla baktığını düşlemek işten bile değil.  

Ruhlar şimdi huzur buldu

Az gittik uz gittik dere tepe düz gidip bir yazının daha sonuna geldik sevgili Oyungezer ailesi. Kena aksiyon/macera açlığınız varsa gözü kapalı önerebileceğim bir oyun. Kaliteli görselliği, daha da kaliteli ara sinematikleriyle gözümüzü güzelce doyurmayı başarıyor. Tabii bu onun özünde PS2 döneminde yapılan oyunların basitliğinde bir oynanışa ve gelişim şemasına sahip olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Hoş ellerindeki ufak ekip ve Vietnam’dan imdada yetişen yardımcı stüdyoların desteğiyle ancak bu kadarını becerebilmiştir belki de Ember Lab. Tabii “bu kadarı” dediğime bakmayın karşımızda hem Epic’in hem de Playstation’ın marka değerlerini yükselteceğine inanıp yatırım yaptığı bir oyun var ki hiç de haksız değiller. Günün sonunda Kena’nın önüme koyduğu engeller, bulmacalar, başarılı bosslar ve ilk seferde derinliği es geçilebilecek olan anlamlı hikâyesi bir bütün olarak bakıldığında fazla uçmayan, alçakgönüllü ve naif kalabilmiş bir oyun bırakıyor karşımda. Onun bana sunduğu manzaralar ne kadar geniş ve görkemliyse hissettirdiği duygular da o denli içten ve kişiseldi. Başımı yardığına memnun olduğum beklenmedik bir taştın Kena ve maceran eğer ki devam ederse seni daha çok tanımak isterim dostum… Ama Rot’lar bu sefer bende kalır, haberin olsun :)

SON KARAR

Kena hiç görmediğimiz mekaniklere ya da akıl durduran bir oynanışa sahip olmasa da onunla geçirdiğiniz süreden fazlasıyla keyif alacağınız bir yapım olmuş.

Kena: Bridge of Spirits
Herkes Oynamalı
8.0
Artılar
  • Yeni neslin hakkını veren muazzam görsellik
  • Seslendirme ve müzikler de gayet kaliteli
  • Rot’lar!
  • Savaşlar eğlenceli sayılır
  • Bolca sır ve gizi keşfedebildiğimiz geniş oyun alanı
  • Öykü ciddiye alırsanız eğer hayli hüzünlü ve düşündürücü
  • PC’de uygun fiyat
Eksiler
  • Yetenek ağacı tarih öncesinden kalma
  • Topladığımız şeylerin harcama dengesi kurulamamış
  • Ana karakterin motivasyonları biraz geride kalmış
  • Üst zorluklarda kantarın topuzu kaçıyor
  • Konsol fiyatı


YORUMLAR
Parolamı Unuttum