İş başa düştü
Devamını okuMarathon kadar bana değişik hisler yaşatan bir inceleme oldu mu hiç hatırlamıyorum. Oyunun kendisiyle bir sıkıntım hiçbir zaman olmadı. Hatta dergi içerisinde daha önce birkaç kez de yazdığım gibi, ben bu oyunu hevesle bekliyordum. İlk elime ulaştığında da çok büyük bir heyecanla açtım. Ama çok kısa sürede bu heyecan yerini can sıkıntısına bıraktı. Uflaya, puflaya sırf inceleme yazayım diye devam ettim. Ki işin can sıkıcı noktası yapımcı ekip olan Bungie’nin bizden incelemeyi hemen değil, Mart ayının sonunda çıkacak olan Cryo Archive moduyla bekliyordu. Yani bu da oyunu uzunca bir süre oynamam gerektiğini ima ediyordu çünkü bu mod, Endgame dediğimiz oyun sonu içeriklerinin bulunduğu bir moddu ve 25. seviyeye ulaşmamı istiyordu.
İşin can sıkıcı noktası işte bu civarlarda ortaya çıktı. Sizlere yalan bir içerik sunmak istemediğimden dolayı oyunda kasmaya başladım. Fakat ilk 15 saatimde her zaman o meydanlara tek başıma atlayan biri olarak, bu sefer takımlara katılmaya başladım. Normalde bu türde olan oyunlarda her zaman yalnız kurt olmayı tercih ederim. Ondan dolayı burada da öyle başlamıştım ama Marathon’dan gerçek hazzı yabancılarla birlikteyken aldım. Ondan sonrasında da ben Cryo Archive için gerekli seviyeye ulaştım. Çünkü mod ilk çıktığında girememiştim. Tam işte 25 oldum, inanılmaz heyecanlıyım... Moda giremedim! Yahu ne oldu, ne alaka falan derken şunu fark ettim: MOD SADECE HAFTA SONLARI AÇIKMIŞ. Eh BE KARDEŞİM SEN ULTIMATE TEAM MİSİN NE ALAKA? İşin özeti bu incelemenin hem bu kadar gecikmesinin hem de bana büyük bir külfet olmasının özeti bu. Can abi ile daha neler neler konuştuk bu bir aylık süreç içerisinde inanamazsınız... Neyse gerekli basın açıklamasını yaptığıma göre oyun hakkında rahatça konuşmaya geçebilirim.
Ne oluyor yahu burada?
Marathon arka planında gerçekten güzel bir hikâye barındırıyor. Ne de olsa 1994 yılında başlayan orijinal üçlemeyle aynı evrende yer alıyor. Fakat şöyle bir sıkıntı var: Oyunun burada bir senaryo anlatım derdi yok. Genellikle uçan kafaların sizlere bir şey anlatmasıyla geçiştiriliyor. Bundan dolayı da bir türlü bu evrende neler olup bittiğini umursayamıyorsunuz. Her bir görev sonrası “Aferin sana Koşucu. Şimdi bak taaa ben köyde yaşarken annemle babam beni çok severdi...” tarzında bir şeyler anlatmaya başlıyorlar. Bu arada hayır gerçekten böyle bir cümle yok endişelenmeyin. Her neyse durum bundan ibaret olunca ben de bir yerden sonra “Geç, geç, bu diyaloğu da geç” şeklinde oynamaya başladım. Fakat dediğim gibi, merak edip araştıracak olanlar için gerçekten güzel bir “lore” cevheri bulunduruyor.
Biraz üstün körü olacak şekilde hikâyenin ne anlattığından bahsedecek olursam: Oyun adını, bütün insanlığın ümidini bağlamış olduğu gemi olan Marathon’dan alıyor. İşte bu gemi ortadan kaybolmuş ve Tau Ceti IV’de kurulması planlanan koloni terk edilmiş. İşte sizin burada yer aldığınız rolse bu gizemi ortadan kaldırmak. Bunun içinse Koşucu (Runner) olarak adlandırılan kişileri yönetiyorsunuz. Oyunun adıyla bağlantısı çok hoşuma gitmiş olsa dahi aslında basit kiralık katiller bunlar. Zaten bu Koşucular da kendileri sahaya inmiyor. Kabuk (Shell) ismindeki özel yetenekli Androidlere zihinlerini aktarıyorlar. Yani her ne kadar fiziksel ve biyolojik bir şey yönetiyor olsak bile bundan dolayı gerçekte hiçbir Koşucu ölmüyor. Ben öyle anladım en azından. Oyunun arkasında bulundurduğu 157125 metinden bir tanesinde tam tersini diyorsa özür dilerim :P
Tam yeri mi emin değilim ama görev yapısından da buradan bahsedeyim çünkü tamamen hikâyeye bağlantılı olarak ilerliyor. Yaptığınız görevler sizleri yeterince motive edemiyor. Arkasında bir mânâ bulundurmuyor. Böyle olunca da bütün bunları sırf seviyenizi yükseltmek için yapıyorsunuz. Sadece şu yanını sevdim görevlerin: Hangi gruptan aldığınıza bağlı olarak içerikleri değişiyor. Mesela daha barışçıl odaklı olanlardan görev aldığınız zaman daha çok sağlık materyalleriyle işiniz oluyor. Ama daha bam güm olanlardan alırsanız tamamen çevreye zarar verme odaklı ilerliyorsunuz.
Görevler hakkında en çok şikayetçi olduğum konuysa tek bir koşuda sadece bir görev takip edebiliyor olmanız. Arc Raiders incelemesinde bundan bahsetmeye gerek bile duymamıştım çünkü orada birden fazla görevi aynı anda takip edebiliyordunuz. Ne güzel bir özellikmiş o yahu... Marathon çok sinir etti beni bu kısıtlamayla. Salsana beni dört görevi aynı anda üzerimde taşıyayım da ona göre strateji belirleyeyim o koşu içerisinde. Ama yoooook! Sadece bir tane... Hele bir de tamamlaması zor olan bir görevse geçmiş olsun. Ekranı yumruklama noktasına kadar ayar olabilirsiniz. Ben birkaç kez masaya vurmuş olabilirim de olmayabilirim de.
Extraction oyunda kim umursar hikâyeyi?
Genel olarak baktığınız zaman Valorant’ın da çok güzel bir hikâyesi var, League of Legends’ın da... Ama birçok oyuncu bunları umursamıyor. Onun yerine oynanış mekaniklerini falan önemsiyor haklı olarak. Çünkü itiraf edelim, DVO tarzı olmadığı sürece bunlar sadece ana yemeğe lezzet katan baharatlar oluyor. Ama ana yemek kötü olduktan sonra istediğin kadar kimyon veya kekik ekle, istediğin o tadı alamazsın. İşte Marathon’un sunduğu menü, ağızda biraz ekşi bir tat bırakıyor.
Her şeyden önce bu Marathon’un amacı ne? Yalnız kurt olarak veya da üç kişilik bir grubun parçası olarak bir haritaya daldığınız ve görevleri yerine getirdiğiniz bir oyun. Bu görevleri yaparken etraftan çeşitli materyaller, silahlar falan topluyorsunuz. Haritadan çıkmak için kısıtlı bir süreni ve tek bir canınız var. Eğer ki ölürseniz, o çıktığınız koşuda envanterinizde ne varsa kaybediyorsunuz. İşin özü bildiğimiz ve sevdiğimiz Extraction Shooter türünde yeni bir oyun. Escape from Tarkov, Arc Raiders ve şimdi de Marathon derken bence önümüzdeki yıllarda bu türden daha çok oyun görmeye başlayacağız.
Tabii bu oyun türünü heyecanlı kılan kısımları envanterinizi kaybetme korkusu olsa bile asıl oyun mekanikleri en önemlisi. Hepimiz Bungie’nin alameti farikasının silahlı çatışmalar tarafında olduğunu biliyoruz. Gerek Halo serisi gerekse de Destiny serisi bunu sürekli ispatladı. Marathon tarafında da işler çok farklı değil. Oyun başlarda bu konuda birazcık çekimser davransa bile daha güçlü silahlar elde ettikçe savaşlara girmesi gerçekten çok keyifli oluyor. Ben zaten normalde çok fazla savaşlardan kaçan birisi değilim. Kaybedeceklerimi umursamadan o çatışmaya dalarım. Marathon burada ekstra olarak içimi gıcıkladı.
Çatışma tarafı her ne kadar çok keyifli olsa bile silahlar açısından aynı şeyleri söylemem birazcık zor. Her bir silahın kendine özgü tasarımları, sesleri olsa bile hissiyat tarafında çok benzer hisler sunuyorlar. Misal olarak taarruz tüfekleri içerisinde gerçekten güzel çeşitlilikler bulunduran bir kategori. Fakat birçoğunun o kargaşa anındaki hissiyatı birbirine çok benziyor. Ha ama içerisinde bulunduğu otuz üç farklı silah ve sekiz alt kategoriyle aslında gayet yeterli çeşitlilik sunuyor.
Bu silahlarıysa kullanabileceğiniz çok fazla düşman çeşidi var. Başka Koşucuları bir kenara koyarsak kendi içerisinde bile çeşitli olan yapay zekâ robotlar haricinde de böcek tarzı ufak düşmanlar var. Böcekler neyse de robotlarla çatışmaya girmek gerçekten muazzam hissettiriyor. İlk başlarda bana mermi süngeri gibi hissettiren bu robotlar zekalarıyla da beni çok zorluyordu. En alt kademeli olanlarını bile zar zor öldürürken rütbeliler gelince savaştan kaçıyordum. Fakat etraftan daha güçlü silahlar buldukça bu sefer ölüm makinesi onlar değil, ben olmaya başladım. Haritaya ilk daldığım an bunların üzerlerine koşmaya ve hepsini paramparça etmeye başladım. İşte o noktada, Marathon’un asıl eğlencesinin, içerisinde daha çok vakit geçirdiğinizde ortaya çıktığını anladım.
Oyunun temel tarafı olması hedeflenen “Ölüm Tarikatı” yani PvP tarafıyla ilgiliyse düşüncelerim birazcık daha ters kalıyor. Çünkü bu noktada oyun kendisini taktikselliğe odaklanılması gereken bir Extraction Shooter’dan çıkarıp, herhangi bir oyundaki ölüm maçına çeviriyor. Time to Kill (TTK) yani mermi tarafından hasar almaya başladığınız andan, öldüğünüz ana kadar geçen süre çok ama gerçekten çok az. Daha ne olup bittiğini anlayamadan öldüğüm çok fazla sefer oldu ki bu oyunun başlarında da böyleydi, geliştikçe de böyle kaldı. Bilmiyorum Bungie’nin bu konuda bir şeyleri değiştirme düşüncesi var mı? (Hahahaha -Can) Ama bu haliyle eğlenceli olan mekanikleri çok büyük heba ediyorlar.
Bu sebeplerden dolayı oyunun çatışma tarafıyla ilgili düşüncelerim biraz karışık. Bir yandan çok keyif verirken bir yandan da çok rahatsız ediyor. Ama gerçekten kusursuza yakın yaptığı bir taraf var. O da karakterlerin hareket sistemi. Zamanında çok fazla Counter-Strike oynamış birisi olarak ona çok yakın olduğunu söyleyebilirim. Karakterinizin yürümesi normal vakitlerde ağır hatta koşmaya başladığında da çok hızlı gittiğini söylemeyeceğim. Ama CS oynayanların bildiği bir B-Hop mekaniği vardır. Nedir bu B-Hop? Adını “Bunny Hop” yani “Tavşan Zıplaması” olarak tamamlayınca anlamışsınızdır aslında. Hiç durmadan tavşan gibi “ZIP ZIP ZIP” diye normale göre daha hızlı hareket etmenizi sağlayan bir mekanik. Marathon oynarken bunu yapabilmek acayip iyi hissettiriyor. Özellikle çatışmalardan kaçarken veya bir yere hızlıca gitmeniz gerektiğinde bu şekilde gitmek hayat kurtarıcı olabiliyor. Ki sürekli de zıpladığınızdan dolayı oyunda hayatta kalmak için kullanmanız gereken parkur mekaniklerini daha hızlı ve keskin bir şekilde kullanabiliyorsunuz.
Her şey güllük gülistanlık değil tabii ki. Gönül isterdi ki bunu sınırsız olarak kullanabilelim. Ama oyunun enerji barı mekaniği var. Aslında bu olumsuz bir şey değil sadece ben daha fazla zıplayıp koşmak isterdim :P Bu mekaniğiyse Android Kabuklar yönettiğimizden dolayı “Isınma” olarak isimlendirmişler oyun içerisinde. Koştukça, güç kullandıkça falan işlemciye daha fazla güç bindiğinden dolayı ısınmaya başlıyorsunuz.
Aynen güç kullandıkça... Marathon’un kendini diğer Extraction Shooters oyunlarından ayırdığı en büyük kısım burası. Toplamda yedi farklı Kabuk türü var. Her birinin de yetenekleri birbirinden tamamen farklı. Normalde böyle durumlarda belli başlı karakterler diğerlerine göre daha üstün olur. Burada da yine benzer durum var ama bir yandan da burada dengenin fena kurulmadığını düşünüyorum. “Rook” karakterini bir kenara koyarsak (çünkü kendisi sadece tek başınıza oynarken seçebildiğiniz bir Kabuk) oynama stilinize bağlı olarak, tamamen kendinizin güçlü yanlarına odaklanacak bir oynanışa sahil olabilirsiniz. Tabii ki öne çıkan iki kabuk olsa bile diğerlerini seçenlere de “NEDEN SEÇTİN ONU?” diye kızma ihtiyacı duymadım.
Daha demin de bahsettiğim gibi, karakterlerin güçlerini kullanmak ve etrafta hunharca koşmak Kabuğunuzun ısınmasına yol açıyor. Diğer her oyunda bu tarz durumlarda azıcık yavaşlarsınız veya beklersiniz ki barınız yeniden dolsun. Marathon’da da tabii ki aynısını yapmak mümkün. Fakat çok güzel bir nüans var. Bir suya girerek soğumanızı hızlandırmak mümkün. Hatta dahası da var, haritada yağmur yağdığı zamanlarda da karakteriniz daha çabuk soğuyor. Benim çok hoşuma giden bir ayrıntı oldu bu.
Oyunun gerçekten çok can sıktığı noktalar da var. Görevlerin ne kadar anlamsız hissettirdiğinden zaten bahsettim. Bir de bu görevleri tamamlamak için bazen haritalarda terminallere ve bilgisayarlara sızmanız gerekiyor. Gayet basit aslında etkileşim tuşuna basıyorsunuz ve otomatik olarak işlemi o yapıyor. Yaklaşık 10 bilemediniz 15 saniye sonrasında da sızmış oluyorsunuz. Fakat sıkıntı şurada: TERMİNALİ FALAN BIRAKAMIYORSUNUZ! Tam bu esnada bir düşman sizi gördüyse geçmiş olsun. Terminali bırakıp da savaşa giremiyorsunuz. Karakteriniz mal gibi hâlâ ekran başında sızmaya çalışıyor. Bu sırada da çat çat iki üç mermiye ölüyorsunuz zaten TTK çok kısa olduğundan dolayı. BÜTÜN EMEKLERİNİZ ÇÖPE GİDİYOR. El insaf be Bungie... Hani çevreden hasar aldığı an karakter terminali bıraksın ya da bize bırakabilmemiz için bir tuş koy yahu. Kaç kere sessizce sızdığım bir mekânda tam o esnada öldüğümden dolayı bütün çantamı kaybettim bilmiyorum. Bu kadar basit bir mekaniği nasıl düşünemezler anlam veremiyorum.
Annem bizden bol bol kozalak toplamamızı istedi
Gelelim Extraction Shooter türünün bir diğer kilit mekaniğine yani materyal yağmalamaya. Çünkü fark etmişsinizdir inceleme içerisinde çok kere “Eşyalarım şöyle kayboldu, böyle kayboldu” tarzında tabiri caizse ağlamalarım oldu. Tarkov veya Arc Raiders oynuyor olsam bunlar gerçekten çok canımı yakabilirdi. Fakat Marathon, yağmalama taraflarında biraz daha eli bol davrandığından dolayı “eşya kaybetme korkusunu” çok da fazla veremedi bana. Bilmem kaç saatlik oynanış süremde toplasam beş silahıma falan üzülmüşümdür. Her seferinde de ya aynı güçte olanları ya da daha iyilerini buldum zaten bu arada. Marathon’un bu yapısından dolayı insan gerçekten cesaretleniyor. Normalde elimde iyi bir silah olduğu zaman envanterimde çürümeye bırakırım. Çünkü çok iyi bir silahı niye kaybetme riskine gireyim ki? Ayrıca bu oyunda elinizde iyi bir silah olduğu sürece avantajınız da ciddi oranda artıyor.
Oyunda para kazanmak da çok kolay bu arada. Çantanızı doldurarak çıktığınız her bir koşudan güzel paralar elde ediyorsunuz. Bu sayede de isterseniz silah aramanıza gerek kalmadan direkt olarak grupların marketlerinden özel olarak alabiliyorsunuz. Ya da içerisinden rastgele silah gelecek şekilde ucuz ve pahalı iki ekipman paketinden birini satın alabilirsiniz. Genelde hep param olduğundan dolayı ben pahalı olan paketi alıp geçiyordum.
Peki ya ne bir param ne de silahım kalmazsa ne yapacağım? Elimde hiçbir şey olmadan gizlilik odaklı bir şekilde materyal yağmalamaya mı odaklanacağım? Tabii isterseniz böyle de yapabilirsiniz. Hatta ben meraktan birkaç koşuyu böyle yaptım. Elimde bir tek bıçakla tamamen kaçınarak oynadım. Verdiği gerginliğin bambaşka bir seviye olduğunu itiraf etmem lazım. Ama genelde yapacağınız şey, beleş olan ekipman paketini satın almak. Ondan dolayı gerçekten ekipmansız kalmanız oyunda çok zor.
ÖLÜM TARİKATI!
Arc Raiders neden başarılı oldu? Tabii mekanikleri ve atmosferi gerçekten ilgi çekiciydi. O konuda bir sıkıntı yok. Ama insanları gerçekten oyuna bağlayan kısım neydi? Oyunun sosyal tarafı. İnsanların birbirine yardım etme hevesi, karşındakine güvenebilecek misin güvenemeyecek misin gerginliği... Oyuncuların silahlarını değil de mikrofonlarını kullanıp da çözdüğü anlara şahit oluyorduk. Bundan dolayı da insanların çoğu buna bayılmış olsa bile içerde olan o “Pollyanna” havasını sevmeyenler de vardı. Siz hangi taraftasınız bilmiyorum fakat Marathon içerisinde bunların hiçbiri yok. Herkes bir “Ölüm Tarikatına” bağlıymışçasına oynuyor.
Tek kişilik ve üç kişilik modları bulunan bu oyunda zaten tek kişi oynarken mikrofon kullanan birini görme şansınız neredeyse sıfır. Ben sadece iki kere falan duydum herhalde. Üç kişi girdiğiniz anlarda bu biraz daha iyi çünkü takım içi konuşmalar oluyor. Ama onda da oran yarı yarıya falandır. Herkesin tek amacı olduğunu ve bu amacın hayatta kalmak olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu da aslında oyunun sosyal tarafını çok zayıflatıyor ve bir yerden sonra sıkıcılaştırmaya başlıyor. Öldürdüğünüz birinin yalvarmasını veya size küfretmesini istiyorsunuz yani...
Bu arada oyunun gerçek tadı maalesef üç kişi oynarken ortaya çıkıyor. Maalesef diyorum çünkü ben genellikle “yalnız kurt” olmaya bayılırım. Ama oyunun yapısından dolayı tek kişi oynamak aşırı zorlaşıyor. Ondan dolayı bir noktadan sonra üç kişi girerek denemeye başladım. Özellikle de iyi bir takıma denk geldiğim zaman aldığım zevk kat be kat fazlaydı. Hatta burada sevdiğim bir nokta, takım arkadaşlarınızın görevlerini yapmasına yardımcı olduğunuz zaman ekstradan seviye puanı kazanmanız oldu. Cryo Archive modunu açabilmek için nasıl işime yaradığını sizlere anlatamam...
Ha bu kadar ölümcül bir oyun içerisinde olmasını istediğim ama bir yandan da olmadığına sevindiğim bir mekanik var. Takım arkadaşlarınız sizin mermilerinizden hasar almıyor. Zaten üçlü girince ortaya çıkan kargaşa içerisinde bence dikkat edilmesi gereken, çok keyifli bir unsur olurdu. Bir yandan da yeteneksiz insanlarla girince nasıl sinir edeceği gerçeği de var tabii ama onlar normal girdiğiniz zamanlarda da bir şekilde can sıkıyor zaten :P
Marathon bu üçlü gruplar için sizleri sınırlamıyor. Artık neredeyse her oyunda olduğu gibi burada da Cross-Platform var. Yani bir arkadaşınız Steam üzerinden sizlerse PlayStation 5 üzerinden aynı takıma girebilirsiniz. Bunun her iki taraf için de dezavantajları var. Konsol tarafı yakın çatışmalarda hedef yardımcısının katkısıyla daha güçlü oluyorken, bilgisayar tarafı uzak mesafeli çatışmalarda hiç acımıyor. Ben konsol üzerinden Cross-Platform kapalı olarak oynamayı tercih ettim.
Neymiş bu incelemeyi geciktiren “Cryo Archive” modu?
Hatırlıyor musunuz hikâye tarafında Marathon adının, kullanılan UESC gemisinden geldiğini söylemiştim. Hani kaybolmuştu ve bizim de amacımız o gemiyi bulmaktı. He işte, Cryo Archive o Marathon gemisinin içerisinde geçiyor ve içerisi tamamen tehlikeli yapay zekâ robotlarla dolup taşıyor. Sizler de bu gemi içerisini keşfetmek için seçtiğiniz bir Kabuk ile bu terk edilmiş gemiye atlıyorsunuz...
Reklamsal dili bir kenara bırakıp da oyuncu diline geçecek olursak, burası Marathon oyununun final içeriği. Şu ana kadar yaptığınız bütün envanter, kastığınız bütün seviyeler tamamen burada hayat kalmayı başarabilmek için. Çünkü sadece hafta sonu oynanabilir olmasının yanı sıra, modu oynayabilmek için çok fazla gereksinim var. 25. seviyeye gelmeniz gerektiğinden zaten bahsetmiştim. Onun yanı sıra moda girerken çantanızda en az 5000 kredilik ekipman olma zorunluluğu var.
Oyunda para kazanmanın bana göre basit olduğunu söyledim. Fakat şöyle çok kritik bir nokta var: Envanterinize giren eşyanın değeri %90 düşüyor. Yani marketten 1000 krediye aldığınız bir eşya, envanterinize koyduğunuz zaman 100 kredi değerinde oluyor. Cryo Archive için en zorlayıcı kısım modun kendisinden ziyade bu gereksinimleri yerine getirmek oluyor...
Modun oynanış tarafına gelirsek, gerçekten yaratıcı olduğunu düşünmekle birlikte çok bir şey beklememeniz gerektiğini belirtmek istiyorum. Çünkü burası aslında klasik bir haritadan ziyade her yerini kurcalamak zorunda kalacağınız bir labirent. Tamamını kavramak için çok uzun bir süre geçirmeniz gerekiyor. Kapılar, hava kanalları falan derken geldiğiniz yönü bile unutabiliyorsunuz. Her ne kadar sinir bozucu olsa bile atmosfere çok uyduğundan dolayı hoşuma gittiğini belirtmem gerekiyor.
Bu labirent gibi haritanın her bir kapısını da keyfinize göre açamıyorsunuz. Birkaç kademeden oluşan “Güvenlik Seviyesi” ilerlemenize göre açıyorsunuz. Bu seviyeyi de arttırmak için birkaç seçeneğiniz var elbette. Bunlardan ilki, öldürdüğünüz düşmanlardan düşen “Güvenlik Kartları”. Robotların bazıları bunları üstünde taşıyor ve her bir kart, bir bara eşit oluyor. İkinci seçenekse etraftaki sistemlerin içerisine sızmak. Son seviyeye geldiğiniz zaman da bütün kapıları açabiliyorsunuz. Ayrıca bir şeyi de belirtmem de fayda var, üçüncü seviye güvenliğe gelmeden haritadan çıkamıyorsunuz. Yani 30 dakikanın sonunda kesin olarak ölüyorsunuz...
Cryo Archive’ın en yaratıcı kısmıysa buradaki bazı görevlerin tasarımları. Labirent gibi olmasının yanı sıra, çoğu görevi de bulmaca şeklinde dizayn etmişler. Mesela görev olarak bir kapak açmanız isteniyor. Diğer haritalarda bu kapağın yeri otomatik olarak haritada gösteriliyor. Gösterilmese bile net konumu görev ayrıntılarında yazıyor. Buradaysa tekerleme ve bulmaca şeklinde bir açıklama olduğundan dolayı gerçekten kafa patlatmanız gerekiyor. Ha yok ben uğraşamam derseniz de internet devrinde her görevin nasıl yapıldığını tek aramayla bulabilirsiniz zaten.
Bulmaca ve labirent tarafının getirdiği oynanış her ne kadar keyifli olsa dahi bir tarafı çok olumsuz etkiliyor. Takımlı olarak girdiğiniz zaman çok zorlanıyorsunuz. Çünkü daha önce hiç iletişim kurmamış üç kişi, birbiriyle anlaşmaya çalışıp bulmaca çözmeye uğraşıyor. Ondan dolayı aslında buranın tat vermesi için kesinlikle arkadaşlarınızla oynamanız gerekiyor. Şahsen benim arkadaş grubumda kimse bu oyunu almadığı için deneyemedim... Ama siz yine de benim sözüme güvenin. Yabancılarla sadece bir kere haritadan başarılı bir şekilde çıkabildim çünkü. Aynı zamanda Marathon içerisinde bulabileceğiniz “efsanevi” eşyaların tamamı bu haritada olduğundan dolayı başarılı olmayı gerçekten çok istiyorsunuz.
Son olarak bu modun kendine has bir özelliği olan oyun sonu boss’u var. “Compiler” adındaki bu boss’u bırakın kesmeyi daha ulaşamadım bile. Çünkü moda giriş gereksinimlerinde olan absürt isteklerin çok daha fazlası burada var. Diğer haritalardan önce 6 tane anahtarı toplayacaksın da birçok şeyi aktif edeceksin de falan da filan da çok şey istiyor. İnternet üzerinden baktığım zaman zaten giren kişi sayısının çok az olduğunu, kesebilen kişi sayısının çok çok daha az olduğunu gördüm. Spoiler olmaması adına boss savaşının kendisinden bahsetmeyeceğim. Ama kestiğiniz zaman verdiği ödüllere kesinlikle değer gözüküyor. Efsanevi renk olan sarının bile üstünde birkaç eşya düşüyor.
Tekniksel Sıkıntılar...
Düz PlayStation 5 üzerinden oynuyor olmama rağmen oyun görsellik olarak çok hoşuma gitti. Bunun sebebi kaplamaların kalitesinden ziyade sanat tasarımından kaynaklanıyor. Yapımcıların kendi tarifine göre “olabildiğince gerçekçi mekanlar ve dizaynlar içerisinde capcanlı renkler” kullanımına ben bayıldım. Herhangi bir performans sıkıntısı da yaşamadan akıcı şekilde oynadım.
Genel performans güzel olsa bile konsolda oynayan herkesin ortak düşüncesi olduğum teknik sıkıntılar var. Bu paragraf tamamen konsol üzerine olacak çünkü bu sıkıntıları bilgisayar tarafında yaşama imkânınız yok. Marathon menüleri tamamen klavye ve fare kullanımına göre tasarlanmış. Menü içerisinde kontrolcünüzün yön tuşlarıyla hareket edemiyorsunuz. İllaki sol analog’u, fareymişçesine bir imleci hareket ettirerek kullanmak zorundasınız. Bu da menüleri aşırı bir hantal hale sokuyor. Hadi ana menülerde buna bir şekilde katlanırsınız fakat koşuların içerisinde yağmalama yaparken de böyle kullanmak zorundasınız. İnanılmaz bir acemilik daha kısaca.
Ses tarafında ben oyunu hiç beğenemedim. Müzik albümü gerçekten şahane olmuş, o kısma bir lafım yok. Fakat oyun içerisindeki ses tasarımı gerçekten çok kötü. Mesela üç katlı bir binanın ara katındasınız. Bir anda çatışma veya adım sesleri duydunuz. Bu sesin alt kattan mı yahut üst kattan mı geldiğini anlayamıyorsunuz. İki farklı kulaklıkla oynadım ki bunlardan bir tanesi Steelseries Arctis Nova 7x, diğeri de IEM bir kulaklık olan Razer Moray. İkisi de oyun açısından çok iyi kulaklıklar. Ama bu oyunda bir türlü yön anlayamadım. Çok ama gerçekten çok kötü bir ses iğneleme olmuş.
Ayrıca oyuna sonradan gelen bir güncellemeyle çatışma sesleri daha da duyulabilir bir hale geldi. Resmen haritanın diğer ucunda olan bir silah sesi bile size gelebiliyor. Çok da mantıklı gelmiyor yani. Oyunlarda ses tasarımlarına önem veren biri olarak çok tadım kaçtı.
Son virajı koşarken
Genel hatlarıyla Marathon benim için ciddi bir hayal kırılığı oldu. Extraciton Shooter türünü çok seven biri olarak bile sırf incelemeyi yazayım diye devam ettiğimi çokça hissettim. Her ne kadar belli bir yerden sonra zevk almaya başlamış olsam bile istediğim tadı bir türlü alamadım. Özellikle de Arc Raiders gibi bir fenomenin ardından çıkmış olması da kendileri açısından büyük şanssızlık oldu. Keza ortamda sadece Escape from Tarkov’un olduğu dönem çıkmış olsa gerçekten büyük ses getirebilirlerdi.
İyi açıdan düşünecek olursak, Bungie’nin bu oyunu toplayamaması için hiçbir sebep yok. Yazı içerisinde bahsettiğim hataların çok büyük bir kısmı amatör hatalardan oluşuyor. Stajyerlere yaptırdıkları o kısımları sil baştan kendileri yaparlarsa en azından bir tık daha eğlenceli hale gelebilir. Fakat şu noktada bırakın oyunu yeniden açmayı, konsolumda yüklü duracağının bile garantisini veremem.
Başlıklar
Bungie gibi profesyonel bir firmanın çok fazla amatör hata yaptığı bir oyun olmuş Marathon. Sunucuları kapanan oyunlar kervanına katılırsa çok da şaşırmam...
- Silah mekanikleri Bungie’den beklenildiği üzere çok keyifli
- Araştırmak isteyene derin bir “Lore” sunuyor
- Görsel tasarım muazzam
- Müzik albümünü bilim kurgu seven herkesin dinlemesi lazım
- Araştırmak istemeyene hikâye hiçbir anlam ifade etmiyor
- Görevlerin bütün motivasyonu sadece seviye atlamak
- Seslerin nereden geldiğini anlama işi rezalet seviyesinde
- Konsolda menüler aşırı hantal
- Oynanış tarafında çok fazla amatör hata var
- Oyun çok “ruhsuz” hissettiriyor
















